mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


KURALSIZ BİR DÜNYAYA DOĞRU: KÜRESELLEŞME VE YENİ DÜNYA DÜZENİ
Birinci Bölüm


Birinci Bölüm:
İkinci Bölüm:
- Millenium Round'da İmzalanacak Anlaşmalar ve Dünya Halkları Üzerinde Yapacağı Yıkıcı Etkiler
- Hedef: Tek Bir Dünya Hükümeti
- “Şirket Vatandaşlığı“
- Kapitalist Sistemin “Sosyal” Kurumları
- Ulus Devlet Bitti, Yaşasın sivil Toplum

Hazırlayan: Gaye Yılmaz - Ekonomist
Türkiye MAİ ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu
DİSK ve Birleşik Metal-İş Sendikası Uluslar arası İlişkiler Uzmanı
Not: Genel-iş Sendikası Tarfından MAİ NEDİR NEDEN KARŞIYIZ ismi ile 5000adet basılmıştır.


“Aslında çok daha hızlı küreselleşebilirdik, fakat iki önemli engelle karşılaştık bu süreçte: demokrasi ve trilyonlarca dolar değerindeki emeklilik fonlarının kamu, yani ulus devletlerin kontrolünde olması. Doğrudan yatırımların veya bir başka deyişle sanayiinin küreselleşmesi için gerekli adımları zaten yıllardan beri kat ediyoruz. Ama artık, bizim için asıl önemli olan, finansal sermayemizi küreselleştirebilmek. Yani Borsalarda işlem gören hisse senetlerimizin prim yapması ve böylece Bilanço varlıklarımızın, sermayelerimizin bilanço değerlerinin giderek daha da büyümesi, büyümesi... Fakat bunun için Borsalara sürekli para girişi yapılması gerekiyor ve bu para da emeklilik fonlarında yatıyor. Bu emeklilik fonları (pension Funds) özel Aracı Kurumların emrine tahsis edilecek olursa, Borsalara kanalize edilecek ve biz daha da zenginleşeceğiz. Diğer yandan, doğrudan yatırımlarımızın küreselleşmesinde de ciddi bir direnç ile karşılaştık: Demokratik Devlet yapıları. Bakın Asya sermayesi nasıl para kazanıyor. Çocuk işçi, kadın emeği, sendika, insan hakları gibi sorunlarla uğraşmıyor Asya sermayesi ve bu yüzden de kar marjları son derece yüksek. Çünkü bu bölgede ve G.Amerika’da dikta yönetimler iş başında. (Bu konuşma yapilirken Asya Krizi henüz patlak vermemişti) Fakat biz Avrupa’da ne yapıyoruz ? Yok işçi hakları, yok sendikal haklar, yok insan hakları, yok sosyal güvenlik katkı payları sonuçta da karlarımız kuşa dönüyor. Demokrasiden vazgeçmek zorundayız. “

1997 yılının Mayıs ayında bir Alman Vakfı tarafından İstanbul The Marmara Otelinin ihtişamlı konferans salonlarından birinde Mercedes-Benz Şirketinin Stuttgartan gelen Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Kurt Lauk tarafından “Küreselleşmenin Nimetleri” (Panelin adı buydu) başlıklı panelde bunlar anlatılırken, ne Dünyada ne de Türkiye’de toplumların MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşması diye bir anlaşmadan haberi yoktu. Oysa bu anlaşmanın müzakereleri 1995 yılında başlatılmış, planları ise yıllar önce yapılmıştı. İkinci Dünya (Paylaşım)savaşı sonrasında Avrupa’nın yeniden ve neredeyse sıfır noktasından başlanarak imar ve inşa edilmesi gereği ortaya çıkınca dünya sermayesi bu yeni ekonomik yapılanmanın hangi temele oturtulacağına karar verebilmek için (aslında kararı çoktan vermişlerdi) bir zirve toplantısı yapmaya karar verdi. Bu toplantı 1944 yılında savaş mağdurlarının değil, onların kurtarıcı meleği pozisyonunda olan Amerika Birleşik Devletlerinin ev sahipliğinde ABD’nin New Hampshire Eyaletinin Bretton Woods kasabasında yapıldı. Toplantıya “Bancor” adını verdiği ve uluslar arası bir takas birliğinin kurulması önerisini de içeren bir planla katılan İngiliz İktisatçı J.M.Keynes’in önerileri kabul edilmezken, ABD Hazine Bakanlığının Baş Danışmanı H.D. White’ın “White Planı” olarak tarihe geçen ekonomik sistem - adeta gücün hegemonyası anlamında- kabul ettirildi. Bu yeni plan IMF (1947)adı ile şöhret yapan Uluslar arası Para Fonu ile Dünya Bankasının kurulmasını (1948) gerektiriyordu. IMF, ulus devletlere “gerekli durumlarda” finansman sağlayacak, Dünya Bankası ise tüm dünya ülkelerinde özel teşebbüsün güçlenmesi için Merkez ve Kalkınma, Yatırım Bankaları üzerinden özel sektörü fonlayacaktı. (Bu çerçevede, mesela Türkiye’de T.Sınai Kalkınma Bankasının kuruluş tarihinin 1950 yılına rastlaması ve kurucuları arasında IFC ve Fidelity gibi iki çok önemli Amerikan Finans kurumunun bulunması ve bu Bankanın yıllarca Dünya Bankasınca tahsis edilen döviz kredilerini özel sektörü teşvik amacıyla dağıtması, yerel düzeyde alınan kararlar ya da tesadüfler değil, tamamen Bretton Woods Konferansında çizilen rota doğrultusundadır.)

