mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Avrupa Kapitalizmi: Sosyal Diyaloğunda mı sonu geldi?

Gaye Yılmaz

Kızılcık Dergisi Ocak 2006

Refah devleti, sosyal diyalog, sosyal ortaklık ve benzer diğer bazı kavramlar oldukça uzun bir süreden beri sosyal bilimler alanının geniş literatürüne dahil olmuş durumdadır. Bu kavramlar aynı ekonomik, sosyal ve politik koşullar içinde doğdukları için ve birbirlerine güçlü bağlarla bağlı olmaları dolayısıyla bu değerlendirmede yer alan referanslar yalnızca sosyal diyalog konsepti ile sınırlı olmayacaktır.

Çalışmada savunulan iki temel tez vardır. Öncelikle sosyal diyalog, Avrupa’da belirli bir tarihsel, sosyal, ekonomik ve politik süreçte esas olarak sermaye sınıfının çıkarlarına hizmet etmiştir. İkinci olarak, bu pratik, sermaye ve işçi sınıfı arasındaki bir alış veriş gibi yaşanmıştır. Burada “alış veriş” şu manada anlaşılmalıdır: kapitalist sınıf, yukarıda belirtilen süreç içinde elde etmeyi umduğu kazanımlara karşılık olarak işçi sınıfına belli tavizler vermeyi gönül rızası ile kabul etmiştir. Başka bir deyişle, sosyal diyalog, sermaye sınıfının hiçbir tavizde bulunmadan kazançlı çıktığı bir süreç değildir, çünkü bunun sermaye sınıfına da bir maliyeti vardır. Bugün gelinen noktada ise, sermaye sınıfının, aynı kazançları, hiçbir bedel ödemeksizin ya da sosyal diyaloğun maliyetini en alt düzeye çekerek elde etmeye çalıştığına dair oldukça güçlü ipuçları bulunmaktadır. İşçi sınıfının ve örgütlerinin giderek güç kaybetmesi “sosyal diyaloğa bu denli iltifat edilmesinin gerisindeki neden nedir?”(1) sorusunda da anlatılmak istendiği gibi sermaye sınıfının sosyal diyalog konseptine olan gereksinimini belirli bir zaman diliminde her zamankinden daha yakıcı hale getirmiştir. Bu çalışmada amaç, işçi sınıfının halihazırdaki güçsüz konumu da dahil olmak üzere bu süreci etkileyen ana parametreleri analiz etmektir.

Sosyal ortaklık ya da ILO’nun deyimiyle “sosyal diyalog”, ICFTU ve ILO gibi yapıların tanımıyla, demokratik ilkelerle piyasa prensipleri arasındaki potansiyel çatışmayı harmanlamanın en iyi yoludur(2). Sosyal ortaklık, genellikle ekonomi ve sosyal politikalara ilişkin karar süreçlerinde kilit aktörler arasında yaşanan duruma verilen addır. Buna göre, işçi ve işveren örgütleri ile hükümetler belirtilen bu kilit aktörler arasındadır ve sosyal taraflar olarak tanımlanırlar. Sosyal Diyalog da sıklıkla aynı kilit aktörler arasında cereyan eder(3).

Bu alanda süregelen tartışmaların, korporatizm tartışmasına yol açması adeta kaçınılmazdır.

Korporatizm ise, politikaların formüle edildiği süreçlerde özellikle emek ve sermaye sınıflarının çıkarlarını örgütleyen ve böylece alınan kararların uygulanmasını garanti etmek için sorumluluk alan yapıların mevcudiyeti anlamına gelmektedir (4).

Konseptin Tarihsel Gelişimi

Her ne kadar, ikinci paylaşım savaşı sonrasında kapitalist birikim sürecinde muazzam bir genişleme yaşanmış olsa ve kavramın kurumsal köklernin ilk ortaya çıkışı 50’lerin başlarına kadar uzanıyor olsa da, Avrupa’da işçi ve işveren örgütleri arasındaki sosyal diyalog ancak 80’li yıllardan bu yana görünür hale gelebilmiştir. Bazı yazarlar, kapitalizmin güvenli bir biçimde genişlediği bu sürece “ideolojilerin sonu” ve “sosyal bilimlerde aynı noktada birleşmenin başarıldığı süreç”adını vermişlerdir(5). Öte yandan en gelişmiş OECD ülkeleri üzerinde yoğunlaşan diğer bazı analistler ise bu grup ülkelerde sendika ve işverenlerin çıkarlarının aynı noktada buluşturulmasında 3 faktörün etkili olduğu tespitini yapmaktadır: ekonomi politikası, siyasi parti yapısının olgunluğu ve vergilendirmenin görünürlüğü (6).

