Kapitalizmin Kaleleri-II

 

WTO - World Trade Organization

DTÖ - Dünya Ticaret Örgütü

 

B ö l ü m – 4

 

 

Seattle’dan sonra DTÖ şimdi de Katar yolunda

 

Olaylı ve kapitalist sistem açısından başarısız sayılabilecek DTÖ 3. Bakanlar Konferansı (Seattle-20 Kasım-3 Aralık 1999) ardından geçen 2 yıllık süre boyunca dünya, hem bir bin yılı devirip, ikincisine adım attı hem de sistem kaynaklı bunalımların alevleri giderek gelişmiş dünyayı da bunaltmaya başladı. 2001 yılının sonlarına yaklaştığımız, savaş çığlıklarının arttığı son dönemde Cumhuriyet Gazetesi köşe yazarı Ergin Yıldızoğlu tarafından yapılan genel bir ekonomik panaroma analizinde aşağıdaki tespitlere yer veriliyor :

            “Şimdi nerede olmadığımızı biliyoruz. “Yeni Ekonominin harikalar ülkesi” geride kaldı. Nerede olduğumuz da biliyoruz. Burası “çorak ülkedir”, kapitalist ekonominin en az 250 yıllık yasalarının soğuk rüzgarları eser burada. Peki nereye gidiyoruz? İşte bunu bilmiyoruz. Ufukta birikmeye devam eden kara bulutların arkasında ne var, henüz belli değil. Yaz, beklenen iyi haberleri getiremeden bitti. FED[1]yılbaşından bu yana faizleri 7 kez indirdi ama Wall Street Borsası yaz aylarında beklenen toparlanmayı gerçekleştiremedi. Aksine, Dow-Jones Sanayi Endeksi geçen hafta 10.000’in altına düştü, haftayı da %4.5’luk bir gerilemeyle kapattı. NASDAQ[2]Teknoloji Endeksi de yazın bu son haftasında %5.8 oranında düştü. Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Japonya’da Nikkei Endeksi de 1984 yılından bu yana ilk kez 11.000’in altına indi ve yoluna devam etti. Avrupa’da borsalar haftanın ikinci yarısında aynı şiddette olmasa bile aşağı doğru dalgalandılar. Ekonomik haber kuruluşu Bloomberg’e göre Ağustos ayı bittiğinde Avrupa borsalarındaki kağıtların toplam değerinden 368 milyar dolar silinmişti (01/09).

Mali piyasalardaki bu haberlerin arkasında “reel ekonomiye” ilişkin gelişmeler var. Geçen hafta IMF’nin eylül raporu basına sızdı. Wall Street Journal ve Financial Times’ın -nedense- gazetelerinin arka sayfalarına attıkları bu habere göre IMF, dünya ekonomisine ilişkin büyüme projeksiyonunu bu yıl için yüzde 3.2’den 2.8’e ; resmi resesyon sınırı sayılan yüzde 2.5’in çok yakınına çekiyor, 2002 projeksiyonlarını da aynı yönde düzeltmeyi planlıyordu. IMF’ye göre, gelecek yıl ABD ekonomisinde yavaşlama daha da derinleşecekti(30/8). İşte borsalardan gelen haberlerin arkasında, dünya ekonomisindeki bu “neredeyse resesyon” durumu vardı.

İyi de dünya ekonomisinin lokomotifi ABD’nde FED’in faizleri düşürmeye başlayınca borsaların da beklendiği gibi toparlanmaya başlaması gerekmezmiydi? Yoksa yeni bir durum mu var? Wells Capital Management’ın baş yatırım görevlisi James Paulsen’e göre “piyasalar, karlardaki düşmenin durmaya başladığını gösteren bir işaret bekliyor. Henüz bu işaret yok” Merill Lynch’in baş analizcisi Bernstein’a göre “Bugün borsalar için kar oranları faiz oranlarından çok daha önemli”[3].

The New York Times’ın ekonomik yorumcusu Gretchen Morgan’ın “Faiz indirimleri , borçtan boğulmuş ekonomiyi canlandıramaz” saptaması, madalyonun bu yüzündeki resmi tamamlıyor. Şirket borçları ABD’nde Milli Gelirin %85’ine ulaşmış. Kimsenin ne yeni borç alacak, ne de verecek hali yok. Madalyonun öbür yüzünde , ABD’nde son yıllarda ekonomiyi ayakta tutan tüketici talebinin , hem de faiz indirimlerine rağmen gerilemeye başladığını gösteren[4] işaretler var: FED verilerine göre, hane halkı borç yükünün harcanabilir gelire oranı 1990’ların ortasında yüzde 5 dolayından 2001’in ikinci döneminde yüzde 7.9’a yükselmiş; işsizlik yardımı alanların sayısı 1992’den bu yana en yüksek düzeye ulaşmış.

Geçen hafta açıklanan veriler, Avrupa ve Japonya’da da ekonomik koşulların bozulmaya, işsizliğin artmaya devam ettiğini gösteriyordu. Bu verilere göre Japon ekonomisi, halen yılda ortalama  yüzden 4 daralıyor; işsizlik temmuzda -1995’den bu yana ilk kez- yüzde 5 gibi rekor bir düzeye yükseldi. Geçen hafta gazeteler, önümüzdeki dönemde Toshiba’nın 19.000, Fujitsu’nun 16.400, NEC’in 4.000, Kyocera’nın 10.000, Hitachi’nin 14.700 işçi çıkaracağını haber veriyordu. Bunlar yılbaşından beri gerçekleşen toplam 65.000 işten çıkarmanın üstüne geliyor.

Japonya’daki gelişmelerin ek bir boyutu daha var. İşten çıkarmaların önemli bir kısmı, Japon şirketlerinin Asya şubelerinde , Fujitsu (Tayland, Filipinler, Vietnam), NEC (Malezya) ve Hitachi’de (Singapur) gerçekleşiyor. Böylece, ihracatları ABD elektronik sektöründeki talebin gerilemesinden şiddetle etkilenen bu ülkelerin sırtına ek bir yük bindiriyordu. Far Eastern Economic Review’un işaret ettiği gibi , geçen dönemde “yeni ekonomi” masalına inanıp elektronik sektörüne en çok yatırım yapanlar , en büyük darbeyi yiyorlar: Singapur ve Tayland resesyonda, Malezya durgun, Güney Kore’de büyüme hızı geriliyor(06/09).

Bu ülkeler, ABD’ndeki daralmanın açığını Avrupa’nın kapatacağını umuyorlardı, ancak bu gerçekleşmedi. ABD’ndeki yavaşlama Avrupa’daki şirketleri beklemedikleri bir şekilde etkiliyor. Bu yüzden Avrupa’nın en büyük şirketlerinin , bu yıl açıkladıkları işten çıkarmalar 183.000’e ulaştı ve artmaya devam ediyor[5]. Fransa’da işsizlik 1996’dan bu yana en yüksek düzeye ulaşurken, Londra’da önümüzdeki dönemde işini kaybedecek olanların 2002 sonuna kadar 144.000’e ulaşacağı hesaplanıyor[6].

Bu kez durum, 1997-1998’deki Asya-Brezilya-Rusya krizinden daha vahim. O zaman, kriz çevre ülkelerden merkez ülkelere doğru geliyordu. Tüm küreselleşme fantezilerine rağmen gerek toplam küresel ticaretin gerekse toplam yatırımların 1/3’üne bile ulaşamayan bu ülkelerdeki kriz tecrit edilebilirdi. Şimdi, ekonomik durgunluk merkez ülkelerde eş zamanlı olarak, öncelikle  de Asya krizinin tecrit edilmesinde büyük rol oynayan ABD’nde başladı ve yayılıyor. İkincisi, durgunluğun arkasında , The Economist’in de nihayet kabul ettiği gibi , basit bir talep daralması değil, büyüme döneminde oluşmuş çelikten otomotive, fiber kablodan bilgisayara kadar tüm stratejik sektörleri, özellikle de yeni ekonomiyi etkileyen yapısal bir kapasite fazlası sorunu var. Üçüncüsü, bu sorun devasa bir borç yükü üzerinde gelişiyor. Dolayısıyla bir kaç faiz hareketi , mali genişleme ile aşılacak gibi değil.

Diğer taraftan, fırtınadan sonra, bugünkünden farklı denizlerde olabileceğimizi düşündüren gelişmeler de var. Birincisi, genelleşmiş resesyon ortamında bile Çin yüzde 8’lik bir büyüme hızıyla, bölgeye gelen hemen tüm yeni yatırımları kendine çekerek ihracatını komşularını ezen bir hızda arttırarak pupa yelken ilerliyor. İkincisi, IMF’den Fischer’in , Arjantin Hükümetinin iflas etmesine ilişkin öneriler üzerine “Bu çok pis bir iş, biz teşvik edemeyiz”[7] demesi, IMF’nin Arjantin’de havlu atmaya hazırlandığını, gelişmekte olan piyasaları yeni çalkantıların beklediğini düşündürüyor. Kısacası, fırtına sertleşecek gibi . Küreselleşme kaptanlarının , zaten başından beri, çeşitli hurafelerle dolu haritalarının kapsadığı denizlerin sınırına geldik. Ortada o ünlü “Vision thing” de yok. Tayfalarda da isyan havası var.”[8]       

 

Ergin Yıldızoğlu’nun yukarıdaki ekonomik tahlili 3 Eylül tarihli, yani 11 Eylül’de İkiz Kulelere yapılan saldırıdan 1 hafta kadar önce yazılmış bu makale. Saldırıdan 1 ay sonra Afganistan üzerine yağdırılan bombalar, Amerika’da yaygınlaştırılan Şarbon hastalığı korkusu ve buna bağlı olarak biyolojik silah bulundurduğu gerekçesiyle Irak’ın da savaş kapsamına neredeyse aleni bir şekilde dahil edilmesi, teröristlere yataklık ettikleri gerekçesiyle Endonezya, Malezya ve Filipinler’in listeye eklenmesi gibi yeni savaş senaryoları ister istemez Yıldızoğlu’nun ekonomik tespitlerini ve daha da önemlisi son yüz yıllık savaşların öncesi ve sonrasını hatırlatıyor. Birinci Dünya savaşı öncesinde Asya’daki ekonomik gelişmelerin bugünküne benzer bir seyir içinde olduğu; II. Dünya savaşının da yine benzer ekonomik çıkarlara hizmet ettiği hatırlandığında ve bugün İkiz Kuleler bahane edilerek koca bir kıtanın (Asya’nın) savaşa sürüklendiği dikkate alındığında serbest piyasa efsanesinin de kapitalist sistemi kurtarmaya yetmeyeceğini öngörmek pek yanlış olmayacak gibi görünüyor.