Bu arada savaş sonrasındaki politik ve coğrafi manzara da ciddi değişiklikler göstermiş, dünya sermayesini -istemeden de olsa- bazı sosyo-ekonomik kararlar almaya zorlamıştı. 1917 yılında Bolşeviklerin isyanı ile tercihini Sosyalist rejimden yana kullanan Rusya bu paylaşım savaşı sonrasında sınırlarını orta Avrupa’ya kadar genişletmiş, hatta Almanya’nın iç kısımlarına kadar geldiği için Berlin kenti bir duvar ile ikiye bölünmüştü. Aslında bölünen yalnızca Almanya değildi, siyasi ve sosyal alanda koskoca Avrupa ikiye bölünmüştü. İşte bir anlamda sosyalist sistemin sınırlarının Avrupa içlerine kadar gelip dayandığı bu durum yüzündendir ki dünya sermayesinin yüreğini bir korkudur sardı. Sermayenin önünde iki seçenek vardı: Ya anti-demokratik, emperyalist ve tümüyle sömürüye dayalı sistemine devam edecek ve muhtemelen bütün Avrupa’nın sosyalizme geçmesine seyirci kalacak, ya da Avrupa’da tüm dünyanın imreneceği, göreceli de olsa demokratik, eşit, paylaşımcı bir sosyal devlet anlayışını inşa edeceklerdi. İkinci yolu seçtikleri taktirde hasımlarına kapitalist sistemin ne kadar adil, eşitlikçi ve demokratik olduğunu göstererek Sosyalist Blok halklarının aklini çelmekle kalmayacak, bir yandan da kapitalist Avrupa halklarının aklinin ve gözünün sosyalist sistemde kalmamasını sağlamış olacaklardı.

 

  En Alt Gelir Grubu       En Yüksek Gelir Grubu  
Yıl (ilk %20) 2. %20 3. %20 4. %20 5.%20 En Üstteki % 5
1994 4.2 10 15.7 23.3 46.9 20.1
1990 4.6 10.8 16.6 23.8 44.3 17.4
1980 5.2 11.5 17.5 24.3 41.5 15.3
1970 5.5 12.2 17.6 23.8 40.9 15.6
1960 4.8 12.2 17.8 24.0 41.3 15.9
1950 4.5 12.0 17.4 23.4 42.7 17.3
1935 4.1 9.2 14.1 20.9 51.7 26.5

Tablo 1. Amerika Birleşik Devletlerinde gelir paylaşımını gösterir tablo
(Kaynak : U.S. Bureau of Census)

Küresel ekonominin mimarları belli bir süre için karlarının azalmasına göz yummalarını gerektirecek bu kararlarını özellikle Sosyalizm tehdidi altında olan Avrupa ile A.B.D’de hayata geçirmeye karar verdiler. Yıllar itibarıyla gelir dağılımına bakıldığında (Bkz. Tablo 1.), özellikle ABD’nin piramidin tepesindeki %5’lik grubunun toplam gelirden aldığı paylarda 1935-1950 ve 1980-1995 dönemlerinde meydana gelen çarpıcı değişimler sermayenin bu uygulaması ile siyasi süreç arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olduğunu çok açık bir şekilde göstermektedir.

Üstelik bu uygulama sayesinde sosyal devletin nimetlerinden yine en fazla yararlanacak olan da yine kapitalist sistem olacaktı: Öyle ya, sanayie gereken alt yapı yatırımları (Ulaşım, Enerji, İletişim, Bankacılık v.b) muazzam harcamaları gerektiriyordu ve bu harcamaları halkın sırtından (vergiler !) Devletlere yaptırmak ve daha sonra özelleştirme adı altında el koymak çok daha karlı olacaktı. Bir yandan kollektivizm rüzgarları, diğer yandan 1930’lu yıllarda, dünya ekonomik buhranından (1929) hemen sonra, merkantilizm döneminden itibaren alevlenmiş olan serbest piyasa ekonomisinin(Liberalist ekonomik sistem) gözden düşmesi ile birlikte zaten başlatılmış ve savaşla yarım kalmış “Sosyal Devlet”, “Devletçilik” gibi ilkeler bu planın uygulamasını daha da kolaylaştırdı. Ve bu tatlı rüya uzun yıllar devam etti. Ancak Avrupa halkı bu ayrıcalığını sanayi devrimini birebir yaşamış bir toplum olmak, bedel ödemiş olmak (sanki dünyadaki diğer emekçiler, çocuk işçiler , köle işçiler bedel ödemiyorlarmış gibi) v.b öğelerle süsleyerek, sadece kendi başarısı olarak algılamayı tercih etti, daha doğrusu madalyonun yalnızca kendisine gösterilen yüzü ile yetindi ve bu nedenle yaşananlara karşı mücadele etme gereği görmedi, göremedi.

Bu dönemde Avrupa ülkelerinde çok köklü değişimler yaşandı. Mesela Belçika’da 3 Altın Kural adıyla tarihe geçen ve üretimden elde edilen kazancın eşit olarak üçe bölünmesi ve her bir payın Devlet, işçi ve sermaye arasında paylaşılmasına dayalı bir gelir dağılım şeması savaştan hemen sonra hayata geçirildi. Bu sosyal şemanın güçlenmesi, Avrupa Devletlerinin hızlı ve sağlıklı bir büyüme sürecine girişinin bir diğer dinamosunu da NATO oluşturdu. Savaş sonrası kurulan bu askeri paktın üyeleri kendi aralarında bir saldırmazlık anlaşmasına gittikleri için, özellikle SSCB’ne siniri olmayan ülkeler ile NATO üyesi ülkelerle sınırdaş olanların militarist harcamalara büyük paylar ayırmasına gerek kalmadı.