Marxist ekonomi-politikten etkilenen yaklaşımlar, sınıf mücadelesini, kapitalist refah devleti modelinin geri planındaki ana dinamik olarak tanımlamaktadır. Bu yaklaşımlara göre, işçi sınıfı, kapitalist bir düzen içinde kendi çıkarlarına hizmet edecek düzenlemelere gücüyle orantılı bir şekilde az veya çok oranda ulaşabilir. Aynı zamanda, kapitalist sınıf, eşitsizlikleri meşrulaştırmak ve dünyayı, emek gücünü daha kolay daha güvenceli bir şekilde sömürebilmesine olanak verecek bir ortama dönüştürmek için sosyal refah hizmetlerinin verilmesi konusunda kendisini baskı altında hisseder(7). Stephens, örgütlü emek ve sermaye arasındaki uzlaşmanın koşullarının işçi sınıfı ile sosyalist partilerin gücüyle orantılı olarak farklılaştığını, bunun da ekonomi politiğin karakterinde bir ayrışmaya yol açtığını belirtmektedir. Bu ayrışma sonucunda bazı ülkeler kollektivist işletmeler modeline doğru yönelirken, diğer bazıları da demokratik sosyalizme geçmektedirler Stephens’e göre (8).

Bu tezlere alternatif olarak geliştirilen çalışmalar, sosyal diyalog kurumlarını da kapsayan sosyal kurumların önemine işaret eder. Bu çalışmalardan bazıları, sosyal taraflarca yönetilen işsizlik, emeklilik, sağlık ve aile yardımlarını amaçlayan fonların bir çeşit tembellik sistemi ürettiğini ortaya koymuştur. Fransa ve İsveç gibi bazı ülkelerde bu durum “kalkınmanın pozitif sonucu” olarak yorumlanmıştır(9).

Tam da bu noktada, 80’li yıllara kadar Avrupa’daki Marxist yazına damgasını vuran yazarlardan Aglietta’nın Fordist üretim ve tüketim modelinin sosyal ücretler ya da yan ödemeler üzerindeki etkileri konusundaki tezini hatırlamakta yarar var. Aglietta bu tezinde işsizlik, emeklilik, sağlık vb sosyal yardımların, toplumsal tüketim normlarıyla birlikte emek süreci ile yakın ilişki içinde olan bütünlüklü bir toplumsal ilişkiler seti geliştirilerek artı değer oranını arttırma amacıyla kullanıldığını savunmuştur(10). Bu teze göre, söz konusu gelişme, “sosyal taraflarca” yönetilen fonların yapısından tamamen bağımsızdır.

Fordist üretim modelinin krize girişi, “endüstri ilişkileri”, “sosyal ortaklık” ve “sosyal diyalog” gibi kavramların ortaya çıkışı ile aynı tarihlere rastlamıştır. Sınıflar arası çatışmalardaki artışın, Fordizmin krize girmesinin (grevler nedeniyle iş kayıplarının artması ve verimliliğin düşmesi) tek nedeni değilse bile başlıca nedenleri arasında olduğunu inkar etmekte mümkün görünmemektedir. Buradan hareketle, sosyal diyalog kavramının gerisindeki ana düşüncenin uzlaşmayı, sınıf mücadelesinin yerine geçirmek ve böylece sınıf mücadelesinin kapitalistlere maliyetini en aza indirmek olduğu düşünülebilir.

Öte yandan, sosyal diyalog modelini idealize eden anlayışlarda bu kavram, bir dizi paylaşılan değerler bütünü olarak tanımlanmaktadır. Buna göre sosyal diyalog; demokrasi, bireysel hak ve özgürlükler, toplu pazarlık özgürlüğü, piyasa ekonomisi, fırsat eşitliği, sosyal refah ve dayanışma gibi pek çok ulvi amaca hizmet edebilen bir araçtır(11). Fakat, bu “paylaşılan değerlerin” kendi içinde bile çatışma halinde olduğu hemen göze çarpmaktadır. Örneğin, tamamen mal ve hizmet maliyetlerinin minimize edilmesine odaklanmış olan piyasa ekonomisi kavramını, sosyal refah ve dayanışma gibi kavramlarla barıştırmak, uzlaştırmak mümkün olabilir mi?

Sosyal Diyalog ve Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ETUC

ETUC, 1973 yılında farklı politik, dini, ülkesel ve ideolojik yapılardaki üye sendikaların bir araya gelmesiyle kurulan bir şemsiye örgüttür. Üyeleri yalnızca AB üye devletlerinde faaliyet gösteren konfederasyonlarla sınırlı değildir ve EFTA ülkelerinin yanı sıra Avrupa Konseyine üye ülkelerin konfederasyonları da ülkelerinin AB üyesi olup olmadığından bağımsız olarak ETUC’e katılabilmektedir (12). Halihazırda Avrupa’daki 34 ülkeden 76 ulusal sendika konfederasyonu ETUC’e üye durumdadır(13). AB ülkelerindeki tüm sendika üyelerinin %90’ını örgütlemiş olmasına rağmen, AB genelinde örgütlülük oranının %30 olduğu hatırlandığında ETUC’nin güçlü bir işçi örgütlenmesi olduğunu iddia etmek oldukça zordur(14). Dolvik, ETUC’nin taban desteğinin oldukça zayıf olduğunun, bunun da çeşitli ulusal federasyonların Brüksel’de lobi ofisleri açmasından kaynaklandığının altını çizmekte ve ETUC’nin mali açıdan AB kurumlarına bağımlı olmasını da, bu, taban desteğinin zayıflığına bağlamaktadır(15). Söz konusu mali bağımlılık ilişkisinin hangi nedenlerden kaynaklandığından bağımsız olarak gerçekten de Avrupa Komisyonu başta araştırma enstitüsü ETUI ile eğitim enstitüsü ETUCO olmak üzere ETUC’nin çeşitli kurumlarını fonlamanın yanı sıra örgütün sosyal diyalog süreçlerine katılımı için gerekli seyahat ve çeviri harcamalarını da finanse etmekte, bu da ETUC’nin AB kurumlarına olan mali bağımlılığını her geçen gün daha da arttırmaktadır(16).