 

Diğer yandan, tüm bu kaotik duruma rağmen, 9-13 Kasım 2001 tarihlerinde Katar’ın başkenti Doha’da yapılması planlanan DTÖ-4. Bakanlar Konferansının toplanması konusunda en küçük bir tereddüdün bile yaşanmamış olması ve DTÖ Genel Başkanının inatla “Toplantımız planlandığı tarih ve yerde yapılacaktır. Dünyayı bugünkü kaotik duruma sürükleyen piyasa ekonomisine geçme konusuna direnen ülkelerdir. Serbest Piyasa yoksulluğun azaltılabilmesi, refahın yaygınlaştırılması ve dengesizliklerin giderilmesinde kullanılabilecek tek araçtır.” ve benzer söylemlerine devam etmesi de yaşanan son olayların temelinde ekonomik çıkar çatışmalarının yattığı yönündeki görüşleri destekler nitelikte.  Hatta, DTÖ gündemi konusunda son 3 yıldır bir türlü sağlanamayan “konsensus”un da mevcut şiddet ögeleri kullanılmak suretiyle kolaylaştırılabileceği  görülüyor. Terör tanımının sınırlarını “teröristlere ilham verenler de terörist sayılır” demek suretiyle alabildiğine genişleten ABD eski Dış İşleri Bakanı Henry Kissinger’ın da işaret etmek istediği konu muhtemelen bu olsa gerek. Nitekim, yeni “kalkınma raundu”na en muhalif ülkelerin başında gelen Hindistan’ın ezeli düşmanı Pakistan’ın , Afganistan’ı hedef alan saldırılarda çeşitli yöntemler kullanılmak suretiyle terbiye ediliyor olması, kuşkusuz saldıran tarafla Hindistan arasında da belli pazarlıkların yaşanmasına neden olmuştur. Türkiye’nin bile bölgeye olan coğrafi uzaklığına rağmen taviz vererek karşılığında rant beklediği bu savaşta, acaba Hindistan hangi tavizler karşılığında neler elde etmekte?

 

Benzer pazarlıkların Çin için de söz konusu olduğu ortada. Zira 15 yıldan beri GATT içersinde devam eden Çin’in DT֒ne üyeliği tartışması, 11 Eylül’den yalnızca 6 gün sonra 17 Eylül 2001 tarihinde, birdenbire hallediliverdi. Çin’in Örgüte üyeliği bugün için DTÖ Çalışma Grubu tarafından kabul edildi. Fakat işleyişe göre, 9 Kasımda başlayacak Bakanlar Konferansında oylamaya sunulacak olan bu ön-kararın kesinleşmesine yüzde yüz şans veriliyor. Çin konusunda yapılan bu kurguları “komplo teorisi” şeklinde değerlendiren küreselleşme yanlılarının savunma argümanı ise şöyle : “Çin’in DT֒ne üyelik süreci zaten çok hızlanmıştı. Bu ülkenin önünde imzalaması gereken sadece bir kaç tane ikili yatırım ve ticaret anlaşması (BIT/BTT) kalmıştı. Bu anlaşmalardan sonuncusu ise Meksika-Çin arasında imzalanması gereken BIT idi. Bu anlaşmanın 14 Eylülde imzalanmasının ardından DTÖ-Çalışma Grubunun üyeliği onaylaması normal ve beklenen bir prosedür olarak görülmeli.” Oysa söz konusu bu BIT anlaşmasının aylardır Çin’in önünde olduğu, fakat ülkenin bir türlü bu anlaşmayı imzalamaya yanaşmadığı, buna karşılık İkiz Kuleler saldırısından sadece 3 gün sonra , 14 Eylülde bu anlaşmanın imzalanabilmesinin farklı bir şekilde yorumlanması gerektiği son derece açık.

 

Katar Raundu konusunda Ekim-2001 başında yapılan  görüşmelerde bazı ülke delegasyonlarının pozisyonları:

 

Diğer Yandan DTÖ içersinde 4. Bakanlar Konferansı için hazırlanan Taslak Deklarasyon üzerinde ikna çalışmalarını hedefleyen turlar son dönemde sıklaşmış durumda. Taslak Deklarasyona gelişmekte olan ülkelerin desteğini sağlayabilmek amacıyla Meksika ile başlayan ikna turlarına ülkesel katılım her zaman olduğu gibi yine son derece sınırlı tutuluyor. Örneğin Meksika toplantısına 142 üye devletten sadece 19’u katılmış, bu toplantının izlenmesi amacıyla yapılan Singapur toplantısına da yalnızca “katılmayı arzu eden delegasyonlar” şeklinde soğuk, olayı önemsizmiş gibi gösteren bir çağrı yapılmış, sonuç olarak ta katılım çok zayıf olmuş. Singapur toplantısında daha sonraki toplantıların Cenevre’de düzenlenmesi konusunda ortak görüş oluştu.  Söz konusu bu iki önemli toplantı, DTÖ üyelerinin %87’sinin bulunmadığı ortamlarda gerçekleştirilmiş oldu. Örgüt tarafından hazırlanan deklarasyon taslağına çeşitli ülke grupları tarafından ciddi eleştiriler yöneltildi. Eleştiride bulunan ülkeler arasında Dünyanın en az gelişmiş ülkeleri (LDCs) olarak bilinen 30 en yoksul ülke de bulunuyor. Birleşmiş Milletler içinde sayıları 48 olarak belirlenen LDC’lerden 30’u aynı zamanda dünya Ticaret Örgütünün de üyesi. Bu ülkelerin gereksinimlerine bağlı olarak gelişen eleştirileri, Pakistan, Hindistan gibi güçlü ve benzer konumdaki gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaç ve eleştirilerinden oldukça farklı. Elleştiride bulunanlardan biri de Afrika Grubu. Mısır, G.Afrika gibi görece güçlü Devletlerin de içinde bulunduğu 41 ülkeden oluşan Afrika Grubu ile LDC’lerin en büyük eleştirileri DT֒nün iç işleyişinde hala şeffaflığa ulaşılmamış olması.

 

Hazırlanan taslak deklarasyona yoğunlaşan eleştirilerin detaylarına gelince; deklarasyonun giriş bölümünde yer alan metin, gelişmekte olan ülkelerin büyük bir çoğunluğunun eleştirisiyle karşılandı. Bu bölümde çok taraflı ticaret sisteminin son 50 yıldan bu yana ekonomik büyüme, kalkınma ve istihdamın geliştirilmesine katkıda bulunduğu belirtilerek , mevcut rejime övgülerde bulunuluyor ve şöyle devam ediyor “Özellikle bugün yaşamakta olduğumuz küresel ekonomik daralmadan ötürü, ticaret politikalarının reformu ve daha fazla liberalize edilmesini hedefleyen bu süreci devam ettirmenin önemine inanıyoruz. Böylece sistem , büyüme ve kalkınmaya tam olarak etki edebilecek hale gelecektir”.

 

LDC’ler ise bu bölümle ilgili olarak “Çok taraflı ticaret sisteminin çeşitli olumlu yanlarının olduğu inkar edilemez. Ancak deklarasyonun giriş bölümünde biz LDC’ler ve gelişmekte olan ülkelerin daha önce defalarca dile getirdiğimiz, DTÖ anlaşmalarının uygulamaları (imlepentation issues), fayda ve zararların eşitsiz dağılımı, istihdamdaki büyük gerilemeler ve gümrük tarifelerinin kaldırılması sonucunda ülkeleri istila eden ithal ürünler yüzünden özellikle tarımla uğraşanların ekonomik koşullarının hızla kötüleşmesi ile ilgili sorunlara hiç yer verilmemiş olması bizi gerçekten hayal kırıklığına uğrattı. Başka bir deyişle, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin marjinalize edilmiş olması gerçeği de giriş bölümünde yer almalı ve hatta bu duruma çözüm önerileri geliştirilmelidir.”  diyorlar. 

 

Bu konuda Hindistan delegasyonu da taslak deklarasyonun giriş bölümünün 1. ve 2. paragraflarında dünya çok taraflı ticaret sistemiyle ilgili pembe bir tablo sergilenmesinden şikayet ediyor ve “dünyada kurallara bağlanmış çok taraflı bir ticaret sisteminin olmasını takdir ederken ülkelerin bu sistemden sağladığı yarar ve uğradığı zararların son derece dengesiz bir dağılım içinde olduğunu görmezden gelmemiz gerekmiyor” diyerek, aynı konuya bir kez daha dikkat çekiyor. Hintli delegasyon, Uruguay raundundan beri gelişmekte olan ülkelerin çok taraflı ticaret sisteminden ciddi zarar gördükleri dikkate alınarak 1 ve 2. paragrafların uygun şekilde değiştirilmesini ve özellikle de bugüne kadar hiç yapılmamış olan DTÖ anlaşmalarının değerlendirilmesine ilişkin taahhütlerin bu bölümlerde yer almasını öneriyor. Ayrıca, deklarasyonun 9. Paragrafında yer alan ve Bakanların üzerinde mutabık kaldığı “geniş bir çalışma programının başlatılması” yönündeki öneriye katılmadıklarını da belirten Hindistan delegasyonu , bu cümlenin kendilerine ileride büyük sıkıntılar getireceğini belirtiyor.

Pakistan Büyükelçisi Munir Akram ise, deklarasyonda dünya çapındaki ekonomik daralmaya sıkça gönderme yapıldığına dikkat çekerek; ekonomik durgunluk sorununun yeni müzakerelerle kısmen de olsa aşılabileceğine ilişkin görüşün hala sorgulanmaya muhtaç olduğunu dile getiriyor.

Afrika Grubu ise taslağın önsözünün çok taraflı ticaret sisteminin bütün üyelerinin deneyim ve izlenimlerini yansıtması gerektiğini belirtiyor. Aynı grup, taslak metnin önsöz dışında kalan ana gövdesiyle ilgili olarak da şu görüşleri dile getiriyor : “ Biz, Afrika grubu olarak, ancak uygulamaya ilişkin sorunlar, Tarımda liberalizasyon, Patent ve Telif Hakları Yasası TRIPS ve Farklı ve özel muamele ile ilgili sorunlara çözüm üretilmesi halinde hedefimize ulaşmış olabileceğiz. Bu saydığımız konular başta Afrika olmak üzere tüm gelişmekte olan ülkelerin ortak sorunlarıdır.

 

Katar gündeminde yer alan maddelerden biri olan sanayii ürünlerinde uygulanan gümrük vergileri meselesine ilişkin olarak LDC’ler bu konunun raund gündemine dahil edilmesine karşı çıkıyor ve bu konuyla ilgili 13. Paragrafı kabul etmeyeceklerini belirtiyor. LDC’ler, yeni alanların liberalizasyona açılması konusunda kendilerine daha fazla zaman tanınmasını istiyorlar.

 

Hindistan, bu konudaki müzakerelere belli koşullarla “evet” diyeceğini belirtiyor.

                 

1-      Gelişmekte olan ülkelerin katma değeri yüksek ürünlerine birinci öncelik verilecek.