Bretton Woods Konferansının bir başka önemli fakat çok iyi bilinmeyen sonucu ise GATT-Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşmasının (1947) imzalanması oldu. Dünya sermayesi bu anlaşma çerçevesinde düzenlediği çeşitli raundlar (Anlaşmalar Turu) üzerinden ve IMF-Dünya Bankasının da yardımı ile ülke ekonomilerine başlangıçta özellikle gümrük vergileri alanında olmak üzere müdahale etmeye ve yön vermeye başladı. İlk gümrük indirim anlaşması 1949 yılında Fransa’da imzalandı. Bunu 1951 İngiltere, 1956 Cenevre, 1960-1962’de yine Cenevre’de imza altına alınan Dillon Raundu, 1962-1967 Kennedy raundu derken, Türkiye 1980 yılının 24 Ocak tarihinde, projesi Turgut Özal’a ait “zannedilen” bir dizi ekonomik kararla yüz yüze geldi. Ülke halkına pırıl pırıl bir gelecek vaad edilirken hazırlanan reçete kolay kabul edilecek cinsten değildi. O dönemde özelleştirme henüz pek bilinmiyordu, bu yüzden yapılan hazırlıkların kimin için ya da ne uğruna olduğunu anlamak, sade vatandaş için pek mümkün değildi. 24 Ocak kararlarının bir bölümü T.C. Anayasasında da önemli değişiklikleri gerektiriyor, 1968 rüzgarı ile hız kazanan işçi hareketinin de küçültülmesi gerekiyordu kararların kazasız belasız hayata geçirilebilmesi için. Bu gerekliliklerin siyasi iktidarlar üzerinden gerçekleştirilebilmesi ise pek olası görünmüyordu. Sağ-sol öğrenci grupları arasında provakasyonların da yardımı ile tırmandırılan terör 12 Eylül 1980 Askeri Darbesini hazırladı ve 24 Ocak 1980 kararlarının gerekleri, siyasi kaygılardan tamamen uzak bir ortamda, sorunsuz bir şekilde yerine getirildi. İşte Turgut Özal’ın marifeti zannedilen bu gelişmeler ve ülkenin serbest piyasa ekonomisine geçişinin yerelde alınan kararlar ile hiçbir ilgisi yoktu ve bu karar Dünya Sermayesi tarafından, 1973-1979 yılları arasında gerçekleştirilen bir başka anlaşmalar turunda “Tokyo Raundu”nda alınmıştı. 6 yıl süren bu anlaşmalar turunda yapılması karara bağlanan anlaşmalar arasında Hükümetler tarafından yapılan satın almalar, Gümrük vergileri, ihracat destekleri, Anti-damping yasası, ortak standartların belirlenmesi ve ithalatın belgelendirilmesinin de içinde bulunduğu bir dizi ekonomik liberalizasyon adımı bulunuyordu. Alınan bu kararların temelde tek bir hedefi vardı: Devletin sosyal boyutlarını budamak ve sermayeye daha geniş bir oyun alanı sunmak. İşte “Türk Lirasını “convertible” yani dünyanın bütün ülkelerinde geçerli ve hatta değerli bir para konumuna getiriyoruz” diyerek Türk Parasını Koruma Kanununda yapılan önemli değişiklik (Oysa TL, bugün kendi ülkemizde bile neredeyse geçmeyen bir akçe durumunda), Yabancı Sermaye Yasasında yapılan başka bir değişiklik ile dünya sermayesine tanınan ayrıcalık ve avantajların kapsamının genişletilmesi, Madencilik yasası çıkarılarak yer altı kaynaklarının yerli ve yabancı yatırımcılara satılabilirliğinin önünün açılması, “para ve sermaye piyasalarımızı uygar devletler düzeyine çıkaracağız” söylemleri ile SPK-Sermaye Piyasası Kurulu ve İMKB-İstanbul Menkul Kıymetler Borsasının kurulması ve bugün sanki apayrı bir alanmış gibi sunulan RANT EKONOMİSİNİN temelleri atılarak hem yapay krizlere ortam hazırlanması ve hem de ranta aktarılan kaynakların sonucunda yatırım ve üretimin de gerilemesi ile birlikte işsizliğin ve örgütsüzlüğün artması, SPK’nın kurulması ve yabancı sermaye teşvik yasasının değiştirilmesi sonrasında yabancı döviz cinsleri üzerinde spekülasyona izin verilmesi, mevcut çeşitli menkul kıymetlerin 2. El piyasalarının da yasal zemine oturtulması ile birlikte Devletin borçlanabilme yetisinin zora sokulması ve iç borçların, ardından da dış borçların inanılmaz ölçüde büyümesi, Bankacılık alanında Kredi Kartlarının devreye sokulması ve gereksiz tüketimin medya ve reklamlar yardımıyla körüklenmesi, Eğitim sisteminde ulusal ilke ve normlar terk edilerek özel eğitimin teşvik edilmesi ve Devlet eğitim kurumlarının gerek öğretmenlerin gelir düzeyi geriletilerek ve gerekse eğitime ayrılan bütçe ödenekleri kısıtlanarak güçsüz, işlevsiz bir konuma itilmesi, aynı taktiklerin Devletin asli görevleri arasında yer alan parasız sağlık alanında da kullanılması suretiyle doktorların TÜCCAR, hastalarınsa MÜŞTERİ olmasının sağlanması aslında tümüyle Dünya sermayesi tarafından alınan kararların hayata geçirilmesinden başka bir şey değildi.

 

YILLAR BÜTÇE BÜYÜKLÜĞÜ Milyar (TL) YATIRIM ÖDENEĞİ %
1960 7.6 33.6
1970 29.8 23.3
1980 1148 19.1
1990 68.354 14.4
1991 132.401 14.3
1992 225.398 14.5
1993 490.438 11.7
1994 902.454 8.5
1995 1.724.194 5.9
1996 3.961.308 6.4
1997 8.050.252 7.9
1998 15.835.376 6.4
1999(*) 19.802.214 4.2

(*) 1999 YILI İLK 9 AYLIK BÜTÇE RAKAMLARINI YANSITMAKTADIR
Tablo 2. Yıllar itibarıyla Türkiye bütçesinden yatırımlara ayrılan pay ( Kaynak T.C. Maliye Bakanlığı verileri)

Halkın belli bir bölümü ise neredeyse “TÜKETİYORUM O HALDE VARIM” felsefesini benimsedi. Ürünler markaları ile ifade edilmeye , markalar statüleri belirlemeye başladı. Toplam Kalite Yönetimi, Kalite Çemberi gibi kavramlar dünya ile birlikte Türkiye'de de konuşulmaya tartışılmaya başlandı. Sermaye bir yandan üretimi reorganize ederken, diğer yandan tüketimi de yeniden düzenlemeyi ihmal etmiyordu. Üretim alanında işgücü maliyetlerinin asgariye indirilmesi ve üretim sürecindeki hata paylarının minimize edilmesi amacıyla Toplam Kalite Yönetimi ve Kalite Çemberleri anlayışları mevcut sisteme entegre edildi. Ama bu yeni oluşumun en temel hedefi “KURUM KÜLTÜRܔ adı altında emekçileri Sendikal yapılardan soğutmak ve tamamen Şirkete bağlı, bağımlı bireyler yaratmaktı. “Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığı ile hareket eden dünya sermayesi teknolojik eğitim verdiği işçi gruplarını (çekirdek işçi), çoğunluğu oluşturan işsizler ve düz-yani kalifiye olmayan işçi gruplarından kopardı ve hatta bu grupları birbirine karşıt konuma getirmeyi bile başardı. Kalifiye özellik taşıyanlara “Teknik Kadrolar” denilmek suretiyle farklı bir statü kazandırıldı ve özellikle gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerdeki teknik kadrolar önce Şirket Yönetimlerine yakınlaştırılmak suretiyle ardından sendikasızlaştırıldı. 1980 yılında yapılan Askeri darbeyi takiben değiştirilen Anayasa (1982) Sendikalaşma önüne ciddi engeller getirdiği için geri kalan emekçilerin örgütlenmesi daha da zorlaştırıldı. Finans piyasalarının gelişmesiyle paralel olarak artan işsizlik örgütlenme özgürlüğü ve ücret düzeyleri üzerinde muazzam bir baskı oluşturdu. Sendika üyesi olmanın bedeli, işsiz bırakmak suretiyle en ağır biçimde ödetiliyordu. Ve bu trend ne gariptir ki demokrat diye bilinen ayrıcalıklı dünyada da aynı şekilde yaşanıyordu. Söz konusu dönemde İngiltere’de Demir Leydi “Margret Teatcher” iş başındaydı ve İngilizler “ÖZELLEŞTİRME” ile tanışmak zorunda bırakılmıştı. Uçaklardan yağdırılan özelleştirme broşürleri İngiliz halkını ikna etmede kullanılırken, ürün kalitesinin azalacağı, fiyatların artacağı, ürün sürekliliğinin risk altına gireceği ve hepsinden daha önemlisi on binlerce kişinin işten çıkarılması sonucunda İngiliz İşçi Hareketinin zayıflatılacağı kimsenin aklına bile gelmedi. Amerika’da da durum pek farklı sayılmazdı. Dönem Ronald Reagan dönemiydi ve en liberal olan kazanıyordu.