ETUC ve Sosyal Diyalog

Maastricht Anlaşması (1993) ve ekli sosyal protokolüne kadar Avrupa’daki sosyal tarafların sosyopolitik karar mekanizmalarında yasal anlamda bağımsız bir statüleri bulunmuyordu. İşçi ve işveren temsilcilerinin yegane ortak kurulu olan Ekonomik ve Sosyal Komitenin (ESC) idari fonksiyonları ise son derece alt düzeydeydi. AB Konseyi, sosyo politik meselelerde oy birliği ile karar almakta, ancak, sosyal konular AB düzeyinden ziyade ulusal ölçekte ele alınmaktaydı(17). Oysa, işçi ve işveren örgütlerinin sosyal diyalog süreçlerine daha fazla dahil edilmesiyle ilgili öneriler daha 1970’lerin başlarında getirilmiş, fakat, işveren örgütlerinin isteksiz davranışları dolayısıyla bu öneri hayata geçirilememişti(18). Tam da bu noktada “bir ülkedeki üretici güçler arasında sosyal ve ekonomik kararların alınmasında konsensus inşa etmek suretiyle ekonomik performansın arttırılabileceği”ne dair tezler(19) ile işverenlerin 70’lerin başında sosyal diyaloğa gösterdiği olumsuz yaklaşım arasındaki tezat gerçekten dikkat çekicidir. İşverenler, ekonomik performansın artmasından en fazla nemalanacak olan çıkar gurubunu temsil ettiklerine göre, eğer sosyal diyalog gerçekten de koşulsuz olarak ekonomik performansı arttırıyor olsaydı, Avrupa sermayesi, örneğin 70’li yıllarda böylesi bir sürece asla karşı çıkmayacaktı.

1980’lerin ortalarına gelindiğinde, ilk kez Delor’un başkanlığı altında Avrupa düzeyinde göstermelik de olsa kurumsallaşmış bir işçi ve işveren örgütleri forumu kuruldu ve bu foruma “Val Düşes Sosyal Diyaloğu” (Social Dialogue of Val Duchesse” adı verildi(20). 1985’deki ilk Val Düşes toplantısı, sosyal diyaloğa profesyonel anlamda atılan ilk adımı oluşturuyordu ve Maastricht Anlaşmasıyla birlikte onaylanan Sosyal Diyalog Protokolüne (1991) de hız kazandırdı (21).

Bu süreci yakından analiz ettiğimizde iki husus belirgin hale gelmektedir: Birincisi, eğer sosyal diyalog, sermaye sınıfının hiçbir taviz vermeden yararlandığı bir süreç olsaydı, Avrupa işverenleri hiçbir tarihsel süreçte ve hiçbir koşul altında böylesi bir girişime karşı çıkmayacakları gibi, üstüne üstlük bir de öncelik ederlerdi. İkinci olarak ta şu sorunun yanıtlanması gerekmektedir: Avrupa sermayesi, sendikaları müzakere masasına kabul etmek için neden 1980’lerin ortasına kadar beklemiştir? Ya da, sermayenin sosyal diyalog konseptine daha önceki yıllarda destek vermesinin önündeki engel ne olabilir? Bu soruya farklı yanıtlar verilebilir kuşkusuz. Fakat seçilmiş 4 gelişmiş ülkede 80’lerin ortasına gelene kadar işverenler açısından muazzam maliyetler anlamına gelen grevlere ilişkin istatistikler bu dönemdeki ekonomik ve politik koşulları anlamamıza yardımcı olmaktadır.

