mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Türkiye Ekonomisinde son durum: Klasik iktisadın ardındaki sınıfsal gerçeklik

Selim Yılmaz

Siyasi Gazete Temmuz 2006 Sayı-18

Cari Açık: Neden değil Sonuç

 

Klasik iktisatta, gerek bir ülke ve gerekse uluslar arası ölçekte yapılan değerlendirmeler sınıflı toplumlardaki sınıflar arası çatışmaları yalnız görmezden gelmekle kalmaz ortaya çıkan bilimselliği tartışmaya açık sonuçların işçi sınıfı aleyhine olan boyutlarını da gizleme işlevi görür. Bu kısa yazıdaki amacımız yakın dönem Türkiye ekonomisini ülkenin uluslar arası arenadaki yerini de göz önüne alarak sınıfsal çıkarlar bağlamında tartışmaktır.

Türkiye’nin son 25-30 yıllık geçmişine baktığımızda, döviz yokluğu, ekonomik kararlar, askeri darbeler, iç savaş, IMF ile Stand-By anlaşmaları, DB rapor ve uyum kredileri, OECD raporları, DTÖ Anlaşmaları, AB müzakereleri, liberalleşme, sosyal devletin tasfiyesi, özelleştirmeler, sendikasızlaştırma, cari açıklar, işsizlik, 1994, 2000, 2001 krizleri gibi onlarca sorun, çözümsüzlük, ilk hatırlayabildiklerimiz arasında yer almakta ve çoğunluğunun bugün için de geçerli olduğunu görmekteyiz. Ülkenin son dönemine damgasını vuran bu sorun ve çözümsüzlükler ilk olmadığı gibi geçmiştekilerden çok farklı da değildir.

Son dönemde sıkça tartışılan ve resmi verilere göre de büyümeye devam eden Cari Açık konusunda farklı görüşler ileri sürülmektedir. Bu arada hemen cari açığın nasıl tarif edildiğini hatırlayalım: Ülkelerin Döviz cinsinden Gelir ve giderlerinin gösteren ödemeler bilançosunun eksi (-) bakiye vermesi yada başka bir deyişle döviz gelirlerinin(ihracat, turizm vb), döviz giderlerini(ithalat, dış borç anapara ve faizleri vb) karşılayamaz durumda olması.

Ülkemizdeki iktisatçıların bir bölümü “Eğer finanse edilebilirse cari açık sürdürülebilir ve zaten bu durum dünyadaki eğilime de aykırı değildir” tezini savunurken, diğer bazı iktisatçılar, cari açık sorununun ülkeyi yeni bir krize sürükleyebileceğine dikkat çekmekte ve ihracatın, ithalatı karşılama oranınınşmesi, tüketim mallarının ithalattaki payının artması, petrol fiyatlarındaki yükseliş ile cari açığın her gelen ayda yeni rekorlar kırarak büyümesinin, tıpkı 2001 Şubat’ındaki gibi ülkeyi krize sürükleyeceğine dikkat çekmektedirler.

Bize göre Türkiye’deki cari açık sorunu, uluslar arası ekonomik ve siyasi güç ilişkilerinden yalıtılarak tartışılması mümkün olmayan bir konudur. Zaten, yukarıda değinilen birinci görüş de sürdürülebilirliği “finanse edilme” koşuluna bağlamak suretiyle dış kaynakların (IMF, DB ya da özel kreditör konumundaki şirket ve bankalar) kurutulmaması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Ne var ki, aynı dış kaynaklarca dikte edilen ekonomik ve mali politikalar aynı zamanda bu alanda alınacak kararlar ve atılacak adımların belirleyicisi konumundadır. Yani, “bu kaynakları kurutmamalıyız” uyarısı, ayakları yere basmayan, yazının ilerleyen bölümünde tartışacağımız “biz” öznesine bağlı olmayan bir uyarıdır. Bu durum, yalnızca Türkiye gibi gelişmekte olan ya da en az gelişmiş ülkeler için değil, tüm kapitalist ekonomiler için geçerlidir. Örneğin, ABD’nin de siyasi bir kararla cari açığını kapatma ya da dış finansman kaynaklarını kurutma gibi bir lüksü bulunmamaktadır. Hatta, ABD’nin Çin ve Japonya ekonomilerine aşırı derecedeki bağımlılığının dünya çapında bir krizi tetikleyebileceği senaryoları yaygın bir biçimde tartışılmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin cari açığının şimdilik finanse edilmesinin temel nedenlerinin başında Ortadoğu’daki siyasi karışıklığın geldiğini ve bunun için 4-5 yıl önceki Arjantin krizinin hatırlanmasının yeterli olacağını düşünüyoruz.

Bilindiği gibi kapitalist sistemin varoluşu bile tek başına krizlerin temel nedenidir ve özünde krizsiz bir kapitalizm de mümkün değildir. Çünkü kapitalist sistem sınıflı bir sistemdir ve bu sistemin temelini, bir sınıfın(emekçilerin) ürettiklerine diğer bir sınıfın(burjuvazi) çeşitli yöntemlerle el koyması ve ardından da ele geçirilen Artı-Değer üzerinde kapitalistler arasında yaşanan paylaşım mücadelesi oluşturmaktadır. Bu yüzden kapitalist sistemin egemenleri sürekli olduğunu çok iyi bildikleri bu kriz halini aşmak ve sistemi sürdürülebilir kılabilmek için başından itibaren bir dizi stratejiyi hayata geçirmişler(savaş, sosyal devlet uygulamaları, liberalizm, kontrollü krizler çıkarma, vb) ve yenilerini denemektedirler. Ancak kendisi kriz olan bu sistemi sürdürmek için yapılanlar geçici çözüm olmaktan öteye gidememektedir. Bu yüzden Türkiye yada gelişmekte olan ya da en az gelişmiş ülkelerin ekonomik durumlarını tek başına değil kapitalist sistemin bütünlüğü içerisinde değerlendirmek gerekir. Kaldı ki, Türkiye kapitalizminin krize girmesi yalnızca cari açığa da bağlı değildir.