1988 yılına gelindiğinde Türkiye bu kez bir başka çok taraflı anlaşmaya imza atıyor, daha doğrusu Çok Uluslu Şirketlerin ülkedeki yatırımları ile bağlantılı olarak karşılaşabilecekleri gayrı ticari risklerin karşılanması amacıyla kurulan bir Sigorta Şirketine ortak oluyordu. Kısa adı MIGA olan Çok Taraflı Yatırım Garanti Kuruluşu Sözleşmesinin Önsöz bölümünde ise aslında ülke halkının hiç yabancı olmadığı tümceler bir kez daha tekrar ediliyordu : “İşbu Sözleşmeye taraf olan Devletler, Ekonomik kalkınma için uluslar arası işbirliğinin güçlendirilmesi ve genelde yabancı yatırımın ve bilhassa özel yabancı yatırımın bu tür kalkınmaya katkısının teşvik edilmesi ihtiyacını göz önüne alarak, Kalkınmakta olan ülkelere yabancı yatırım akışının, gayrı ticari risklere ilişkin tereddütlerin giderilmesiyle kolaylaşacağını ve daha da teşvik edileceğini kabul ederek, yabancı yatırımların adil ve kalıcı standartlarla muamele görmesi temel alınarak, kalkınmakta olan ülkelerin kalkınma ihtiyaçları, politikaları ve hedefleriyle tutarlı koşullarla verimli amaçlara yönelik sermaye ve teknoloji akımını arttırmayı amaçlayarak ve ....” Bu taahhütler ne ilkti ve ne de son olacaktı (1999 yazında kamu oyunda tartışılan uluslar arası tahkim ve ilgili anayasa hükümlerinin değiştirilmesi girişimi sırasında da bu argümanlar konuldu toplumun önüne) Oysa MIGA anlaşması gerçekte tamamen bir Sigorta Şirketiydi. Ulusötesi Şirketler ticari olmayan risklere karşı sigorta ediliyor, sigorta poliçesi de Türkiye halkına ödettiriliyordu.

Tokyo Raundunun sancıları süre dursun, sermaye elbette boş durmuyordu. 1986 yılında başlayıp; 1994 yılında Fas’ın Marakeş şehrinde yapılan anlaşma ile son bulan Uruguay Raundu başlatılmış olan bu sürecin sağlıklı ve hiçbir ödün verilmeksizin sürdürülmesini hedefliyordu. Uruguay turunun ilk aşamasında Tarımsal desteklerin azaltılması, Hizmetin bir meta gibi ticaret ve GATT kapsamına alınması (GATS anlaşması ile) ve patent, telif v.b. zihinsel iyelik haklarının da (TRIPs anlaşması ile) GATT çerçevesine dahil edilmesi karara bağlandı. Bu arada 1980’li yılların başında Uluslar arası para fonu IMF de üzerine düşeni yaparak, borçlu ülkelerden faiz ödemelerini talep etmek suretiyle liberalizasyon yanlılarının ekmeğine yağ sürmeyi ihmal etmedi. Devletlere küçülmekten daha doğrusu “sosyal devlet” ilkesinden vazgeçmekten başka hiçbir alternatif tanınmıyordu. Türkiye de ise Dış borç geri ödemelerindeki bu olumsuz gelişme ve Güney Doğu’da şiddetlenen “Düşük Yoğunluklu Çatışma”nın ülke ekonomisine yaptığı ağır baskı Hükümetleri iç piyasada borçlanmaya itiyor, iç borçlanma için avuç açılan yerli sermaye de bu furyada kozunu en iyi şekilde oynayarak enflasyonun çok üzerinde bir faiz almadıkça Hükümetleri fonlamıyordu. Bu durum yüksek faiz, yüksek enflasyon, yüksek bütçe açıklarından oluşan bir kısır döngü ve kronik istikrarsızlık yarattı, sonuçta da özelleştirmeye karşı yükselen seslerin susturulmasında bir araç gibi kullanıldı.