 

Ülke

Grev ve Lokavtların sayısı

1985 1995

Katılan işçi sayısı

1985 1995

Çalışılmayan gün sayısı

1985 1995

Belçika

65 46

34309 12800

129800 100200

Danimarka

820 424

581297 124496

2332700 197300

İtalya

1341 545

4842821 445000

3830820 909300

Norveç

11 11

6557 10174

66473 50669

 

 

 

 

 

 

 

Yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi, işverenler 1985-1995 döneminde sosyal diyaloğun da yardımı ile grevlerden kaynaklanan üretim kayıplarını azaltmayı başarmışlardır. Aynı tablo, işverenlerin sosyal diyaloğu başlatmak için neden 80’lerin ortalarına kadar bekledikleri sorusunun da yanıtını vermektedir. Her ne kadar, sermayenin bu davranışını başka şekillerde yorumlamak mümkün olsa da, işverenlerin diyalog için yüksek bir bedel ödeyecekleri endişesiyle bu tarihe kadar sosyal diyaloğa yanaşmadıkları tespitini yapmak ta olasıdır. Zira, 70’li yıllar ve gerisine gidildiğinde sendikalar içersinde militan eğilimlerin egemen olduğu ve sendikal temsil düzeylerinin de oldukça yüksek olduğu bilinmektedir. De Vroey, işçi ve işveren örgütleri arasındaki “samimiyet”in artmasının sendikalar içindeki korporatist eğilimleri güçlendirdiğine işaret etmektedir(22).

Bir diğer fenomen de 1978-1985 yılları arasında Avrupa’da işsizliğin giderek artmış olmasıdır. Sanayiden hizmetlere doğru geçişin bu işsizleşme sürecinde önemli bir etken olduğu, bazı yeni iş olanaklarının ortaya çıkmasına karşın bu işsizleşme sürecinin esnek ve güvencesiz istihdamın bu dönemde büyük bir hızla artmasına yol açtığı belirtilmektedir. Örneğin İspanya’da güvencesiz, esnek, geçici işlerde çalışanların 1985 yılındaki oranı %14 iken, muhtemelen yüksek işsizliğin de yardımı ile bu oran 1994 yılında %35’e yükselmiştir(23). Burada bir başka soru karşımıza çıkmaktadır: Avrupa’daki bu denli güçlü ve militan bir sendikal hareket nasıl olmuş ta güvencesiz çalışmanın Avrupa’da egemen hale gelmesine izin vermiştir? Bu soruya yanıt aranırken pek çok farklı etmenin yanı sıra, sosyal diyalog müessesesinin de hatırlanması gerekir. Boy Lutjhe’ye göre, örneğin, Avrupa’nın temsil gücü en yüksek işçi örgütü IG Metal, işverenlerle girdiği diyaloğun da bir neticesi olarak, Avrupa’da güvencesiz ve istikrarsız çalışma ortamının yolunu açan esnek çalışma koşullarını kabul etmiştir. Sendika bu uzlaşma karşılığında Alman işverenlerden çalışma sürelerinde çok sınırlı da olsa bir azalma güvencesini alabilmiş, böylece haftalık çalışma süresi 38.5 saate inmiştir(24). Değişen çalışma koşulları, işçilerin iş güvencesini zayıflatırken, işverenlere de sosyal diyalog için daha düşük maliyetli, çok daha elverişli bir ortamı hazırlamıştır.

Tekrar tarihsel gelişim sürecine geri dönecek olursak, Avrupa düzeyinde her tür sosyo-politik düzenlemeye ilkesel olarak muhalefet eden Avrupa İşverenler Örgütü UNICE’nin, ekim 1991’de kurulan sosyal pakt ile noktalanan, Maastricht’e giden yolun önemli yapı taşlarından biri olan şirket istişarelerinde yer almaya güçlükle de olsa ikna edildiğini görüyoruz(25). Öte yandan, Maastricht Anlaşması aynı zamanda, AB15’in yanı sıra Ekonomik ve Sosyal Komite (ESC) için de bağlayıcılığı olan ilk kapsamlı liberalizasyon paketini de içermekteydi. Yani, Avrupa sermayesi sendikalarla sosyal diyaloğa girmeyi kabul edecek, karşılığında da AB coğrafyasının belirli bir zaman dilimi içinde tam olarak serbest piyasa ekonomisine geçişi yalnızca güvence altına alınmakla kalmayacak üstüne üstlük bir de yaşanacak hak kayıplarına toplumsal destek sağlanmış olacaktı.

Bu süreçte, sendikaların liberalizasyona destek vermelerini sağlamak için bir çeşit “havuç ve sopa” taktiği uygulandı. 1997’deki AB-Amsterdam zirvesinde, kamu harcamalarının daha da kısılması, kuralsızlaştırma, özelleştirme ve altyapı faaliyetlerini özel sektör üzerinden genişletme gibi taleplerden oluşan sermaye menüsü anlaşmaya dahil edildi(26). AB zirvelerinde, işveren örgütlerinin sosyal diyalog konusunda istekli hale gelmelerine yardım eden tüm bu düzenlemeler sosyal diyalog kavramının geri planındaki alış-veriş mantığını da doğrular niteliktedir.

Sosyal taraflar arasındaki istişarelere ilk kez 1993 yılında, Avrupa İş Konseyleri direktifinin dizaynı sırasında başvuruldu. UNICE bu direktifi esastan reddederken, ETUC aynı direktifi “üst düzeyde bir sosyal boyut” olarak isimlendirdi(27).