2-      Anlaşma hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili sorunlar giderilecek

3-      TRIPS Anlaşmasına bağlı olarak coğrafi genişlemeyle ilgili ayrıcalıklar tanınacak

 

Başka bir deyişle Hindistan bir yandan kendisinin güçlü olduğu bilgi-iletişim teknolojileri ürünleri için avantaj elde etmeye çalışırken bir yandan da Örgüt içindeki genel sıkıntılarını asgariye indirmede bu konuyu kullanmaya çalışıyor.

 

Diğer yandan hemen bütün gelişmekte olan ve en az gelişmiş ülkeler (LDCs) yatırımlar, rekabet , ticaretin kolaylaştırılması ve Hükümet Satın Almaları konularının raund kapsamına dahil edilmesi yönündeki çabaları hayret ve şaşkınlıkla karşıladıklarını belirtiyorlar. Özellikle Çok Taraflı bir Yatırım Anlaşmasının – tipi ne olursa olsun – bugüne kadar ne tartışıldığını ve ne de yeterince anlaşıldığını belirten LDCs, pek çoğunda rekabet yasasının bile bulunmadığını dolayısıyla rekabeti güçlendirmek gibi bir mefhumun kendilerine çok uzak ve yabancı olduğunu ; üstelik LDC’lerin konumunda bir yandan kalkınmayı hedefleyerek bir yandan rekabeti geliştirici önlemler almanın birbiriyle çatışma içinde olan iki hedef olduğunu belirtiyor. LDC’ler , Hükümet Satın Almaları ile ilgili anlaşmanın da kendileri için özellikle kalkınma konusunda ciddi sıkıntı yaratabileceğine dikkat çekiyor. Taslak metnin doğrudan “yatırımlar ve rekabet” başlığı altında ele alınan bölümünde ise, DTÖ Bakanlarına yalnızca bu iki konu özelinde bir seçim hakkı tanınıyor ve ülkelerin müzakerelere başlanması ya da bu çalışmaların çalışma grupları içersinde devam etmesi seçeneklerinden birini tercih edebilecekleri belirtiliyor. Müzakerelere başlanması seçeneğinin en büyük destekçilerinin başında Avrupa Birliği ve Japonya geliyor. Bu seçeneği ABD de destekliyor, fakat diğer iki ekonomik blok kadar istekliymiş gibi bir görüntü vermemeye özen gösterdiği söyleniyor. Asya ve Afrika’daki gelişmekte olan ülkelerin büyük bir çoğunluğu yatırımlar ve rekabet konularının yeni kalkınma raundu gündemine dahil edilmesine şiddetle karşı çıkıyor. Bu muhalif gruplar arasında en fazla dikkat çekenler ise Hindistan, Malezya, Tanzanya ve Uganda. Muhalif grupların dinlenmesinin ardından Avrupa Birliğinden yeni bir öneri geliyor : Bu iki konu için çok taraflılık yerine , ekseriyet esasına dayalı bir anlayışın benimsenmesi. AB’nin bu önerisinin gerisinde ise, çok taraflılık üzerinde direnerek, bazı ülkelerin karşıtlıkları yüzünden aslında bu konuda ikna edilmeye hazır, Türkiye gibi koşulsuz ve pazarlıksız bir şekilde kendinden isteneneni hemen yerine getirecek ülkeleri elden kaçırmamak. Önceki bölümlerden de hatırlanacağı gibi “ekseriyet anlaşmaları” AB’nin bu planını gerçekleştirebilmesine olanak tanıyor ve giderek her bir ekseriyetli anlaşma, çok taraflı anlaşmalara dönüştürülüyor. Ancak, AB’nin bu önerisi de pek karşılık bulmuyor, üstelik müzakerelere hemen başlansın diye düşünen ülkeler bile ekseriyetli yaklaşıma şiddetle karşı çıkacaklarını belirtiyorlar. Bu önerinin karşıtlarınca kullanılan arguman ise, DT֒nün çok taraflı bir yapı olduğu ve eğer belli sıkıntıları aşmak için bu temel ilkeden vaz geçilmeye ve bunun yerine ekseriyet ilkesi işletilmeye başlanacak olursa sistematik sorunların da kaçınılmaz hale geleceği şeklinde. [9]

 

Deklarasyon Taslağının raundun gündemi ile ilgili bölümlerine ilişkin olarak LDC’ler 36-42 paragraflarda müzakerelerin bitişi için belli bir tarihin belirleneceği ve tek bir etapta (single undertaking) müzakerelerin tamamlanacağı gibi ibarelerin bulunduğunu belirterek, LDC’lerin geniş, kapsamlı bir anlaşmalar raundunu yürütecek kapasiteye sahip olmadığını bir kez daha hatırlatıyor ve taahhütlerini yerine getirememe endişesi taşıdıklarını belirtiyor.

Hindistan ise, DT֒deki karar mekanizmasının kapsayıcı ve şeffaf olmasına ilişkin bir Bakanlık kararını resmileştiren 40. Paragrafın yazılımında belli değişiklikler talep ediyor. Hindistan deklarasyon taslağının bütününü eleştirdiklerini ve çok sınırlı bölümüne katılabildiklerini de ekliyor ve en büyük endişelerinin ise taslağın hiçbir bölümünde “raund” kelimesinin kullanılmıyor oluşu olduğunu belirtiyor. Buna göre Hindistan Hükümetinin, tıpkı Uruguay Raundunda olduğu gibi açık uçlu, sürekli yapılandırılan (built in) bir raundla karşı karşıya bulunmak gibi ciddi bir kaygısının bulunduğunu belirtiyor.

 

Taslak deklarasyonda geçen “müzakerelerin tek bir etapta tamamlanacağı” (single undertaking) cümlesi delegasyonların büyük çoğunluğu tarafından tepkiyle karşılanıyor. Tüm anlaşmaların aynı zamanda başlatılıp, aynı tarihte sonlandırılması ve bütün anlaşmaların müzakereleri tamamlanmadan hiçbir anlaşmanın sonlanamayacağı anlamına gelen bu sistem ilk kez Uruguay Raundunun başlangıcında gündeme geldiğinde üye devletler arasında bir fikir bulanıklığına yol açmıştı. Başlangıçta tüm üye devletlerin, tüm anlaşmaların müzakerelerine katılmasının şart olmadığı şeklindeki bu anlayış farklılığı Uruguay Raundu sonunda değiştirildi ve “tüm üye devletlerin raunda bağlı olarak hazırlanan tüm anlaşmaları kabul etmek zorunda olduğu ya da aksi takdirde DT֒nden ihraç edileceği” gibi -hala küreselleşmeden nemalanabilecekleri inancında olan az gelişmiş ülkelerin yüreğine- korku salan bir netleştirme yapıldı. Tek bir girişimde herşeyin garanti altına alındığı bu sistem böylece uygulamaya da konmuş oldu. Katar’da başlatılacak yeni raundda, Hindistan delegasyonu bu anlayışın, ülke delegasyonlarının müzakerelere devam etmek isteyip, istememeleri dikkate alınarak esnekleştirilmesini öneriyor.

 

 

Çevreyle ilgili müzakerelerde , gelişmekte olan ülkelerin en büyük rahatsızlığının, AB’nin çevresel standartlara uyulmasına ilişkin hükümlerin ticaret anlaşmalarında yer alması konusundaki ısrarlı tavrı olduğu belirtiliyor. Ancak bu “korku gösterilerine” rağmen Norveç’in deklarasyonda bu bölümde kullanılan dili “çok zayıf” olduğu gerekçesiyle eleştirmesi, aslında bu korkunun da ne kadar abartıldığını ortaya koyuyor. Diğer yandan Hizmet Ticareti Genel Anlaşmasının -GATS- ikinci etap (yeni) müzakerelerinde çevresel hizmetlerin de serbest piyasa ekonomisine açılması  konusunda da ısrar eden ve dediğini yaptıranın  yine aynı AB olduğu  hatırlandığında, aslında bir bardak suda fırtına koparıldığı ve gelişmekte olan ülkelerin biliçli olarak anti-damping düzenlemeleriyle korkutulduğu, fakat bu şantajın gerisinin tamamen boş olduğu anlaşılıyor. 

 

Emek ile ilgili konuların DTÖ raundlarına dahil edilmesi konusuna sıcak yaklaşan ülke hemen hemen yok gibi. Fakat, bu muhalefetin ezici üstünlüğü Avrupa’da sosyal standartlardan dem vuran bazı ülkelerin yöneticileri tarafından sonuna kadar kullanılıyor. Bu gruptaki ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin asla “evet” demiyeceklerinden o kadar emin ki “aslında biz çalışma standartlarının DTÖ anlaşmalarına dahil edilmesini gerçekten çok istiyoruz” demekte hiç bir risk görmedikleri gibi rahatsızlık ta duymuyorlar.

 

Anti-damping meselesinde en büyük tepkiler geçmiş yıllarda olduğu gibi yeni raundun hemen öncesinde de yine ABD üzerinde yoğunlaşıyor. ABD’nin özellikle tarımsal ihracatta uygulamakta olduğu  ihracat kredileri sisteminin, küresel ticaret yasalarıyla çeliştiğini ve kaldırılması gerektiğini belirten tarım üreticisi az gelişmiş ülkeler, bu muazzam devlet desteğini arkasına alan Amerika’lı tarım tekellerinin az gelişmiş ülkeleri ürünleriyle istila ettiğini belirtiyorlar.

Aslında, aktardığımız bu tartışmaların hiç biri resmi müzakere kapsamında sayılmıyor. Katar toplantısına sayılı gün kaldığı Ekim ayında bile yoklama ve ikna amaçlı minik, gayrı resmi toplantılar yapılarak, raund anlaşmaları için garantiler alınmaya çalışılıyor. Bu içe dönük tartışmalar içersinde en az zaman ayrılan konu başlığını ise “uygumaya dönük sorunlar” oluşturuyor. Seattle toplantısında gelişmekte olan ülkeler grubu tarafından hazırlanan ve tam 97 alt başlıktan oluşan uygulamaya ilişkin sorunlar bugün 47’ye indirilmiş durumda. Kalan 50 konudan ise hemen hemen hiç kimse söz etmiyor. Bu, durum 50 konu başlığının geçen süre içinde çözüme kavuşturulduğu anlamına gelmiyor kuşkusuz. Hatta, tam tersi, geçen iki yıllık dönemde imzalanan anlaşmaların uygulanmasıyla ilgili sorunlar daha da artmış durumda. Uygulamaya ilişkin endişeler (implementation-related issues and concerns) konusunda, 3 Ekim günü yapılan toplantıda hazırlanan bir karar taslağı, DTÖ Genel Başkanı ve Genel Konsey Başkanlığının görüşlerine sunuldu. DTÖ Anlaşmalarının az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerce daha iyi anlaşılması ve uyum sorunlarıyla karşılaşıldığında DT֒nün söz konusu ülkelere teknik yardım sunması gibi pratiğe dönük sıkıntıların aşılmasının hedeflendiği bu kararın içeriğine göz atıldığında, anlaşmalarda tam olarak netleştirilmemiş bazı konuların sağlama alınmaya çalışıldığı fark ediliyor. Uygulamaya ilişkin 47 konuya çözüm üretme amacıyla alınan kararlar bu tespiti destekler nitelikte. Kararlar metninin 8. maddesinde “Tiret 85” başlığı altında “Genel Konsey, GATS-Hizmet Ticareti Genel Anlaşmasının hükümlerini hatırlatarak ve bir kez daha onaylayarak, GATS üyesi devletlerin idari uygulamalarının GATS çerçevesindeki taahhütlerini tam olarak yerine getirmelerine engel olmaması gerektiği konusunda mutabıktır” denmekte ve GATS’la çatışan idari düzenlemelerin derhal değiştirilmesi istenmekte. Böylece iç hukuk sistemi, küresel ticaret anlaşmalarına uygun bir şekilde değiştirilmiş ve uygulamadaki sorun da ortadan kalkmış olacak.