Kapitalist sistemin küreselleşmeye zemin hazırlamayı amaçlayan ve bitmeyen raundları toplumları sürekli olarak yeni sorunlarla boğuşmak zorunda bırakırken, bir yandan da Bölgeselleşme eğilimlerine hız kazandırılmış, bölgeler arası ciddi bir rekabet varmış gibi bir görüntü verilerek, yeni dayatmaların toplumlara daha kolay kabul ettirilmesi için gerekli adımlar atılıyordu. Bu adımların ilki 1950’li yıllara denk düşen (1957) ve o dönemdeki adi AET-Avrupa Ekonomik Topluluğu (Roma Antlaşması) olan kıtasal ekonomik entegrasyon sürecinin başlatılmasıydı. Başlangıçta Avrupa ekonomisini sağlamlaştırmak, dünyadaki rekabete dayanıklı bir konuma getirmek ve Avrupa kıtasında refahı daha da artırmak gibi söylemlerle yola çıkıldı. Başta Almanya, Fransa ve İngiltere olmak üzere Kıtanın ekonomik açıdan güçlü ülkeleri, ardından sıra ile diğerlerinin de katılımıyla bugün 15 üyeli Avrupa Topluluğunu oluşturdu. Avrupa Ekonomik Topluluğu 1957 yılında, ilk kez 1951(çelik) 1952 (kömür) yıllarında ECSC- Avrupa Kömür ve Çelik Birliği adı altında başlatılan bölgeselleşme adımı sonrasında hayata geçirildi. Planın ikinci aşamasında ise Parasal Birlik vardı. (EURO-1. Aşaması 1999 yılı Ocak ayında yürürlüğe konuldu). Bu çerçevede tek bir Avrupa Merkez Bankası kurulacak, tüm parasal kararlar bu makam tarafından alınacaktı. Aslında bu süreçte başlatılan uygulamalar ilerleyen süreçte, halkların karşısına “Egemenliğinizi yıllar önce Avrupa Birliğini kabul ettiğinizde kaybettiniz” denerek çıkarılacak ve ardından diğer tavizlerin koparılması da kolaylaşacaktı. Bu süreçte Avrupa halklarının kazanımlarını kısıtlayan, sosyal güvenlik sistemlerinin tehlikeye düşmesine neden olan, işsizliği kışkırtarak Avrupa Sendikalarını boyun eğer konuma iten en temel adım Maastricht Anlaşması oldu. Bu anlaşma gereğince ve Avrupa Para Birliği içersinde yer almanın ön koşulu olarak Birliğe üye ülkelerden ilk etapta 11 tanesi (İngiltere dışındaki güçlü Avrupa ülkelerini de içermek koşuluyla) bütçe açıklarını GSMH’larının %3’üne çekmeye zorlandı. Makro ekonomik disiplin adi altında, üstelik oldukça kısa bir süre içinde sağlanması şart koşulan bu kriter, bu güçlü ülke Hükümetlerini Devlet yapılarını küçültmeye (açıklarını azaltabilmek için) ve sosyal harcamalarını kısıtlamaya zorladı. Kitlesel işten çıkarmalar, özelleştirmeler bu süreçte daha da hızlandırıldı. Derken, feryatlar yükselmeye başladı kıta Avrupa’sından: Sosyal Devlet iflas etmiştir, Sosyal Güvenlik Sistemleri devletlerin sırtında bir kambur haline gelmiştir, sosyal harcamalar azaltılmak zorunda vb. Bu arada egemen medya da boş durmuyor, kendine düşen görevi en iyi şekilde, canla başla yerine getiriyordu. Nisan 1997 tarihinde Times dergisinin kapağı bile bu konuya ayrılmak suretiyle, “ Avrupa “X” kuşağı geleceğinden endişe duyduğu için Avrupa Borsalarına hücum ediyor “denerek herkesin içine korku salınmak ve güvensizlik yaratılmak hedefleniyordu. “X” kuşağı dedikleri 20 ila 35 yaşlarında, emekliliğine daha çok uzun yıllar olan, Avrupa için genç sayılabilecek kesimdi. Halklara anlatılmak istenen ise, Avrupa halkının ölüm yaşının çok arttığı (utanmasalar, yaşlılar bir türlü ölmek bilmiyor diyecekler) bu nedenle bundan sonrasında çalışabilir durumdaki genç nüfusun yaşlıları fonlamak için çalışmak zorunda olacağı ve böyle giderse gençlerin asla emekli olamayacaklarıydı. Bu abartılı söylemlerin ardında ise, geleneksel olarak riskli yatırımlara sıcak bakmayan(*) Avrupa toplumunu Borsalara ısındırmak, ardından da “bakın sosyal sisteminiz artık size bakamıyor, siz gelin geleceğinizi Finans Piyasaları üzerinden garanti edin” hedefi yatıyordu.

(*) Avrupa finans piyasaları uzun yıllardan beri kıtaya egemen olan Alman ekolünün (temelde Mevduat Bankacılığına dayalı) etkisi altında olduğu için, genellikle riskli, hisse senedi ya da türev piyasaları ürünleri olarak bilinen forward, swaps, futures & options gibi finans ürünlerine uzak durmuş, bu nedenle de Avrupa’nın dünya altın külçe ve tahıl fiyatlarının belirlendiği Londra Borsaları dışında kalan piyasaları istenen ölçüde gelişememiştir.

1994 yılına gelindiğinde dünya sermayesi artık GATT anlaşmasının kendilerine küçük geldiğini, acilen bir Örgüt kurmaları gerektiğini (sanki ICC Uluslar arası Ticaret Odası, OECD Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı, IMF Uluslar arası Para Fonu, Dünya Bankası v.b. kurumlar yetmiyormuş ve bunlar sermayenin örgütleri değillermiş gibi) ileri sürerek GATT’ın tüm kapsamı ile aktarılacağı ve buna ilaveten yeni yetki ve prosedürlerle donatılacak, Küresel bir Örgüt kurmaya karar verdi Uruguay Raundunun son aşaması olan Marakeş anlaşması ile. Bu Örgütün adı Dünya Ticaret Örgütü (WTO-World Trade Organisation) olacaktı ve hedefi tüm dünya ekonomisinin iplerinin dünyadaki en güçlü sermaye gruplarının eline verilmesiydi.

“İddia ediyorum ki önümüzdeki 100 yılda bizim bildiğimiz Ulus Devletçiliğin modası geçecek ve tüm Devletler tek bir küresel otoriteyi kabul edecekler. Böylece 20. Yüzyıl ortalarında benimsenen hedef “Dünya Vatandaşlığı” da gerçekleştirilmiş olacak. Ulusal egemenlik, ve bağımsızlık gibi kavramlar yeni dünya düzenine yakışmayan, ağdalı, abartılı kavramlar olacak. Bütün Devletler aslında birer sosyal düzenlemeden ibarettir ve gerçekte tüm devletler geçici ve yapay oluşumlardır. GATT’ın ardından oluşturulan Dünya Ticaret Örgütü sınırsız bir dünyanın polisliğini üstlenecek ve üye ülkelerin iç olaylarına bile müdahale edebilecek bir güce sahip olacaktır. (Strobe Talbot tarafından, The Time dergisinde yayınlanan “küresel devletin doğuşu” başlıklı makaleden-ABD)