Bağlayıcı nitelikteki sosyal taraf müzakerelerinin ikinci girişimi, doğum izni ile ilgili olarak çıkarılan AB direktifi oldu. Komisyon, sosyal taraflar arasında varılan mutabakata dayanarak, Haziran 1996’da Konsey tarafından onaylanacak AB direktifinin ilk taslağını hazırladı. Bir sonraki girişim genelde “başarılı” olarak kabul edildi, çünkü, “taraflar, Maastricht’in sosyal anlaşması altında bağlayıcı anlaşmalara varabileceklerini kanıtlama arzusu göstermişlerdi” (28). Ardından, part-time çalışma(1997), sabit süreli sözleşmeler (1998) ve evde çalışma (tele-work)(2002) ile ilgili direktifler çıkarıldı. Bu direktiflerin bütün hazırlıkları kelimesi kelimesine sosyal taraflar arasında varılan mutabakatlar üzerinden yapıldı ve böylece pratikte AB Konseyi, aslında sosyal tarafların kararlarını onaylamış oldu (29).

Çıkarılan bu direktiflere ETUC ve Avrupa işçi sınıfıısından bakıldığında, örneğin part-time çalışma direktifinde UNICE’in çıkarına zarar veren çok az sayıda düzenleme bulunmasına karşın ETUC muazzam tavizler vermeye mecbur edildi. Başka bir deyişle gerek part-time çalışma gerekse sabit süreli sözleşmelerle ilgili olsun her iki olayda da emek hareketi, standartlarının geriletilmesini kabul etmesi karşılığında Avrupa düzeyinde sosyal taraflara daha fazla dahil edilmiş oldu(30). Yalnızca doğum izni direktifi karşılığında, ETUC, part-time çalışma, sabit süreli sözleşmeler ve evde çalışma direktiflerinde daha fazla taviz vermek zorunda kaldı. Avrupa işçi sınıfıısından “daha az alış, daha çok veriş” biçiminde yaşanan bu süreç, “sosyal diyalog” yerine “patronlar monoloğu”na geçişin de ilk adımı olarak yorumlanabilir.

Bazı analistler Avrupa sosyal diyaloğunun politik önemi ile ilgili olarak, bu sürecin son derece sınırlı sonuçlarından ziyade, sendikaları, en azından sembolik düzeyde de olsa AB karar mekanizmalarına dahil etme olarak özetlenebilecek politik fonksiyonu ile değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedirler(31).

Zaman içersinde, böylesi bir entegrasyonun doğal sonucu olarak, gerek devlet kurumları gerekse grev hakkından yoksun iş konseylerine bireysel ve kurumsal çıkarların temsilinde daha geniş bir hareket alanı tanınırken, çıkarları bu kurumlarca temsil edilmesi gerekenlerin politik mücadeleye katılma olanakları sınırlanmış, geriletilmiştir(32).

Cohen ve Hurd, sendikalar, işverenlerle işbirliğine girme arzusu gösterdiği sürece sendikal hareketin çatışma ve militanlıktan kaynaklanan negatif imajını değiştirebileceğini, bunun da hem işçilerin hem de işverenlerin sendikalara duyduğu düşmanca hisleri ortadan kaldırabileceğini belirtmektedir (32). Bu alıntı, özellikle Marx’ın, emek ve sermaye arasında üretim sürecinde yaşanan antagonizme atfettiği önem hatırlandığında sermaye teorsiyenlerinin silahı tam da hedefe doğrulttuğunu düşündürmektedir: işçi-işveren arasındaki antagonizme sosyal diyalog süreçleriyle son verilecek, bu da sendikaların işçilerin gözündeki cazibesinin artmasına yardım edecektir. Oysa, emek ve sermaye arasındaki ilişki, kapitalist artı değer üretimi mantığından hareketle, doğası itibarıyla antagonistik olarak yapılanmıştır. Öyleyse bu iki sınıfın sürekli bir işbirliği ilişkisi tesis etmesi mümkün olabilir mi?(33)

Güçlü bir sosyal diyalog kurumu olarak Avrupa İş Konseyleri

Genel olarak bilinenin aksine Avrupa İş Konseyleri (AİK) bir işçi konseyi değil, örgütlü olup olmadıklarından tamamen bağımsız olarak işçilerle işverenleri buluşturan bir müessesedir. Bu yapısına rağmen, bazı analistler AİK’leri önemli birer fırsat olarak görmekte ve sendikaların hiyerarşik oluşumlarını terk ederek network tarzı örgütlenmelere doğru yönelmeleri için vaz geçilmez bir araç olarak tanımlamaktadır. Bu görüşü savunan yaklaşımların bir diğer argümanı da AİK’lerin samimi bir sınır ötesi dayanışmaya zemin hazırlayan bir potansiyeli bünyelerinde barındırıyor olduklarıdır(34). Taylor ve Mathers ise AİK’lerin esas olarak şirket yönetimleri tarafından ve mikro-korporatizm ile sermaye sendikacılığı modelleri üzerinden ulusal ve sektörel düzeydeki toplu sözleşme düzenini yıkma amacıyla kullanıldığının altını çizmektedir (35).