 

Ekim ayı başında yapılan ve yukarıda çeşitli ülke delegasyonlarının farklı konulardaki görüş alışverişinden oluşan toplantıyla ilgili son notlardan en kayda değer olanı Hindistan Büyük elçisinin 4 Ekim tarihindeki aktardığı bazı görüşler : Büyük elçi, çok taraflı ticaret sisteminin 3 temel sorunu olduğunu belirtiyor :

1-                 Gelişmekte olan ülkelere de fayda sağlayacağı söylenerek imzalanmış küresel anlaşmalar bugüne kadar hiç bir yarar sağlamamıştır

2-                 TRIPS ve Anti-damping gibi bazı anlaşmalar muzzam eşitsizlikler üzerine inşa edilmiştir.

3-                 Özel ve Farklı muameleye ilişkin hükümler hiç bir zaman işletilmemiştir.

Hindistan Büyük elçisi özetle, “eğer gelişmiş devletler samimi olarak dünya çok taraflı ticaret sistemini geliştirmek istiyorlarsa, işe, mevcut gündemlere yeni anlaşma maddeleri ekleyerek değil, Örgütün dengesiz, eşitsiz işleyişine engel olarak başlamaları gerekir” diyor ve ekliyor, “liberalizasyondan geri adım atmak bizim gibi ülkelere çok pahalıya mal oluyor. 1948 yılında GATT uyarınca pirinç ithalatına uyguladığımız gümrük vergisini sıfırlamıştık.  O tarihten bu yana prinç üreticilerimizi,düştükleri kötü durumdan kurtarabilmek için aslında ülkemiz açısından hayati sayılabilecek pek çok üretim alanında gümrük vergilerini indirmek ve sanayimizi güç bir konuma sokmak durumunda kaldık.” [10]

 

Yeni raund konusunda, Dünya Sendikal Hareketinin görüşleri

 

DTÖ ve Katar’da yapılacak 4. Bakanlar Konferansında başlatılması planlanan “Yeni Kalkınma Raundu” konusunda dünya sendikal hareketi içinde de farklı görüşler var. Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ETUC, Katar toplantısında Avrupa Birliğini temsil etmek üzere yer alacak AB-Komisyonu Delegasyonuna katılması yönündeki daveti kabul etti. Aslında delegasyon içinde yer almak ETUC’e, DTÖ müzakerelerini izleme ya da AB bürokrasisi içinde Katar’la ilgili olarak yapılacak ön müzakerelere katılma hakkını vermiyor. Fakat böyle olmasına rağmen ETUC, bu girişimi sonucunda A.Komisyonu ve DTÖ ile sendikal hareketin ilişkilerinin geliştirilebileceğine inanıyor. ETUC’nin dünya ticaret ve yatırımlarının liberalizasyonu konusundaki tavrı, belli başlıklar altında kısaca şöyle :

Büyüme ve İstihdam :

ETUC, geçmişte, 1992 AB Genişleme süreci ve Tek Piyasa Girişimleri de dahil olmak üzere ticaret raundlarını desteklemiş ve bu yoldan büyümenin hızlanacağını, işsizliğin azalarak, istihdamın artacağını öngörmüştü. ETUC, her ne kadar temel emek standartlarının iyileştirilmesini en fazla öneme sahip konu olarak varsaysa da,      -serbest piyasa sistemini Avrupa işçilerinin doğrudan çıkarları düzleminde ele aldığının altını çizerek- yeni raundu desteklemesinin gerisindeki en büyük gerekçesinin büyüme ve istihdam artışı konuları olduğunu belirtiyor. Dünya ekonomisinin serbest piyasa sistemine geçiş sürecinin çok sancılı geçeceğine işaret eden ETUC, bu sancıyı hafifletecek emek piyasaları düzenlemeleri ve sosyal refah politikaları gibi enstrümanlara ağırlık verilmemesi halinde, AB Genişleme süreci başta olmak üzere ETUC tarafından savunulan bütün geleneksel sosyal piyasa argümanlarının da büyük yara alacağını ifade ediyor. Böylesi bir durumun, ETUC tabanını küreselleşme karşıtı, giderek AB karşıtı, dünyadaki gidişi durdurmaya çalışan kolaycı yaklaşımlara karşı da savunmasız bırakacağının altını çiziyor ETUC[11]. Ancak tam da bu noktada, ETUC’nin küreselleşme, bölgeselleşme ve serbest piyasanın temelinde yatan mantığı hiç dikkate almadığı görülüyor. Sermaye karlılığını arttırma hedefinden yola çıkan Serbest piyasanın asıl amacının, başında “sosyal” kelimesi olan tüm uygulamaları ortadan kaldırmak olduğu, ETUC politikası belirlenirken unutulmuş gibi görünüyor.

Kalkınma Raundu :

Özellikle gelişmekte olan ülkelerin Sendika Konfederasyonlarının, yeni kalkınma raundunun eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen bir anlayışta dizayn edilmesini istemelerini anladıklarını belirten ETUC, temel çalışma standartlarının DTÖ tarafından tanınmasına dönük bir mücadele anlayışının da bu talebin bir parçası olmak zorunda olduğunu belirtiyor. “Bu, -güçlü olan, zayıf olana yardım etmelidir- cümlesiyle ifade edilen Avrupa Sendikalarının temel yaklaşımı ile de aynı doğrultudadır” denerek devam eden ETUC bilgi notu : “ Ticaret anlamında bu kuşkusuz, gelişmekte olan ülkelere Avrupa ve diğer gelişmiş piyasalara girişte daha fazla haklar tanınmak zorundadır şeklinde anlaşılmamalıdır. Buradaki endişe, böylesi tutumların geçmişte olduğu gibi korumacılığı güçlendirme eğilimine yol açacak olmasıdır. Fakat, neyse ki ayarlama programlarının önemini kabul eden Avrupa Ekonomik ve Sosyal Modeli, herkes için adil bir dünya sistemi için uzun dönemli kazanımlara dayalı çok daha pozitif bir bakış açısına izin vermektedir.” diye devam ediyor.  Bu bölümde de Avrupa Birliği kurumlarının gerek AB içinde ama özellikle de genişleme süreci ülkelerinde uyguladığı programlarla, üyelik vaadini kullanarak talep ettiği emek-karşıtı, piyasacı reformların ETUC tarafından sorgulanmaksızın onaylanıyor olması dikkat çekiyor.

Çok Uluslu Şirketler:

Bu başlık altındaki bölümde ETUC, yatırımlar, rekabet, şirket birleşmeleri politikalarına ve hatta şirket yönetişimi (Corporate Governance) ile vergilendirme konularına ilişkin uluslararası kuralların geliştirilmesini amaçlayan müzakerelerin desteklenmesi gerektiğini belirtiyor ve “Bizim sözünü ettiğimiz uluslararası kurallar kuşkusuz pek çok hükümet ve çok uluslu şirket tarafından arzu edilenlerden farklı olacaktır. Ve herşeyin bizim istediğimiz şekilde yürüyeceğini garanti edemeyiz, fakat alanı boş bırakacak olursak otomatik olarak kaybedeceğimizi de bilmek zorundayız. Ne gariptir ki bazı Sivil Toplum Kuruluşları yatırımların yeni bir raunda konu edilmesine şiddetle karşı çıkmaktalar. Bu eğilimin kökleri, pek çok gelişmekte olan ülkenin çok taraflı kuralları egemenlik haklarına bir saldırı olarak gördükleri MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşması deneyimine kadar gidiyor. Bu karşı çıkışın, şimdilerde şirket Amerika’sında yeniden ortaya çktığı ve ABD’li şirketlerin rekabet ve yatırım konularının yeni raunda dahil edilmesine karşı olduklarını biliyoruz, tabii ki farklı gerekçelerle...Çok uluslu şirketler, gelişmekte olan ülkelerle ve özellikle de ABD ile gelişmekte olan ülkeler arasında yüzlerce ikili anlaşma (BIT/BTT) imzalandığında, yatırımlar için uluslararası kurallar belirlenmesine oranla çok daha mutlu olacaklardır.[12]” diyerek devam ediyor. Bu bölümde, Avrupa Sendikalarının küreselleşme ve kapitalizm konusunda sürecin çok gerisinde kaldıkları fark ediliyor. Bu çalışmamızın belli bölümlerinde de ele aldığımız İkili Yatırım ve Ticaret Anlaşmalarının, küresel anlaşmalara bir alternatifmiş gibi görülmesi, aslında Dünya Ticaret Sistemine dahil edilecek Devletlere üyelik için ön koşul olarak onlarca ikili anlaşma imzalatıldığı gerçeğinin de yeterince bilinmediğini ortaya koyuyor. Fakat yukarıdaki paragraf çok çarpıcı bir şeye daha açıklık getiriyor ki o da Avrupa Sendikalarının sınıf perspektifinden uzak tutulması amacıyla çok ciddi bir propaganda faaliyetinin yürütülmekte olduğu gerçeği.  Diğer yandan ETUC’nin bilgi notunda yer alan son derece önemli bir maddi hata: Bazı Amerikan Şirketlerinin kendi çıkarlarını ikili anlaşmalar üzerinden koruyabilmek için çok taraflı yatırım ve ticaret düzenlemelerine karşı çıktıklarına ilişkin saptamayı destekleyen verilerin bulunup, bulunmadığı gerçekten araştırılmalı. Çünkü bugüne kadar ekonomik bloklar tarafından az gelişmiş ülkelerle imzalanan ikili yatırım ve ticaret anlaşmalarına göz atıldığında Avrupa Birliğinin bu konuda hiç te Amerika’dan geri kalmadığı apaçık görülüyor(Bkz.Sayfa 35-36). Ayrıca, küçük çiftçi grupları dışında Amerika’daki tüm sanayi ve finans kapitalinin yeni kalkınma raundunu olabildiğince kapsamlı bir dizaynda gerçekleştirmek istedikleri artık çok iyi biliniyor. Amerikan sermayesinin yeni raundla ilgili tek bir çekincesi var o da, Seattle bozgununun tekrarlanması. İşte bu endişeyle, ülkeler arası fikir farklılıkları tam olarak giderilmedikçe raundun kapsamlı olmamasını savunuyor ABD. Başka bir deyişle yavaş ama emin adımlarla ilerlemek istiyor Amerikan sermayesi. 