Evet, Cenevre gölünün kıyısındaki 1920’lerden kalma muhteşem binanın (WTO Genel Merkezi) iç bölmelerinde ve genellikle kapalı kapılar ardında tartışılacak konular, tüm dünyanın tek bir sömürü merkezi haline getirilmesinin temellerini oluşturacaktı. Ya da Londra Sunday-Independent’da yayınlandığı şekilde ifade etmek gerekirse

“ Tüm Hükümetlerden daha yetkili, kararları her an yaşamımızı derinden etkileyen, yiyecek seçimimize bile müdahale edebilen (Tarım desteklemelerinin azaltılmasını emreden Uruguay Raundu anlaşmaları), dünyanın en güçlü demokratik Hükümetlerinin onayladığı yasaları bile geçersiz sayabilen (WTO-Uluslar arası Tahkim mekanizması), ticaret savaşlarını başlatma gücüne sahip (AB ve ABD arasında yaşanan hormonlu et savaşı), dünya uluslarınca imzalanmış uluslar arası anlaşmaları bile yok sayabilen (Mayıs 1999’da Türkiye’nin Hindistan’a karşı kaybettiği Tahkim davasında, Türkiye Gümrük Birliği üyesi olmasından kaynaklanan haklarını kullandığı için mahkum edildi) bu Örgüt (WTO) Kosova’daki onca başarısına rağmen NATO değil, zayıf ve fonlardan mahrum edilen Birleşmiş Milletler hiç değil, ülke ekonomilerini verdiği direktiflerle sermayenin istediği yöne çekme gücünü elinde bulunduran IMF bile değil. Cenevre gölü kıyısında, Mont Blanc’ın eşsiz büyülü manzarası eşliğinde uzanan, botanik bahçesini andıran muhteşem bahçelerle çevrili bir mekanda çalışan bu Örgüt, yukarıda sayılanlardan çok daha az tanınan ama hepsinden daha güçlü ve nüfuzlu olan Dünya Ticaret Örgütü-WTO’dan başkası değil. WTO’nun tek hedefi dünya ekonomi ve ticaretini kuralsız, tek taraflı ve sadece güçlü şirketlere yarar sağlayan bir mekanizmaya dönüştürmek.”

Şimdi bu detaylandırmaları biraz daha ileriye bırakıp, 1994 yılında Örgütün kurulmasından hemen sonraki sürece bir göz atmakta yarar var. 1995 yılında Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı-OECD içersinde bir dizi ve son derece gizli çalışma başlatıldı. Bu hummalı faaliyet küresel sermayeye tek tip bir anayasa hazırlamak ve tüm ulus devletleri bu anayasada yazili kurallara uymaya mecbur edecek hükümleri vazetmek içindi. Anlaşmanın adi Çok taraflı Yatırım Anlaşması - MAI (Multilateral Agreement on Investment) idi.

Peki , Dünyaya egemen tek bir güç haline gelmek isteyen dev, ulus ötesi tekeller neden böyle bir anlaşmanın hazırlığını toplumlardan gizleme gereği duymuşlardı ve neden böyle bir anlaşmayı daha önceki yıllarda yapmayı düşünmemişlerdi? Bu soruların net cevapları anlaşma hükümlerinin satir aralarında ve siyasi tarihte gizleniyor.

Özellikle 1929 Dünya Ekonomik krizi sonrasında liberalizmin toplumlar nezdinde gözden düşmesi ve ardından da II. Dünya savaşı sonrasında SSCB korkusu ile Sosyal Devlete sarılan sermaye, 1989 yılında Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte artık geçmişte verdiklerini -ve bu kez fazlası ile- geri istiyordu.

Yabancı yatırımcı, gittiği ülkede o ülke yurttaşlarının sahip olduğu haklara eşit veya daha fazla hak ve yetkiler talep edebilecek.

Bu hüküm ile gerek vergilendirme, gerek idari işlemler ve gerekse yatırım yapılan ülkenin kendi iç işleyiş prosedürleri düzeyinde geniş hak ve yetkilere sahip olmayı talep eden sermaye sahipleri, bununla da yetinmiyor ve yapılan yatırımla bağlantılı olarak bu ülkeye giriş yapan bütün yabancılar için aynı statünün verilmesini şart koşuyor.

En Çok Kayrılan Ülkelere tanınan tüm ayrıcalıklar MAI sonrasında, anlaşmaya taraf olan bütün yabancı ülkelerin yatırımcıları ile bu ülkelerde yatırımı bulunan ve aslında MAI’ye taraf olmayan ülkelerin yatırımcılarına da tanınmak zorunda olacak.

Çeşitli siyasi, ekonomik ve sosyal nedenlerden ötürü, geçmişte belli ülkelere tanınan ekonomik ve siyasi imtiyazların bu hükümle birlikte artık tüm yabancı yatırımcılara tanınması isteniyor.

“Yatırım” tanımı, içersine portföy yatırımları ve zihinsel iyelik hakları (patent-telif) nı da alacak kadar geniş tutulacak.

Doğrudan yatırımlar için elde edeceği avantajları Finans sermayesi ve tekelleşmelerini sağlayacak patent ve telif hakları için de kullanmak isteyen dünya sermayesi bu hükmün de anlaşmada yer almasını sağlıyor.

Yabancı yatırımcı, gittiği ülkede emek standartlarına, çevre yasalarına uymak ya da belli düzeyde iş olanağı yaratmak, ihracata katkıda bulunmak, GSMH’ya katkıda bulunmak, üretim sürecinde yerli girdi kullanmak, teknoloji transferinde bulunmak gibi kısıtlamalara tabi tutulamayacak.

Performans Gerekleri başlığı ile hazırlanan bu hükümle sermaye kendisi için dikensiz bir gül bahçesi talep ediyor. Özellikle yüksek teknolojiye sahip dünyanın en güçlü şirketlerinin elinde ıskartaya çıkan 3. ve 4. derecedeki deki eski teknolojilerin 3. dünya ülkelerine sorunsuzca transfer edilebilmesi ve belli kirli üretimlere devam edilebilmesi ve çalışma standartları yüzünden kar marjlarının daralmasına engel olunabilmesi -kısaca belirtmek gerekirse emeğin daha yoğun ve kısıtsız bir biçimde sömürülebilmesi- için var olan bütün ön koşulları kaldırmayı hedefleyen şirketler bu hüküm ile amaçlarına ulaşıyorlar.