Öte yandan, işçi temsilcilerinin AİK’teki gelişmelere ciddi düzeyde müdahale edebildiğine dair ipucu neredeyse yok denecek kadar azdır. Bunun en temel nedeni ise ulusötesi şirketlerdeki yönetim kadrolarının, AİK’leri, sendikaları işyeri temsilcilik sisteminden dışlamak amacıyla kullanıyor olmalardır(36).

Kim Moody, işçi ve işverenler arasında oluşturulan bu tarz ortak yapıların giderek şirket organizasyonun kopyasına dönüşğü ve sendikal yapıları şirkete daha bağımlı hale getirmede son derece etkin olduğunu kaydetmektedir. Moody’e göre bu pratik, sendikal politika ve kararların bu ortak kurullarda alınması dolayısıyla da sendika demokrasisine veda etme gibi bir sonuca yol açmaktadır. Bu durum ister istemez sendikanın sermayeden ne kadar bağımsız olduğu sorusunu akıllara getirmektedir. Fakat daha da tehlikelisi, bu pratiğin ideolojik olarak işçileri ve örgütlerini işletmenin hedeflerine sıkı sıkıya bağlı hale getirmesi ve rekabetçilik karşısında sosyal ortaklık adı verilen ideolojinin çalışanlar arasında bir nakarat gibi tekrar edilmesine yol açmasıdır(37).

Bir başka cepheden bakıldığında ise özellikle büyük şirketlerde sosyal diyalogdan kaçma eğilimlerinin AİK’ler içinde de artık görünür hale geldiği dikkat çekmektedir. Bu anlamda Almanya/Eisenach’daki GM-Opel ortaklığına ait montaj fabrikasında son birkaç yıldan beri yaşanmakta olanlar büyük şirketlerin sosyal diyalog konusundaki isteksiz yaklaşımlarını doğrular niteliktedir. Söz konusu fabrikada 700 işçi, ya da toplam işgücünün üçte biri 28 ayrı taşeron tarafından istihdam edilmektedir. Bu işçiler, GM-Opel çalışanı olarak görünmedikleri için iş konseyinde ya da örgütlü sendikada da temsil edilmemektedir(38).

Taşeronlaşma pratiğinin ne denli yaygın olduğu göz önüne alındığında sosyal diyalog sürecinin kapsamı da daha net hale gelmektedir. Ama yine de özellikle bu çalışmanın amacıısından asıl dikkat edilmesi gereken husus, işverenlerin neden işçilerin önemli bir çoğunluğunu sosyal diyalog süreci dışında tutmaya çabaladığının anlaşılmasıdır. Bu sorudan hareketle şu tespiti yapmak mümkündür: eğer sosyal diyaloğun sermayeye hiçbir maliyeti olmasaydı ve kapitalistler bu süreçten taviz vermeksizin nemalanıyor olsalardı, işçilerin büyük bir bölümünü dışlamak yerine, bütün işçileri dahil etmek için ellerinden gelenin en iyisini yaparlardı. Almanya’daki “ortak karar alma” (Co-determination) sisteminin Alman sermayesi tarafından kaldırılmak istenmesi üzerine son dönemde kopan fırtına da sosyal diyalog sürecinin kurumsal olarak tasfiye edilmeye başlandığını gösteren güçlü eğilimler arasında sayılabilir.

Luthje de benzer bir yaklaşımı savunmakta ve Alman kapitalistlerinin uzun erimli hedefleri arasında sosyal diyaloğu geriletmenin ve işçilerle yönetim arasında işbirliğine dayalı toplu sözleşme düzeni yerine yönetim ve iş konseyi arasındaki ilişkilere dayalı bir sistemi ikame etmenin bulunduğuna dikkat çekmektedir(39).

Son döneme damgasını vuran bu eğilim, ETUC ve onun sendika enstitüsü ETUI tarafından yapılan çeşitli basın duyuruları ile iyiden iyiye gün ışığına çıkmış bulunmaktadır: “AB’nin, bilgilenme, görüşlerini aktarma ve katılım haklarını geleceğe dönük olarak tesis etme ve güvenceye alma konusunda herhangi bir garantisi bulunmamaktadır. Şirket birleşmeleriyle ilgili kısa süre önce çıkarılan AB direktifi üzerinde çıkan tartışma da Almanya’da işçi katılım sisteminin sona ermekte olduğu gibi bir izlenim yaratmıştır(40).

Sonuç yerine

Bugün, sermaye sınıfının sosyal diyalogdan kaçma eğilimi gösterdiği konusunda pek çok veri bulunmaktadır. Her ne kadar sosyal diyaloğun pek çok kurumu devletler ve şirketler tarafından, gelecekte çıkabilecek olası tehlikelere karşı yedek güç olarak hala korunmaktaysa da bu kurumların ana fonksiyonları giderek artan bir oranda sınırlanmakta ya da tümüyle ortadan kaldırılmaktadır. ETUC’dan son dönemde, gerek AB anayasasının hazırlanması gerekse kamu hizmetlerinde liberalizasyon süreçlerinde yeterince sosyal diyaloğun gerçekleşmemesi dolayısıyla yükselen feryatlar da bu tespitleri destekler niteliktedir.