Çevre ve DTÖ :

ETUC, bugün DT֒nün uluslararası çevre kural ve düzenlemelerinin tamamen ticarete göre belirlenmesi yönündeki girişimlerini eleştiriyor ve soruyor “Çevre gibi önemli bir konuyu neden Birleşmiş Milletler değil de DT֒nün belirlemeye çalıştığı anlaşılır ve kabul edilebilir gibi değildir. Fakat bu yanlışın yapılması bile DTÖ müzakereleri ve yeni raundun önemini arttırmaktadır” . ETUC tarafından ekolojik meselelerin ele alınabileceği bir platforma adres olarak gösterilen Birleşmiş Milletler, bugün kendi logosunu ulus ötesi şirketlere büyük parasal bedeller karşılığında satmaya başlamıştır. Logoyu satın alabilecek güce sahip şirketler böylece faaliyetlerinde insan ve toplum sağlığını ne kadar tehdit ediyor olursa olsunlar “temiz şirket” imajını pazarlayabiliyorlar [13]. Yeni raundda ele alınmasına kesin gözüyle bakılan GATS-Hizmet Ticareti Anlaşmasına Çevresel Hizmetler alt başlığının eklenmesini sağlayan ekonomik blok ise bizzat Avrupa Birliğinin (AB-Komisyonu) kendisi.

Hizmetler :

ETUC’nin bakış açısına göre mal ve hizmetler arasında görece bir fark var. ETUC, bu raundun daha fazla önemsenmesinin, mal ve hizmetler arasındaki farkın tanımlanmasıyla ilişkilendirilmesinin yerinde olacağını düşündüğünü belirtiyor. ETUC şöyle devam ediyor: “ DTÖ anlaşmalarının Avrupa’daki kamu hizmetlerine zarar vermesi ve özelleştirmeleri zorunlu kılması ETUC Sendikalarınca asla kabul edilmeyecektir. Hizmetlerin liberalizasyonu için devam eden müzakerelerde görünüşe göre her bir DTÖ üyesi hangi hizmet alanlarını piyasaya açıp, hangilerini açmayacağına kendisi karar verecek ve böylece pozitif ticari ilişkileri öngören müzakerelere de imkan verilmiş olacaktır. İşte bu nedenle, Avrupa Birliğinin hangi hizmet alanlarını piyasa ekonomisine açıp, hangilerini açmayacağı seçiminde mutabık olmamız gerekir.” Bu paragraftan, Kamu Hizmetlerinin serbest piyasa ekonomisine açılması konusunda ETUC’nin pazarlık etmeye hazır olduğu çıkarsamasını yapmak mümkün. Görünüşe bakılırsa, ETUC, bazı hizmet alanlarından tavizler vererek diğer bazılarını kurtarma planları yapıyor. Böylece Avrupa ülkelerinde tüm emekçilerin, ortak çıkarları doğrultusunda bir karşıtlığı örgütlemesi tehlikesi de bertaraf edilmiş oluyor. Özellikle kıta Avrupa’sı sendikalarının uzlaşmacı bir anlayış üzerinde temellendirilmiş olan emek hareketinde çatışmalar, grevler ve karşıtlıkların pek karşılık bulamadığı, ETUC’nin GATS konusundaki tutumu ile bir kez daha tekrarlanmış oluyor. Bu uzlaşma arayışları bazen öyle noktalara varıyor ki , gözden çıkarılan emekçi grubunun nasıl olup ta tepkisiz kaldığını anlamak adeta imkansızlaşıyor. Bu alanda verilebilecek en yakın örneklerden bir tanesi de Amerikan orijinli -GM- General Motors Şirketinin Avrupa’daki üretim faaliyetlerini 2001 yılında %15 oranında daraltacağını açıkladığında GM-Avrupa İşletme Komitesince Şirket yönetimine getirilen öneri. GM-Avrupa İşletme Komitesinin Sendika temsilcileri ile Şirket Yönetimi arasında yapılan toplantısında söz konusu %15’lik küçülme kararının tek bir GM işletmesi yerine, yaygın olarak Avrupa’daki tüm GM-fabrikalarına uygulanması öneriliyor işçi temsilcileri tarafından. GM-Yönetimi bu öneriyi kabul edince de olay Avrupa Sendikal hareketinin karnesine bir artı puan olarak işleniyor. Bu ilginç olayda, örneğin şöyle bir mantık yürütülmüyor : Diyelim ki GM Avrupa fabrikalarında toplam 10.000 işçi çalışıyor. %15 oranındaki küçülme talebinin işgücüne yansıması 1.500 işçi. Bu 1.500 işçinin tek bir fabrika yerine, diyelimki toplam 10 fabrikadan çıkarılmış olması kuşkusuz GM’den kaynaklanan yan istihdamı çok daha az oranda etkileyecektir. Fakat, işsiz kalan işçi sayısı değişmeyecektir. Başka bir deyişle meseleye sadece istihdamını korumaya devam edenler açısından bakıldığında Avrupa’daki GM Sendikalarının düştüğü yanılgıya düşerek bu olayı bir başarı gibi görmek mümkün olabilir.

Dünya Ticaret Örgütünün Reform edilmesi :

Bu bölümde ETUC, bazıları için DT֒nün reform edilmesinin, onun tümden ortadan kaldırılması anlamına geldiğini ve böylesi bir perspektifin ETUC tarafından kabul edilemeyeceğini belirterek başlıyor. Bu bağlamda “DT֒nün her yaptığını onaylamayabiliriz, ama şuna şüphe yok ki dünya ticaretini ve ekonomik sistemi yönetmek için bir yapıya ihtiyaç vardır ve bu yapı da DT֒nden başkası olamaz. Kuşkusuz DT֒nün hataları vardır .Ama zaten sorun da bu hataların ortadan kaldırılmasıdır. Bize (ETUC) göre Dünya Ticaret Örgütünün öncelikleri aşağıdakilerden oluşmalıdır :

·        DTÖ ile ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) arasında samimi bir ilişkinin geliştirilmesi

·        DT֒nün Sendikalar ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla ortaklaşarak danışmanlık yapıları oluşturması. Tabii ETUC bu konudaki desteğini DT֒ne vermek yerine doğrudan Avrupa Birliği ve kurumlarına vermeyi tercih edecektir. (Bu konuda halihazırda AB çapında gündeme getririlen düzenlemeler son derece kapsamlıdır)

·        Gelişmekte olan ülkelerin DTÖ içersinde etkin rol oynayabilmeleri için örgüte giriş imkanlarının iyileştirilmesi

·        Bir çeşit DTÖ Parlamenterler Meclisinin kurulması(AB üyesi devletler bu konuda oldukça çekimser bir tavır sergilemekteler, fakat A.Parlamentosu, nihai bir yeni raund kararı alınmadan önce bu raunda yatırımlar ve rekabet konuları gibi başlıkların da dahil edilmesini talep etme hakkına sahip olacaktır.)

·        DT֒nde mevcut konsensus sistemi yerine, oylama sisteminin daha geniş anlamda kullanılmasına imkan veren bir sistemin geliştirilmesi.

·        DT֒ndeki Uluslararası Tahkim prosedürünün reform edilerek, sendikalar ve STK’ların da Tahkim kurulları içersinde yer almasının sağlanması

 

- Temel Çalışma Standartları (TÇS) :

Bu konuda ETUC, A.Komisyonu tarafından kısa süre önce hazırlanmış olan konuyla ilgili bir rapora gönderme yaparak “Bu doküman, TÇS’na ilişkin tartışmanın geldiği son noktayı tanımlıyor ve küreselleşmenin sosyal kalkınma ve temel hakları genişleteceği görüşünden hareketle TÇS’nın ve sosyal yönetişimin (Social Governance) geliştirilmesini amaçlayan bir strateji arayışını ortaya koyuyor. Bu bağlamda, AB’nin Seattle’a gitmeden önceki pozisyonunu belirleyen kriterlere göz atmakta yarar vardır :           

·        TÇS’nın güvence altına alınması için güçlü destek verilmesi

·        DT֒nün kendisine uyum sağlanmasını geliştirme amaçlı pozitif unsurları desteklemesinin sağlanması

·        DTÖ, ILO ve bu iki örgütün sekreteryaları arasında geliştirilmiş bir işbirliğinin tesis edilmesi

·        Küreselleşme ve emek konularından sorumlu, tüm tarafların meseleleri daha iyi anlayabilmesine yönelik çalışmalar yapacak, kalıcı bir DTÖ/ILO Ortak Çalışma Grubunun oluşturulması ve bunun için AB’nin ev sahipliğinde 2001 yılından daha geç olmamak üzere Bakanlar düzeyinde bir toplantı yapılması

·        Ambargoya, çalışma standartlarının korumacı amaçlarla kullanılmasına ve ücret düzeyi düşük olan ülkelerin mukayeseli üstünlüğünün devam ettirilmesine endeksli her türlü yaklaşıma temelden karşı çıkılması

Seattle’dan bu yana gerek Komisyon ve gerekse Konsey içersinde gelişmekte olan ülkelerin, TÇS’nın gündeme dahil edilmesi halinde yeni bir raundun toplanmasına engel olacağına ilişkin yoğun tartışmalar yaşanmaktadır. Bu konuda, AB-Ticaret Komisyoneri Pascal Lamy, çevre ve TÇS konularındaki endişelere cevap verilmek zorunda olduğunu defalarca tekrar etmiştir. Pascal Lamy’nin bu görüşü, kendisinin de bu korkulara  katıldığını ve TÇS ile çevre konularının gündeme dahil edilmesi için başka bir yol bulunması gerektiğine inandığını ortaya koymaktadır. Pascal Lamy, Ekim 2000’de ETUC Yönetim Kuruluna hitaben yaptığı konuşmasında ve takibeden dönemde şu noktaların altını çizmiştir:

-         TÇS’nin geniş çapta tanınmasını sağlamak son derece önemlidir ve OECD tarafından hazırlanmış olan Çok Uluslu Şirketler Davranış Kodlarının (Code of Conducts for Multinationals) revize edilmiş son hali uygulamaya konularak bu sorun çözülebilir.

-         Şubat 2001’de A.Komisyonu, rapor haline getirilmemiş ve yoğun olarak ILO’nun rolünün güçlendirilmesine odaklanmış bir çalışma yayınlamıştır.

-         Haziran 2001’de A.Komisyonu, Ocak 2001-Aralık 2004 dönemi için ülkelerin gümrük tarifelerinde extra indirime gitmelerini önerdi ve böylece tüm ILO standartlarına uyacaklarını gösterecek bir adım atmış olacaklarınıbelirtti.