Yabancı yatırımcılar yatırımları ile ilgili her kademedeki elemanı, istedikleri ülkeden yatırım yapacakları ülkeye getirebilecekler. Bu kişiler ulus devletin vatandaşı ile eşit haklara sahip olacak ve eşleri için ulus devletlerin iş ayarlaması gerekecek.

Bu hükümle, dünyanın en ucuz iş gücünün bulunduğu ülkelerden eleman toplayıp, yatırımlarında kullanabilmeyi talep eden sermaye muhtemelen sanayileşmiş ülkelerdeki işsizleri de kendi ülkelerinde daha yüksek standartlarda istihdam etmek yerine yoksul ülkelerde çok daha düşük standartlara razı olmaya zorlayacak gibi görünüyor.

Her türlü Kamulaştırma, Dolaylı Kamulaştırma veya kamulaştırma ya da dolaylı kamulaştırmaya benzer sonuç yaratabilecek her türlü devlet girişimi yasaklanıyor.

Dev ulus ötesi tekeller bu hükümle, karlılıkları önündeki tüm engelleri kaldırmayı ve kamu kuruluşlarını özelleştirmeyi planlıyorlar. Bu hükme göre Devlet tarafından belirlenen asgari ücret sistemi, Devlet tarafından kontrol edilen, yönetilen ve işverenleri de belli bir katkı payı ödemeye mecbur eden sosyal güvenlik sistemi, Devlet tarafından belirlenen vergiler, Devlet okullarında sağlanan parasız eğitim ile Devlet hastanelerinde verilen parasız sağlık hizmetlerinin tümü “kamulaştırmaya benzer sonuç yarattıkları” gerekçesine dayanılarak ya tamamen kaldırılmak ya da özelleştirilmek isteniyor.

Uyuşmazlıkların çözümü için Uluslar arası Tahkim Kurullarına gidilecek ve Şirketler Devletleri dava edebileceği halde, Devletler Şirketleri Uluslar arası Tahkimde yargılatma hakkına sahip olmayacak.

Oyunun bütün kurallarını tek taraflı sadece kendi yararına ve bunun dışında kalan tüm kesimlerin zararına olmak koşulu ile tek başına belirleyen ulus ötesi dev şirketler kendi hukuklarını da kendileri belirlemek suretiyle Ulusal Hukuk sistemlerini ve Devletlerin egemenlik haklarını devre dışı bırakıyor bu hükümle.

Her türlü sivil itaatsizlik, grev, tüketici boykotları v.b. toplumsal demokratik hareketler Ulus Devletler tarafından engellenecek. Aksi taktirde U.Devletler Şirketler tarafından tek taraflı olarak belirlenecek bir tazminat tutarını ödemekle yükümlü olacaklar.

Devlet mekanizmalarını tümüyle bir jandarma pozisyonuna getirmek ve olabilecek muhtemel halk tepkilerini Devlet eliyle (kendileri muhatap olmaksızın) bastırmak isteyen Şirketler , bu isteklerini yüklü tazminatlar talep ederek sigorta ettiriyorlar.

Evet, bütün bu akıl almaz hükümler 1995-1997 arasında 2 yılı aşkın bir süre gizlilik içersinde görüşüldü, olgunlaştırıldı. Fakat bazı hükümlerde ulus devletlerin temsil heyetleri arasında uzlaşmazlıklar çıktı bu süreçte. Örneğin Fransa, egemenlik hakkının elinden alınacağını savunarak bazı maddelere karşı çıktı. Bu karşı çıkış, müzakerelerin -gizli bir el tarafından- Fransız kamu oyuna sızdırılmasına yol açınca MAI deşifre oldu.

Henüz ne kadar tehlikeli olduğu bile tam olarak bilinmeyen anlaşma ile ilgili söylentiler 1997 yılının ikinci yarısında kulaktan kulağa yayılarak ABD’ne kadar ulaştığında dünyada MAI karşıtı bir muhalefet de yavaş yavaş olgunlaşmaya başlamıştı. Amerika’da başını Public Citizen ve Friends of the Earth isimli iki güçlü sivil toplum kuruluşunun çektiği bir halk hareketi anlaşma metnine ulaşmayı başarınca felaketin yüzü daha bir berraklaştı ve dünyadaki muhaliflerin sayısı da hızla artmaya başladı. Bu süreçte Türkiye’de de T..MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu isimli bir oluşum başlatıldı. İçersinde sayıları 40’ı bulan çeşitli işçi ve memur sendikaları, mimar, mühendis ve diğer meslek odaları, çevre ve tüketici derneklerinin bulunduğu bu grup 1.5 yıldır faaliyetlerini dünyadaki MAI karşıtı koalisyonla koordineli bir şekilde sürdürüyor ve uluslar arası strateji toplantılarına, atölye çalışmalarına da katılarak elde edilen bilgileri Türkiye toplumuna ulaştırmaya çalışıyor.

MAI’nin deşifre olması sonrasında 29 ülkenin üye olduğu OECD'de 19-20 Ekim 1998 tarihlerinde yapılması planlanan nihai toplantıdan 5 gün önce 14 Ekim 1998 tarihinde Fransa Başbakanı Jospin, Fransa’nın OECD’deki MAI müzakerelerinden çekildiğini açıkladı. Jospin, bu açıklamayı yaparken bu kadar önemli bir anlaşmanın sadece 29 ülke arasında imzalanması yerine örneğin WTO gibi çok daha güçlü üstelik çok daha fazla üyeye sahip bir örgüt tarafindan yapılmasını daha doğru bulduklarını sözlerine eklemeyi de ihmal etmedi. Tüzüğü gereği sadece tek bir ülkenin bile müzakerelerden çekilmesi OECD’yi anlaşma imzalayamayacağı zor bir duruma sokunca ve bir de dünyanın çeşitli ülkelerinden STK’ların Paris’teki OECD merkezi önünde ses getiren eylemler yapması sonucunda 19-20 Ekim 1998 tarihlerinde planlanan 2 günlük toplantı 1 saat içersinde bitirilmek zorunda kalındı. Birinci raundu dünya toplumları kazanmıştı, ya da birinci raundu sermaye kaybetmişti, peki ya bundan sonra neler olacaktı?