Tüm bu sayılan eğilimler, sosyal diyaloğun esas olarak bir ekonomik kriz halinde parlatıldığı, kriz son bulunca da unutulmaya başlandığı tespitini haklı çıkarmaktadır(41). Bu tespit, Marxist sosyal teori alanında tartışılan bir başka tezle de örtüşmektedir. Esping Andersen’e göre “sermaye sınıfı, işçi sınıfının siyasal faaliyetini, kendi politik hegemonyası ve nesnel çıkarlarını tehdit etmeyecek bir şekilde yönlendirebilme amacıyla devlet yapıları oluşturur”(42). Andersen’in bakışısından hareketle, işçi sınıfı, kapitalist çıkarları ve hegemonyayı tehdit etmediği sürece sermaye sınıfının bu tip yapıları tesis etmek, korumak ya da işletmek için zaman ve enerji harcamayacağı herhangi bir bedel ödemeyeceği tespitini yapmak da olasıdır. İronik olarak, işçi sınıfının kapitalist sınıfı tehdit edecek kadar güçlü olduğu dönemler, aynı zamanda sınıfın, uzlaşmacı kapitalist politikalara angaje olmaya ihtiyaç duymayacağı zamanlardır. Buna göre, emek örgütleri, özellikle de işveren örgütlerinin sosyal diyalog konusunda çok istekli oldukları dönemlerde meseleye daha kuşkulu yaklaşmak ve bu telaşın nedenlerini anlamaya çalışmak zorundadırlar. Çünkü, sermaye sınıfının böylesi bir davranış içine girmesi ya işçi sınıfının gücünde görece bir artışın söz konusu olması ya da emekçilerin ekonomik ve sosyal koşullarını kötüleştirecek yeni planların gündemde olduğu biçiminde yorumlanabilir. Tersine, eğer sermaye sınıfı her tür diyalogtan bucak bucak kaçıyor ise bu durum da iki şekilde yorumlanabilir: ya 60’lı ve 70’li yıllarda olduğu gibi işçi sınıfı güçlüdür ve sosyal diyaloğun sermaye sınıfına olan bedeli yüksek olacaktır; ya da sınıf hareketi bugün olduğu gibi zayıftır ve bu nedenle işverenler sınıfsal çıkarlarına hiçbir bedel ödemeksizin de ulaşabilme şansına sahip oldukları için diyaloğa yanaşmıyordur.

Fakat, sosyal diyaloğun sınıf bilinci, kolektif değerler ve sınıflar arası ilişkinin antagonistik doğası üzerindeki yıkıcı etkisi göz önüne alındığında sosyal diyaloğu işçi sınıfı yararına bir araç gibi tanımlamak hiçbir koşulda mümkün değildir. Bu nedenle işçi örgütleri, üyelerinin üretimden gelen gücünü asla hafife almamalıdır.

Gaye Yılmaz

Ocak, 2005

Kassel Üniversitesi/Almanya

 

 

 

KAYNAKÇA:

(1) Ozaki and Catry 2000/3 Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook

Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(2) Ashwin, S. 2004 Social Partnership or a “Complete Sellout”? Russian Trade Unions’ Responses to Conflict British Journal of Industrail Relations 42:1 March 2004 0007-1080 pp.23-46

(3) Casey and Gold, 2000 Social Partnership and Economic Performance: The Case of Europe By Bernard

Casey and Michael Gold MPG Books Limited, Bodmin, Cornwall ISBN 1 84064 200 9

(4) Grant, 1996, içinde: Social Partnership and Economic Performance: The Case of Europe By Bernard Casey

and Michael Gold MPG Books Limited, Bodmin, Cornwall ISBN 1 84064 200 9

(5)Bonoly, George and Taylor-Gobby, 2000 European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment

Guiliano Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with

Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(6)Wilensky, 1975, pp. 43-5 içinde: European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment Guiliano

Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with

Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(7)O’Connor, 1973; Gough, 1979 içinde: European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment Guiliano Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(8)Stephens, 1980 içinde: European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment Guiliano Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(9)Headey, 1978 içinde: European Welfare Futures Towards a Theory of Retrenchment Guiliano Bonoly, Vic George and Peter Taylor-Gooby, Published in 2000 by Polity Press in association with Blackwell Publishers Ltd. ISBN 0-7456-1810-3

(10)Aglietta, 1979 The Transformation of the Wage Earners’ Conditions, A Theory of Capitalist Regulation: The

U.S. Experience, Michael Aglietta, 1979, pp.151- 169 Release Date of New Version Jan 3, 2001, Publisher:

VERSO, , ISBN 1859842682

(11)EU Commission, 1994a içinde: Social Partnership and Economic Performance: The Case of Europe By Bernard Casey and Michael Gold MPG Books Limited, Bodmin, Cornwall ISBN 1 84064 200 9

(12) Dolvik, 1999:242 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(13)ETUC, Ocak 2005 ETUC web site, http://www.etuc.org

(14)Ebbinghaus&Viser,2000:785 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A

Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No

18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(15)Dolvik, 1997 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of

the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By

Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(16)Bieling&Schulten, 2001:26 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A

Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No

18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(17)Falkner, 1999:84 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison

of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published

By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(18)Ozaki and Rueda-Catry 1. 2000/3 Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook

Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto

Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(19) Ozaki and Rueda-Catry 1. 2000/3 Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook

Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto

Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(20) Ebbinghaus & Visser, 2000:772-882 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(21) Ozaki and Rueda-Catry 1. 2000/3 Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook

Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto

Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(22) De Vroey, 1984 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison

of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published By

Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

 

(23) Miguelez F. Transfer 1/95 Revitalization of Trade Unions in Spain, Transfer 1/95 ,Trade Unions içinde:

Avrupa, Dünya Sendikal Hareket Dosyası 4, Petrol-Is Sendikası Yayını Türkiye Mayıs, 2002

(24) Lutjhe Boy 2004 Co-Determination and Collective Bargaining in Germany A Model Under Stress Dr.

Boy Lutjhe, Presentation at International Labor Law Forum: Reform and Development Peking

University, People’s Republic of China, February 26-28, 2004

(25) Falkner, 1999:87-89 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A

Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18,

Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(26) Balanya , Doherty , Hoedeman , Ma’anit , Wesselius 2000: 59 Europe Inc. Regional & Global

Restructuring and the Rise of Corporate Power By Belen Balanya, Ann Doherty, Olivier Hoedeman,

Adam Ma’anit and Erik Wesselius, Pluto Press London-Sterling, Virginia in associated with Corporate

Europe Observatory 2000, ISBN 0-7453-1496-1

(27) Dolvik, 1997:320 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A

Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18,

Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(28) Ebbinghaus & Visser, 2000:770 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue:

A Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No

18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(29) Falkner, 2002:13-15 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A

Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18,

Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(30)Falkner, 2000:715 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A Comparison

of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No 18, Published

By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(31) Bieling & Schulten, 2001:25 içinde: The Role of Regional Trade Union Federations in Social Dialogue: A

Comparison of the European Union and SADC Myriam Nauerz November 2002 Occasional Paper No

18, Published By Friedrich Ebert Stiftung South Africa Office ISBN 1-919706-25-9

(32) Offe and Wiesenthal, 1980:102 Political Power and Social Theory, Two Logics of Collective Action:

Theoretical Notes on Social Class and Organizational Form Claus Offe, University of Bielefeld;

(33) Erd R and Scherrer C. 1985 Unions-Caught Between Structural Competition and Temporary Solidarity:

A Critique of Contemporary Marxist Analysis of Trade Unions in Germany British Journal Of

Industrial Relations, Volume XXIII, Number 1

(34) Hyman, 2001b‘After EU Enlargement, içinde: A Rough Guide to the Trade Union Movement in the

European Union’ By Steve Davies Working Paper Series Paper 49 June, 2004, ISBN: 1-904815-09-X

(35) Taylor and Mathers, 2002‘After EU Enlargement içinde: A Rough Guide to the Trade Union Movement in the European Union’ By Steve Davies Working Paper Series Paper 49 June, 2004, ISBN: 1-904815-09-X

(36) Waterman P. & Wills J. 2001‘ Space, Place and New Labour Internationalisms: Beyond the fragments’

By Peter Waterman and Jane Wills, published in 2001 Blackwell

(37) Moody, 1997‘Workers In A Lean World: Unions in the International Economy’ By Kim Moody

London, 1997

(38) Moody, 1997‘Workers In A Lean World: Unions in the International Economy’ By Kim Moody

London, 1997

(39) Lutjhe B. 2004 Co-Determination and Collective Bargaining in Germany A Model Under Stress Dr.

Boy Lutjhe, Presentation at International Labor Law Forum: Reform and Development Peking

University, People’s Republic of China, February 26-28, 2004

(40) Grillo, 2004“Co-Determination is not an allien concept in Europe’ By Patricia Grillo Bruselles, 22 Nov.

2004, ETUI

(41) Ozaki and Rueda-Catry 1. 2000/3 ILO Trade unions and social dialogue: Current situation and outlook

Labour Education 2000/3, No. 120 Editorial V Social Dialogue: An international overview, by Muneto

Ozaki and Marleen Rueda-Catry 1 Trade Unions’ Approach

(42) Andersen E, 1976 içinde: Political Power and Social Theory Two Logics of Collective Action: Theoretical

Notes on Social Class and Organizational Form By Claus Offe and Helmut Wiesenthal, University of

Bielefeld Volume 1, pages 67-115 , 1980 JAI Press Inc. ISBN: 0-89232-115-6