 

Komisyon ayrıca, TÇS’nin geliştirilmesinde teknik yardımın da önemli rol oynayacağı; sürdürülebilir etki değerlendirmeleri; şirketlerin sosyal sorumluluğu konsepti ve Cotonou (eski adı Lome Anlaşması) anlaşmasının tüm ticaret ve işbirliği anlaşmalarını kapsayacak biçimde genişletilmesine yönelik önerilere de yukarıda sözü edilen çalışmada yer vermiştir. Bu çalışmada, Komisyon görüşlerinin sadece geçmiş politikalara dayandırılmadığı, bunun yanı sıra her ikisi de AB-Nice Zirvesinde kabul edilmiş olan Avrupa Temel Haklar Şartı, Sosyal Gündem ve sürdürülebilir kalkınmayla ilgili Göteborg Deklarasyonundan da yararlanıldığı vurgulanmaktadır.

 

Ancak, bu dokümanda, TÇS’nın DTÖ gündeminde yer alıp; almaması konusunda açık bir görüş beyan edilmemektedir. Bu nedenle Eylül 2001’de Brüksel’de yapacağımız toplantı, Kasım ayında yapılacak toplantı argümanlarımızı savunmak için de bize bir fırsat vermiş olacaktır. Kısaca, ETUC olarak hedefimiz gelişme kaydetmek olacaktır. Ve , tüm taleplerimizin kısa süre içinde kabul edileceği gibi bir yaklaşım hayalci olmaktan öteye gidemeyecektir.

 

Korumacılık, gelişmekte olan ülkelerin TÇS’nın yeni raund gündemine alınmamasına ilişkin argümanlarının temelini oluşturmaktadır. Diğer yandan, mevcut uluslararası ekonomik sistemin zenginlerin lehine, yoksulların aleyhine işlediği de inkar edilemez. İşte bu nedenlerden ötürü ETUC, çözümü DTÖ içersinde aramaktadır.

 

Ambargo (ekonomik) konusu da benzer özellikler arz etmekte ve ETUC, A.Komisyonunun bu konudaki endişelerini anlayışla karşılamaktadır. Bu bağlamda ETUC, kısa süre önce uluslararası ticarette ambargoya dayalı yaklaşımları reddettiğini deklare etmiştir.

 

ETUC’nin Temmuz 2001’de yayınladığı yukarıdaki deklarasyonda yer alan politika ve argümanlar, birebir Avrupa Birliğinin küresel ticaret ve yatırım müzakerelerindeki pozisyonunu yansıtıyor. Bunlar içersinde özellikle yatırımlar ve rekabet konularının yeni raund gündemine dahil edilmesiyle ilgili talebin DTÖ içindeki en büyük destekçisi ise başından beri Avrupa Komisyonu’dur. Olaya yalnızca “yatırımlar ve rekabet” konuları gibi son derece dar kapsamda yaklaşıldığında A.Komisyonu masummuş gibi görülebilir. Ancak bu iki kelimenin gerisinde devasa bir MAI-Çok Taraflı Yatırım Anlaşmasının olduğu unutulmamalıdır. Bu noktadan hareketle, bilerek veya bilmeyerek ETUC-Avrupa Sendikalar Konfederasyonunun MAI gibi bir düzenlemenin yanında yer aldığını söylemek yanlış olmayacaktır.

 

Yine aynı deklarasyonda ETUC, çeşitli konularda AB-Ticaret Komisyoneri Pascal Lamy ile aynı görüşleri paylaştıklarını belirtiyor ve bu paylaşımı Lamy’nin yaptığı belli konuşmalar ile belli raporlara dayandırıyor. Diğer yandan aynı Pascal Lamy’nin tamamen kuralsız bir kapitalist küreselleşme için bugün en fazla çaba sarfeden ve dünya çapında kulis faaliyeti sürdüren bir zat olduğu, temel çalışma standratlarının Lamy’nin umurunda bile olmadığı, fakat emek örgütleriyle yaptığı toplantılarda bu konuyu önemsiyormuş gibi bir tavır takınmak suretiyle zaman kazandığı artık yaygın olarak biliniyor. Tıpkı, son 10 yıldır düzenli olarak yapılan AB Zirvelerinin hepsinin kapanış deklarasyonunda işsizliğe karşı istihdamı arttırıcı politikaların önemsendiği cümlesi yer aldığı halde, geçen 10 yıllık süreçte bu konuda kayda değer hiç bir şeyin yapılmamış olması gibi. Bu anlamda, emek örgütlerinin sermaye sözcülerinin ne dediğinden çok ne yaptıklarıyla ilgilenmeleri ve hatta kapitalist kurumların liderlerinin  dedikleriyle yaptıkları arasındaki muazzam çelişkilere yoğunlaşması gerektiği ortadadır.

 

Aynı şekilde Lamy’nin temel çalışma standartlarından söz ederken sıkça ILO’ya gönderme yapması da tesadüfi değildir. Bugün DTÖ içindeki tartışmalara bakıldığında, egemen görüşün de Lamy’nin argümanları doğrultusunda olduğu; yani çalışma standartları için en uygun platformun ILO olacağı, başka bir deyişle sermaye hakları, DTÖ içersinde başta Tahkim Panelleri olmak üzere çeşitli anlaşma ve hükümlerle, cezai müeyyidelerle garanti altına alınırken ve bu hakların tamamı, aslında çalışanların kazanılmış haklarının bir şekilde gasp edilmesi üzerinden sağlanırken, aynı platformda bu girişimin tam tersini yapmak anlamına gelecek bir diğer adımın atılması tabiidir ki reddedilmekte ve ILO adres olarak gösterilmekte.

 

ETUC deklarasyonunda Pascal Lamy’nin Ekim 2000’de ETUC Yönetim Kuruluna hitaben yaptığı konuşmadan yapılan alıntılara gelince: OECD’nin Çok Uluslu Şirketler için hazırladığı davranış kodlarının uygulamaya konmasıyla TÇS sorununa çözüm getirilebileceği ifade ediliyor. Öncelikle söz konusu davranış kodlarının tamamen gönüllülük esasına dayalı olduğu, tüm şirketlerin kabul etmek zorunda olmadıkları gibi, kabul eden şirketlerin de bu kodlara tam olarak uyması gibi bir zorunluluğun bulunmadığı, düzenlenen kodların eksiksiz uygulanmasını sağlamak amacıyla şartnamelerde her hangi bir bağlayıcı hükmün yer almadığı konularına bir açıklık getirilmesi gerekiyor. Fakat bu gerçeklerin de ötesinde bu tip tartışmalara emek örgütlerinin dahil edilmesinin de tesadüfi olmadığı bilinmek zorunda. Çünkü, söz gelimi ÇUŞ’lar için hem de OECD gibi bir sermaye örgütü tarafından dizayn edilen kurallar bütününü tartışmaya başladığınızda, temel çalışma standartlarının ihlalini tesadüfi olgulara bağlıyor ve aslında şirketlerin istemeden ihlallere neden olduklarını düşünüyor ve sermayenin küreselleşmesinin gerisindeki en büyük dinamiğin de bu birbirinden farklı emek standartları olduğunu göz ardı ediyorsunuz demektir. 

 

DTÖ-Katar sürecinde ETUC-Avrupa Sendikalar Konfederasyonu ile ICFTU-Uluslararası Hür Sendikalar Konfederasyonunun aldıkları tavırlarda -pek net olmasa da- bir farklılaşma görülüyor. Örneğin, ETUC , A.Komisyonunun hedefleri doğrultusunda yeni raundun hem de en kapsamlı şekilde düzenlenmesi görüşünü açıkça desteklerken, ICFTU “Böylesi bir küreselleşmeye Hayır” kampanyasını yürütme kararı alıyor ve 9 Kasım gününü tüm dünyada “eylem günü” olarak ilan ediyor.

 

ICFTU’nun aldığı eylem kararı, pek çok ülkede sendikalar tarafından düzenlenecek çeşitli eylem ve etkinlikler düzeyinde yürütülecek. Ülkemizde ise, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK ile  Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu KESK’in ICFTU tarafından alınan kampanya kararına “İşsizlik ve Yoksulluğa Karşı” 4 Kasım günü İstanbul’dan başlayacak Ankara yürüyüşü ile katılacağı biliniyor.

 

Küreselleşme karşıtlarının bu kez ne yapacağı ise şu anda tam bir muamma. Katar’da etkili bir kampanya yürütmenin olanakları ilk kez Katar Devletinin ülkeye giriş vizesi yetki prosedürünü Dünya Ticaret Örgütü’ne devrettiğini açıklamasıyla birlikte zaten ortadan kalkmıştı. Bu çerçevede DTÖ, yalnızca Örgüt bünyesinde akredite olan (DT֒ne vize almak için başvuran) sivil toplum kuruluşlarına sınırlı sayıda vize verileceğini duyurdu. Sivil Toplum kuruluşlarından katılımın en fazla 800-1000 kişiyle sınırlı olacağı, çünkü Katar-Doha’daki konaklama yeri kapasitelerinin de son derece sınırlı olduğu bilgisi ulaştığında küreselleşme karşıtları alternatif zirve ve etkin eylemler düzenlemek için farklı bir ülke arayışı içine girdiler. Fakat bu ülkenin de  Orta Doğu’da olması üzerinde duruluyordu. İkiz Kulelere düzenlenen saldırı sonrasında DT֒nün toplantı kararı değişikliğe uğramazken, karşıtların bütün planları değişmek zorunda kalıyordu. Çünkü G.W. Bush’un terörist ilan ettiği ülkelerin önemli bir bölümü de Orta Doğu’daydı. İkiz Kuleler, savaş ve küreselleşme sürecini birarada irdeleyen 24 Eylül tarihli köşe yazısında Prof. Türkel Minibaş’ın bu konudaki ilginç saptamaları da şöyle :

 

Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalara tarih kitaplarından… Somali’ye atılanlara ise televizyon ekranlarından tanık olanlar: Kapitalizmin en pahalı ve vahşi savaşına hazırlanın!

Bu kez tanıklık yok!

Çünkü düşman, ne rekabet gücü yüksek bir ülke ya da ülkeler grubu… Ne de dünyanın en aç, yoksul kesiminde doğdukları için yardıma muhtaç dolayısıyla dünya üretimini sömüren Biafra ya da Somalılar.

Bu kez düşman: Kimliği, kimlerden oluştuğu, kendini nerede-nasıl göstereceği bilinmeyen terör.

Hedef terör ama, karşı ya da yandaş her ideolojinin kendi çıkarları doğrultusunda kullandığı bir silah aynı zamanda!

Terörün genel düşman seçilmesi ve uzun süreceğinin ilan edilmesi de zaten bu nedenle değil mi? Görünmeyen düşmanı aradıkça savaş uzamakta, uzadıkça sürüm artmakta yeni bir birikim sürecinin de temelleri atılmakta!