MAI anlaşması 1995 yılında ilk kez OECD’de tartışılmaya başlandıktan 1 yıl sonra 1996 yılında , çiçeği burnunda henüz yeni kurulmuş olan Dünya Ticaret Örgütü-WTO’da da bu kez MIA-Yatırımlar için çok taraflı anlaşma çalışma grubu isimli bir çalışma grubu oluşturuldu. Plana göre, bu grup bütün çalışmalarını OECD’de sürdürülen çalışmalara paralel yürütecek, OECD-MAI’nin başına bir hal gelecek olursa vakit geçirilmeden WTO-MIA devreye sokulacaktı. Akla gelen, başa da gelince hazır plan derhal yürürlüğe kondu ve dünya sermayesinin sözcülüğünü üstlenen çeşitli üst düzey bürokratlar tarafından - başta Avrupa Komisyonu eski Başkanı Sir, Leon Brittan olmak üzere- WTO’nun ne kadar demokratik, adil, eşitlikçi, halklardan yana bir örgüt olduğuna ilişkin duyumlar alınmaya başlandı. Çok geçmeden Millenium Round isimli yeni toplantılar turunun adi duyuldu. Millenium bir yandan bin yıllık bir dönemi ifade ediyor, diğer yandan da mitolojide kıyametten önce ulaşılacağı varsayılan huzur, bolluk, refah dolu bin yıllık bir süreci anlatıyordu. Toplantı gündemine göz atıldığında mutlu azınlık için tamamen doğru olan mitolojik anlam, ne yazık ki dünya halkları için geçerli olamıyordu. Yeni toplantılar turu 30 Kasım-3 Aralık 1999 tarihlerinde WTO’nun 3. Bakanlar Konferansı çerçevesinde başlatılacak, toplantı yeri ise yine ABD’nin bu kez Bretton Woods değil de Seattle kenti olacaktı.

Gündemin detaylarına girmeden önce Dünya Ticaret Örgütünün yapısı ve işleyişine bir göz atmakta yarar var. Örgüt 1994 yılında kuruldu ve halen dünyanın 134 ülkesini kendisine üye yapmayı başarmış durumda. Örgüt içinde kararlar “konsensus” yani fikir birliği esasına göre alınmakta ve bu nedenle bir oy çokluğu ya da her hangi bir demokratik oy sayımı gibi yöntemler izlenememekte. 134 üyesi olmasına rağmen, resmi toplantılarına sadece 30 ila 35 ülkenin katılabildiği Dünya Ticaret Örgütü toplantılarının katılım maliyetleri bir hayli yüksek. Toplantı konularının çok çeşitli olması ülke delegasyonları içersinde fazla sayıda uzmanın bulundurulmasını gerektirmesi, kullanılan dilin özellikle üye ülkelerin yaklaşık dörtte üçü gibi bir çoğunluğunu temsil eden az gelişmiş ülke delegasyonları açısından yabancı dil niteliğine haiz olması, toplantıların bir iki günden çok daha uzun sürelere yayılması ve tüm toplantı katılım harcamalarının ülkelerin kendilerince karşılanmak zorunda olması katılımın çok sınırlı düzeylerde kalmasına yol açıyor. Bazı Afrika ülkeleri birleşerek zaman zaman kendilerini temsilen tek bir delegasyon grubu gönderiyorlar toplantılara. Aslında toplantılara katılan ülkelerin de pek bir kazanımı olamıyor. Çünkü WTO’da en hayati kararlar G7 ülkelerinin gayrı resmi toplantılarda bir araya gelmesi sonucunda oluşturuluyor ve ancak bundan sonra geniş katılımlı resmi toplantılara - adeta göstermelik olarak- taşınıyor. Resmi müzakereler sırasında öne sürülen bir konuya az gelişmiş ülkelerden bir itiraz yöneltildiğinde ise, toplantıya egemen grup derhal bir kahve molası istiyor ve on dakikalık bir süreçte ülke temsilcileri IMF ve Dünya Bankası kredileri kullanılmak suretiyle köşeye sıkıştırılıyor ve bir konsensusa zorlanıyor. Bu duruma verdikleri isim ise “demokrasi”. Dünya Ticaret Örgütüne üye ülkeler arasında yaşanan ticari uyuşmazlıklar Hukuk normları çerçevesinde değil, özel olarak oluşturulan Panel’ler eliyle ve uluslar arası Tahkim Mekanizması adı verilen bir özel sistemle “çözüm” e kavuşturulmak zorunda. Örgütün bu anlamda en sık başvurduğu Tahkim komisyonu ise Dünya Bankası bünyesinde kurulmuş olan ICSID- Yatırım Uyuşmazlıkları Çözümü için Uluslar arası Merkez adi verilen bir tahkim mekanizması. Bu sistem Dünya Bankasınca hazırlanmış bir Yatırım ve Ticaret Uzmanları listesinden belirlenen isimlerle oluşturuluyor. Panel üyelerinde Hukukçu olma şartı bile aranmıyor. Bu sözleşmeye göre “ ICSID’in yerleşim yeri Dünya Bankası Merkezi içinde olacak (md.2) Merkez, bir İdari Konsey ve bir Sekreteryaya sahip olacak ve bir arabulucular ve bir Hakemler Paneli oluşturulacak. (md3) , Dünya Bankası Başkanı otomatik olarak İdari Konsey’in başkanı olacak (md.5) , Her akit devlet her panele kendi vatandaşlarından veya diğer ülke vatandaşlarından 4 kişi atayacak, Başkan ise her bir panele tek başına 10 kişi atayabilecektir (md.13) “ Türkiye’nin de taraf olduğu ICSID Sözleşmesinin 54. Maddesinde ise“ Her üye ülke bu sözleşmeye uygun olarak verilmiş her kararı bağlayıcı kabul edecek ve kararın parasal yükümlülüklerini kendi sınırları içinde kendi devleti mahkemesinin nihai bir kararı gibi yerine getirecektir.” hükmü yer alıyor. Özellikle, uyuşmazlık çözüm sisteminde tesis edilmiş bu “ilahi adalet” i gördükten sonra WTO’nun ne demokratik bir Örgüt olduğu konusunda daha fazla söze gerek kalmıyor. Evet, adı Millenium Round olarak konulan bu seferki anlaşmalar turu, böyle bir Örgütün çatısı altında yapılmak isteniyor.

İkinci Bölüm


sayfanın başına dön
[www.antimai.org] [bültenler] [haberler] [dağarcık] [yayınlar] [iletişim]