Bugünün Türkiye’sindeki en önemli sorunların başında, yabancı paralar karşısında aşırı değerlenmiş olan ulusal paranın ekonomide yarattığı olumsuz etki kabul edilmektedir. Konuyu biraz daha açacak olursak; değerlenmiş bir ulusal paranın satın alma gücü artarken, söz sırası satışa, özellikle de ihracata geldiğinde durum değişmekte ve yurt içinde üretilen mal ve hizmetlerin dünya pazarlarında rekabet edebilme şansı azalmaktadır. Bunun nedeni, ihracata konu olan ürünün fiyatının da ulusal paradaki değer artışı oranında yükselmesidir. Türkiye’deki ihracatçıların uzun bir süreden beri Başbakanlığın kapısını aşındırmalarının, özel teşvik ve ayrıcalıklar talep etmelerinin nedeni de bu durumdur. Bu gelişmeler Türkiye’deki sermayeler arası tasfiye sürecini de hızlandırmakta, şirket iflasları ve el değiştirmeler sürece damgasını vurmaktadır. Ulusal paranın aşırı değerlenmesinden kaynaklanan baskıların sonucunda da sermaye dünya pazarlarıyla rekabet edebilmek için, reel ücretleri düşürmekte, uzun süreli, esnek, güvencesiz, sigortasız çalışma koşullarını yaygınlaştırmaktadır. Bu uygulamalarla yükselen emek gücü verimliliği, diğer etkenlerin yanında işsizliği arttıran faktörler arasında yer almaktadır. Tıpkı K.Marx’ın analizlerinde de vurgulandığı gibi “Eğer bir insan, 1,5 yada 2 kişinin işini yaparsa pazardaki emek gücü arzı aynı kalmakla birlikte emek arazı artar. Emekçiler arasında böylece yaratılan rekabet, kapitaliste emeğin fiyatını düşürme olanağını sağladığı gibi, bu fiyat düşüşü, ona, ayrıca emek zamanını daha da uzatma olanağını vermiş olur”(Kapital, Cilt-1 sayfa 521).

Buna karşılık başta IMF, DB, AB ve Türkiye burjuvazisi olmak üzere “ekonomik istikrarı” koruyun, enflasyonu tek haneli oranlarda tutun telkinlerine harfiyen uyan siyasi iktidar ve “özerk” Merkez Bankası bilinçli bir şekilde yüksek reel faiz vererek baskı altına aldıkları ve düşük tuttukları döviz kuru ile ithal ürünlerin ülkeye girişini cazip hale getirmekte ve bu kısır döngüye istikrar adını vermektedirler. Bu arada tek haneli enflasyonun kapitalist için neden gerekli olduğu konusunda yine K.Marx’a başvurmakta yarar var. “Metaların değeri emeğin üretkenliği ile ters orantılı iken nispi artı değer bu üretkenlik ile doğru orantılıdır. Bu yüzden metaları ucuzlatmak (yani enflasyonu düşürmek) ve ucuzluk aracılığı ile işçinin kendisini ucuzlatmak için emeğin üretkenliğini yükseltmek, sermayenin özünde bulunan bir istek ve sürekli bir eğilimdir”(Kapital, Cilt-1 sayfa 310) Sanayiciler de bir taraftan reel faizden nemalanırken diğer taraftan da, ucuz döviz kuru politikasının olanaklarını sonuna kadar kullanıp yaptıkları ihracatlarının içindeki ara malı ithalatını %70’e yakın bir seviyeye çıkarmış durumdadırlar. Bu yüksek düzeydeki ara malı ithalatı sonucunda ülke içindeki ara malı üretimi üzerinde baskı oluşturulmuş ve bu sektörlerdeki iş olanakları tıpkı nihai ürün ithalatında olduğu gibi daraltılmıştır.

Özetleyecek olursak, Türkiye’deki yerli ve yabancı sermaye, dünyanın her yerinde olduğu gibi ülkedeki emekçileri de her geçen gün ağırlaştırdığı çalışma koşullarında daha fazla sömürerek, işsizleştirerek, yoksullaştırarak ve mülksüzleştirerek ulaştığı birikimi küresel pazarda kendisine daha iyi bir yer edinmek için kullanmak üzere yoluna devam etmektedir. Bu arada, ülkenin ekonomik anlamda büyüdüğü ve istikrarlı bir ekonomiye kavuştuğu, fert başına milli gelirin arttığı, dünyanın ilk 20 büyük ekonomisinde biri haline geldiği söylemlerinde gerçek payı olmadığı söylenemez. Ancak tüm bu klasik iktisat verilerine dayalı söylemlerin işçi sınıfına bir şey kazandırmadığı, aksine her geçen gün işçi sınıfının yoksullaştığı ortadadır. Başka bir deyişle sorun yine sınıfsal özne sorunudur, yani istikrarın kimin için olduğu, ekonomik büyümeyi kimin fakat kim için yarattığı, Amerikan işçisine hiçbir yararı olmayan “ülkenin dünya sıralamasındaki yeri” masalının Türkiye işçi sınıfına yaramasının nasıl mümkün olacağı ve daha bir dizi sorunun yanıtlanması gerekir.

Selim Yılmaz – SMMM

Anti-MAI Grubu

Mayıs-2006