Kısacası, kapitalizm globalizmle atlatamadığı krizini son çareymiş gibi gösterdiği savaşla çözmeye çalışmakta! Dahası, yaşanan ekonomik durgunluğu NY’taki İkiz Kuleler’e yapılan saldırının bir sonucuymuş gibi göstermekte!

Oysa, gerek 1993 mali krizi gerekse 1997 G.Asya eksenli kriz uzun süreli bir durgunluğun habercisiydi. Ergin Yıldızoğlu’nun “Trajedi Çok Büyük ve Durum Çok Karışık Başlıklı” yazısında da vurguladığı gibi ABD’nin krizin ekonomik patronluğunu sonsuza kadar yüklenmesi de beklenemezdi. Para ve dış ticaret hareketleriyle durgunluk ABD dışına kaydırıldı.

Krizin kaydırılması, krizin şiddetini azaltmadı ama gelişmiş ekonomilere krize rağmen varolma fırsatlarını kolaylaştırdı. Zira çözüm, sermayenin özgürce petrol, doğal gaz, maden, su gibi kaynakların daha bol olduğu alanlardan düşük maliyetli kaynak sağlaması, bunların işlenmesi ve ticaretinde herhangi bir engelle karşılaşmamasına bağlı!

Bu da ancak, kapitalist sisteme üye ülkelerin hep birlikte ulusal çıkar, demokrasi, insan hakları demeden ortak hedef etrafında buluşturulmasını gerektirir ki.l!. Bu noktada TERÖR birleştirici bir hedeftir.

Zaten gerek Cenova’daki G-8 Toplantısı’nın sonuç bildirgesinin satır araları gerekse 9 Kasım’da Katar’daki WTO’nun 4.Bakanlar Konferansı’nın gündemi kapitalizmin durgunluğunu aşmak için terörü hem hedef hem de silah olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.

Tabi ki bu çözüm, General Kortez’in Amerika sahillerine ayak basması kadar kolay değil ama… Afganistan’dan Hint Okyanusu’na inen petrol ve doğal gaz projeleri Kortez’in İnkalar’ın altın madenlerine ulaşmasından daha kolaydır.

Uruguay Raundu çerçevesinde imzalanan mal ve hizmet ticaretiyle ilgili anlaşmalar bu kolaylığı sağlarken… WTO gündemindeki önemine rağmen ulusal çıkarlar nedeniyle kesinleşmeyen bir çok anlaşma “ortak düşman terör” nedeniyle uygulamaya sokulacaktır. Bu anlaşmalardan biri olan “Government/Public Procurement” başlığı altında şekillendirilen “hükümet/kamu satın almaları” devletin en büyük silah alıcısı olması nedeniyle savaş koşulları altında daha da önem kazanacak ve ivedilikle gerçekleştirilmesi istenecektir.

Düşman ortak ve görünmez olunca, ABD’nin ekonomik kararlarda tek yetkili olma isteği (fast-track) de kabul görebilir ve… Bir sabah bakarsınız ki Başkan Bush başkomutan oluvermiş!

…ve dünyalılar Ionesco’nun dediği gibi “…birdenbire ortaya çıkan bir düşüncenin bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmasına şaşkın şaşkın bakakalmışlar”[14]

 

Türkiye de Katar’a hazırlanıyor

 

Dünyanın 142 ülkesi harıl harıl Katar’da yapılacak DTÖ-4. Bakanlar Konferansına hazırlanırken ; ülkemizde de, son dönemde Dünya Bankasından transfer edilen Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in önderlik ettiği son derece hızlı bir hazırlık süreci yaşanıyor  uzun bir süredir. Birinci İstikrar Paketinin 2000 yılı başlarında muazzam bir reklam ve propaganda çalışması ardından piyasaya sürülmesi sonucunda     -enflasyon düşecek, bütçe açığımız azalacak vaatleri üzerinden- bir bir uygulamaya konan liberalizasyon paketleri emekçilerin yaşamını hızla karartmaya başlamış, fakat “toplumsal sorumluluk bilinci” ile fedakarlık yapmaya adeta azmettirilmiş kitleler, sabırla güzel günleri beklemeyi sürdürmüşlerdi. Ta ki, önce Kasım-2000 ardından Şubat-2001 krizleri patlak verinceye kadar. Artık mesele yalnızca enflasyon altında ücret zammı almak ta değildi. Başta küçük ve öz kaynak sıkıntısı çeken işletmeler olmak üzere firma iflasları kapıyı çaldığında , işsiz işçilerden oluşan yığınlar kapitalist ekonominin enflasyon, büyüme, kalkınma, milli gelir, bütçe açığı gibi kavramlarının aslında kendileri ile ilgili olmadığını anlamaya başlıyorlardı. Kapitalizmin kaleleri muazzam bir işbirliği içersinde işbaşındaydı. IMF krizi hazırlamış, kriz, birebir aynı olan DTÖ kararları ve AB adaylık süreci gereklerinin gerçekleştirilmesini kolaylaştırmıştı. Türkiye’de başlatılan ekonomik yeniden yapılanma programı adımlarını küreselleşme süreciyle karşılaştırmalı olarak irdelediğimizde karşımıza çıkan manzara tespitlerin haklılığını da ortaya koyuyor :

 

1- Şeker ve Tütün Yasaları            1a) DTÖ-Tarımda Liberalizasyon

                                                      Anlaşması

2- Bankalar Kanunu ve                    2a) DTÖ/GATS Finans Hizmetleri

     BDDK’nın kurulması 

3- İhale Kurulunun kurulması          3a) DTÖ/Hükümet Satın Almaları

                                                       Anlaşması

4- Endüstri Bölgeleri Yasa  4a) DTÖ/Yatırımlar Anlaşmasına

     Tasarısı                                       hazırlık

5- Anayasada serbest piyasa   5a) DTÖ/Katar raundunun tüm

    işleyişine engel olabilecek                   anlaşmalarına ön-hazırlık

    sözcük ve cümlelerin

    kaldırılması

6- Sosyal Güvenlik Reformu                6a) GATS-Sağlık sektörünün  

                                                       piyasa ekonomisine açılması

7- Uluslararası Tahkim               7a) DTÖ/Uyuşmazlıkların

                                                        çözüm mekanizması

 

Evet, yukarıdaki karşılaştırmadan da anlaşıldığı gibi Türkiye Katar’a hemen hemen hiç bir ülkenin hazır olmadığı kadar hazır. Hatta belki Katar’a gitmesine bile gerek yok artık. İşte bu yüzden kapitalist sistemi ayakta tutan yapıların işleyişini toplum olarak anlamak ve anlatmak zorundayız. Karşımızdaki mesele, bir kaç tane ulusötesi şirketin gücü ya da siyasi kadroların kendi politik kariyer kaygılarıyla ile sınırlı değildir. Herşeyden önce kapitalizmin bir sistem olduğunu ve bütün sistem yapıları gibi ancak parçalarıyla birarada işlerlik kazanabileceğini unutmamak gerekiyor. Kapitalist sistemin insanlığı yoksulluk ve felaketlere sürükleyen işleyişi Prof İzzettin Önder’in de belirttiği gibi toplumsal bilincin yükselmesi ile durdurulacaktır.

 

SONSÖZ

 

Prof. Dr. İzzettin Önder

 

            Kapitalizmin Kaleleri, birinci ve yayınlanan bu ikinci kitap ile, tarihsel süreç içinde kapitalist sistemin ana dokularının ve bu dokuların işleyiş biçiminin çok net görüntüsünü veren titiz ve doyurucu bir araştırma ürünüdür. 1941’de ABD’de toplanan Dış İlişkiler Komisyonu’ndan itibaren süreci başlatan birinci kitapla tam bir uyum içinde bize armağan edilen bu ikinci çalışma, ulus-devlet yapıları içinde beslenip büyüyen kapitalizmin, zaman içinde uluslararası alana yayılırken,  merkez dokuları güçlendirmeye yönelik olarak nasıl bir örgütlenmeye gittiğini gözlerimizin önüne sermektedir. Bu itibarla, birinci ve ikinci çalışma bir arada ele alındığında, kapitalizmin özellikle uluslararası alandaki yapılanma ve işleyiş mekanizmaları çok net olarak görülmektedir. Böylece, sistem deşifre edilmiş ve kamuoyunu yanıltmak için vitrine koyulmuş olan sahte görüntüler, yerini gerçek dokulara bırakmaya zorlanmış olmaktadır. Bu nedenle, Kapitalizmin Kaleleri I ve II, tam anlamı ile akademik bir çalışma ve topluma gerçek anlamda bir hizmet niteliğindedir!

 

            Küreselleşme olarak nitelenen son dönemin temel özelliği, salt  üretici sermayenin ya da finansal sermayenin, kendisine hiçbir sınır tanımadan, tüm yeryüzünde uygun alanlarda dolaşması olarak görülemez. Zira, geçmiş dönemlerde yaşanmış olan sermaye hareketliliği ile günümüzde görülen olağanüstü sermaye hareketliliği arasındaki hacim farkı olağanüstü olmakla beraber, bu alandaki farklılık niteliksel değil, nicelikseldir. Eski dönemlerde de uluslararası yatırımlar söz konusu idi, zamanla finansal akımlar geliştikçe, doğal olarak, finansal akımlar da büyük boyutlara ulaştı. Ancak, salt nicel değişimlerle dönemleri açıklamak anlamlı ve yeterli olamaz.

 

            Son döneme adını veren küreselleşme olgusunun niteliği, uluslararası alanda seyreden sermayenin ulusal normları değiştirip, tüm uluslara ticari, sınai ve hizmet alanlarında kendi kurallarını empoze etmesinde yatmaktadır. Başka bir ifade ile, geçmiş dönemlerden farklı olarak, günümüzde küreselleşen sermaye değil, merkez sermayenin çevreye ve tüm ülkelere dayattığı kendi kurallarıdır. İşte, herbir ulus-devlet içinde uygulanan piyasaların serbestleştirilmesi, çalışma alanında kuralsızlaştırma, devletin küçültülmesi veya özelleştirme vb.. gibi politikalar, söz konusu ulusların kendi gereksinmelerinin karşılanması amacına yönelik olmayıp, merkez sermayenin dayatmalarının bir sonucudur.

 

            Açıktır ki, merkez sermaye, kendi çıkarı doğrultusunda ulus-devletlerin normlarını yıkarken, herbir ülkede geçerli olan “kamu yararı” ilkesini de ortadan kaldırmaktadır. Böylece, tüm alanlar ve tüm işlemler ticari nitelikte görülerek, buralara girmek ve işleyiş esnasında ortaya çıkacak ihtilaflarda da konuyu uluslararası tahkime götürmek gündeme gelmiş bulunmaktadır.

 

            Görülüyor ki, kendi-ulus devlet yapıları içinde korunmalı bir ortamda büyüyüp gelişen sermaye, ekonomik ilkeler ve piyasa koşulları retorikleri ile uluslarüstü bir norm yaratmakta ve bunu tüm uluslara dayatmaktadır. Yeni bir sermaye-devleti oluşturmaya yönelik bu yapılanma, sıkışan merkez sermayeye soluk aldıracak yeni bir politikadır. Teknoloji-yoğun merkez sermayenin tüm çevresel dokuları piyasa söylemi altında kendi hakimiyetine alması, çevrede yaratılacak potansiyel katma değerleri merkeze aktarması ve böylece çevreyi yoksullaştırması anlamına gelmektedir. Sermayenin dolanım serbestisi yanında, emeğin dolanım hakkının kısıtlanması ise, istihdam alanlarının daraltılmasından çok, merkezdeki sosyal güvenlik harcamalarının denetlenmesine yöneliktir. Kaldı ki, merkez sermaye ile birlikte merkezdeki emeğin çevreye taşınabilme olasılığının da, merkez ile çevre arasında giderek netleşen ve açılan bir kutuplaşmanın yaşanmasına neden olacağı açıktır. Kapitalizm, sıkışıp krizlere sürüklendikçe, merkezin çevre üzerindeki hegemonik gücü artmakta, uygulanan politikalarda insan boyutu zayıflamaktadır. Çalışmada detaylı ve yetkin bir biçimde anlatılan Kapitalizmin Kaleleri’nin işlevi, merkez sermayenin krizini aşmasına yönelik önlemlerin ve kurumların oluşturulmasıdır.

           

MAI, MIGA ve özellikle GATS hakkında en ciddi ve kapsamlı bir çalışma olan bu iki eser, sıkışıklığını ve krizini aşmak amacı ile yerküremize yayılan ve yayılırken de kendi kurallarını dikte eden sermayenin bir tür seyir defteri ve kurallar bütünü rehberidir. Kapitalizmin tarihsel gerçekliliği, onun klasik iktisat öğretisinde verilen statik aletsel görüntüsünden çok farklıdır. Bu farklılığı algılamadan ve kapitalizmin tarihsel gelişme çizgisini yakalamadan ne yaşadığımız krizler anlaşılır ne de bunlara karşı anlamlı ve toplumsal yararı gözeten çözümler üretilebilir. Genel kamuoyunun içine sürüklendiği böyle bir bilinç bulanıklığı ise, sermaye çevrelerini güçlendirerek, onların işleyiş dinamiklerini yağlamış olur.

           

 

 

İktisadi olayların irdelenmesinde cephe görüntüleri ve arkaplan gerçekliliğinin birbirinden farklı olması, genel kamuoyunun olayları ve oluşumları çarpık algılamasına ve yanılmasına neden olduğundan fevkalade önemlidir. Çoğu durumda, vitrine koyulan görüntüler, arkaplanda bu görüntülerden çok daha farklı ve girift nedenlerden ortaya çıkmış ve çok farklı amaçlara hizmet ediyor olmaktadır. Özellikle retorik aldatmacaları ile dikkatlerin vitrine çekildiği durumlarda kamuoyu yanılsaması çok vahim boyutlara çıkabilir. Örneğin, reel sosyalizmin çöküşü ve merkez ülkelerde kapitalizmin oluşturduğu yaldızlı görüntüler, ideolojilerin sonunun geldiği ve tarihi belirleyen somut gerçekliğe ulaşıldığı gibi, bilimsellikten uzak “isteksel sonuca zıplama” türü davranışlara neden olmaktadır. Oysa, hangi nedenle ve neyin çöküşünün yaşandığı ve merkez ülkelerdeki parıltılı kapitalizmin nelerin pahasına ve neye hizmet ederek varlığını sürdürdüğü ve hangi kaleler üzerinde yapay ve zorlama bir biçimde yükseltildiği irdelendiğinde ilk karşılaştırmanın ve öylece varılan sonucun anlamsızlığı, aldatıcı niteliği ve hatta taşıdığı kasıt açıkça görülür.

           

Kapitalizm yanlılarının sıkça vurguladığı, kapitalizmin insan psikoloji ve davranışlarına uygun olduğu, bu nedenle, hiçbir zorlama olmadan da bireylerin ve toplumların yönelebileceği doğal sistemin kapitalizm olacağı savı da, Kapitalizmin Kaleleri çalışması ile çürütülmüş olmaktadır. Zira, eğer iddia edildiği gibi kapitalizm insan doğasına ve davranışlarına bu denli uyumlu bir sistem olmuş olsa idi,  tüm ileri ülkelerin iş çevreleri ve siyasal liderleri eliyle bu sistemin bireylere ve toplumlara kabul ettirilmesi ve oturtulması için bu kadar çaba gerekmezdi. Çeşitli zaman kesitlerinde ve çeşitli biçimlerde oluşturulmuş olan ve çoğu hakkında da çok az bilgi sahibi olduğumuz ya da hiç haberimizin olmadığı Kapitalizmin Kaleleri, gerektiğinde taviz vererek, gerektiğinde mücadele ederek, ama her zaman topluma bilinç bulandırıcı ideoloji virüsleri salarak, bu sistemi oturtmuş ve sürdürmeye çalışmaktadır.

           

Sadece her güzel şeyin değil, çirkin ve iğrenç şeylerin de bir sonu vardır. Bu müthiş Kapitalizmin Kaleleri’nin de, doğal dinamikler içinde, bir sonu vardır ve bu son gelecektir. Ancak, merkez kapitalist ekonomiler kronolojisindeki bu sonun tarihi, büyük bir olasılıkla, çevresel ekonomiler için çok geç olabilir. Çevresel ekonomiler açısından hayati önem taşıyan bu gecikmeli tarihler olgusunun aşılabilmesi amacıyla, kapitalizmin işleyişinin ve devinimlerinin net ve doğru olarak algılanması ve anlaşılması, bunun için de Kapitalizmin Kaleleri’nin irdelenmesi yaşamsal öneme sahiptir.

           

Kapitalist sistemin en önemli korunma mekanizması, neo-klasik iktisat öğretisinin bireye sunduğu, sistemin işleyiş dinamiğinden yoksun, buna bağlı olarak da tarihsel perspektiften, bu yönü ile de gerçeklikten uzak ve yanlış  bir fikir ve görüş sağlayan genellikle denge yaklaşımlı, statik ve aletsel öğretidir. Bu öğretiyi yıkmanın ve gerçek demokrasiyi oluşturmanın ana arteri, tarihsel ve geleceğe yönelik açılımlar sağlayacak bir araştırma ünitesi kurmaktan geçmektedir. Yaşlı yerküremiz, yetmiş yıl gibi kısa bir süre için reel sosyalizmi yaşamış, yaklaşık bunun dört misline yakın bir süre için de kapitalizmin yer altı ve yerüstü zenginliklerini bir avuç kesim için tahrip etmesine tanıklık etmiş bulunmaktadır. Bilgi anlamında zenginlik olarak niteleyebileceğimiz bu ummanı insanlığa tartışılabilir biçimde yansıtabilmek için klasik öğretiye saplanıp kalmaktan vazgeçip, Marksizm Enstitüsü kurmak hem bilime hem de demokrasiye büyük bir hizmet olacaktır.

 

Bu dünya, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri ile, hepimizin ve gelecek nesillerindir. Böyle bir üretim ve paylaşım kararlarında hepimizin eşit koşullarla bulunmadığımız bir ortam tam anlamı ile ve gerçek manada demokratik addedilemez. Bu bağlamda, tam ve gerçek anlamda demokrasiyi kurabilmek için Kapitalizmin Kaleleri’ni yıkmak kaçınılmaz görülmektedir.

 

Bu titiz çalışmayı kamuoyuna kazandırdığı ve bunun gibi daha nicelerini kazandıracağı için değerli araştırmacı ve kendisinden çok şey öğrendiğim Gaye Yılmaz’ı candan kutluyorum.

 

 

KAYNAKÇA :

 

1- A joint study by The economic Policy Institute;  Corporate Watch;  and The Council of Canadians

Author : Keith Ferguson

2- Foreign Policy Spring  2000 , Strobe Talbott

3- Devlet ve Demokrasi , Server Tanilli

4- World Investment Report 2001, UNCTAD-UN

5- İktisat Dergisi-Şubat-Mart 2001, Prof. Dr. Oktar Türel

6- Social Responsibility of Corporates, Belgium Presidency

7- Cumhuriyet Gazetesi, Prof. İzzettin Önder

8- Bridges Weekly Trade News Digest, Vol 5 No 34

9- Grain’s study in cooperation with SANFEC

10- Sanjaya Baru, New Delhi, 20 August 2001

11- Class Warfare, Page: 16-21, Noam Chomsky,

12- IMF-International Metalworkers’ Federation’s Bulletins Jully 2001

13- Whose Trade Organization? Lori Wallach and Michelle Sforza , Public Citizen

14- Debunking Economics the Naked Emperor of Social Sciences , Steve Keen

15- Washington Post, 31/8 2001

16- Wall Street Journal 29/8

17- Wall Street Journal 28/8

18- Bloomberg 31/8

19- Cumhuriyet Gazetesi 03/09/2001, Ergin Yıldızoğlu, Dünya Ekonomisine Bakış

20- Third World Network, By Martin Khor 10 Oct. 2001

21- Institute for Agriculture and Trade Policy – Geneva, By Shefali Sharma, October 2001

22- ETUC’nin 13 Eylül’de Brüksel’deki DTÖ 4. Bakanlar Konferansına hazırlık toplantısıyla ilgili olarak hazırladığı bilgi notu

23- Anti-MAI Çalışma Grubu Bültenlerinden

24- Prof. Dr.Türkel Minibaş, Cumhuriyet Gazetesi 24 Eylül 2001



[1] FED: Federal Reserve Bank of the U.S. ABD Merkez Bankası

[2] NASDAQ: ABD’nde teknoloji hisselerinin işlem gördüğü borsa

[3] Washington Post, 31/8 2001

[4] Wall Street Journal 29/8

[5] Wall Street Journal 28/8

[6] Bloomberg 31/8

[7] Wall Street Journal 29/8

[8] Ergin Yıldızoğlu, Dünya Ekonomisine Bakış, Cumhuriyet Gazetesi 03/09/2001

[9] Third World Network, By Martin Khor 10 Oct. 2001

[10] Institute for Agriculture and Trade Policy – Geneva, By Shefali Sharma, October 2001

[11] ETUC’nin 13 Eylül’de Brüksel’de yapılacak DTÖ 4. Bakanlar Konferansına hazırlık toplantısıyla ilgili olarak hazırladığı bilgi notundan

[12] ETUC’nin 13 Eylül’de Brüksel’deki DTÖ 4. Bakanlar Konferansına hazırlık toplantısıyla ilgili olarak hazırladığı bilgi notundan

[13] Anti-MAI Çalışma Grubu Bültenlerinden

[14] Prof.Türkel Minibaş, Cumhuriyet Gazetesi 24 Eylül 2001