Kapitalizmin Kaleleri-II

 

WTO - World Trade Organization

DTÖ - Dünya Ticaret Örgütü

 

 

B ö l ü m – 3

 

 

TAHKİM DAVALARI:

 

Yukarıdaki bölümlerden de anlaşılacağı gibi, DTÖ Anlaşmaları hukuki açıdan son derece güçlü bir sisteme oturtulmuş durumda. Bu katı kuralları uygulamaya koymak için de Örgüt içinde bazı güçlü prosedürler işletiliyor.

 

Venezuela – Hava Kirliliği Davası : DT֒nün kurulmasından hemen sonra Ocak 1995’de Venezuela, Amerika Birleşik Devletlerini ülkenin (ABD’nin) yürürlükte olan Hava Kirliliği Yasası ile ilgili olarak DTÖ Tahkim Kuruluna şikayet ediyor. Şikayet, 1993 yılında yürürlüğe konan ve ABD Çevresel Koruma Ajansı – EPA tarafından , havayı kirleten dumanlı ve toksik gaz yağı atıklarının yol açtığı kirliliğin azaltılması ya da en azından daha fazla artmaması amacıyla çıkarmış olduğu yasal düzenlemeyle ilgili. Aynı tarihte, zehirli atıklarıyla hava kirliliğini arttıran, çoğu Amerika’lı olmak üzere çeşitli sanayi lobileri ABD Kongresi içinde ve dışında kulis faaliyetlerinde ve EPA’ya da yapmakta olduğu hazırlıkla ilgili dava açacakları yönünde tehditte bulunuyor . Fakat EPA zamanında önlemlerini alıyor ve yasa yürürlüğe konuyor ve sonuç olarak ABD’ndeki petrol üreticileri , EPA’nın yasasının gerektirdiği çevre teknolojileri için 37 milyar USD harcamak zorunda kalıyor. Tabii bu durum Amerika’ya benzin ihraç eden Venezuela’nın işine gelmiyor ve pazarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor Venezuela. Bu gerekçeyle DTÖ Tahkim Kuruluna başvuran Venezuela, gerekçesini MFN-En Çok Kayrılan Ülke hükmüne dayandırarak EPA yasasıyla DT֒nün ayrımcılık yapılmamasını gerektiren ilkesinin ihlal edildiğini belirtiyor. Dava devam ederken Brezilya’da benzer bir şikayetle Tahkim kuruluna gidiyor ve sonuçta karar, ABD – EPA yasasının aleyhine, Venezuela ve Brezilya’nın lehine sonuçlanıyor. ABD, 1996 yılında DTÖ Temyiz Mahkemesine (İtiraz Başvuru Paneli) başvurduğunda , kurul tarafından alınan nihai karar ise “Her ne kadar hava bir doğal kaynak olsa da, GATT’ın 20. maddesinde belirtilen istisnalar kapsamında korunabilir; fakat EPA tarafından dizayn edilecek özel koruma yöntemlerine izin verilemez.” ABD’ne biçilen ceza , Venezuela’nın ABD’nden ithal ettiği mallara daha yüksek bir gümrük vergisi uygulaması şeklinde olunca ve bu sefer de Venezuela’ya ihracat yapan ABD’li şirketler ayağa kalkınca, 1997 yılında ABD, EPA düzenlemelerinde gerekli değişikliği yapmaya mecbur kalır. Bu tahkim davasının tarafları, daha geniş anlamdaki muhatapları, kazananlar ve kaybedenler biçiminde bir analiz yapıldığında ise ortaya çıkan sonuç : Amerika’lı Şirketler oldukça yüksek ek maliyet getiren çevre düzenlemelerini yapmaktan kurtulup; karlarını yeniden arttırdılar. Bu değişiklikten nasibini alan yalnız ABD’li petrol üreticileri değildi kuşkusuz, ABD’nde faaliyet gösteren yabancı petrol üreticilerine de yaradı 1997 yılında EPA düzenlemesinin geri çekilmesi. Venezuela’da petrol üretimi yaparak ABD’ne benzin ihraç eden şirketler de eski rekabet güçlerine kavuştular ; davanın kaybeden tarafı ise yıllar boyunca giderek artan bir hava kirliliğini yaşamak zorunda bırakılan ABD, Venezuela ve tüm dünya halkları oldu.

 

Ton ve Yunus Balığı Davası : Pasifiğin doğu kıyısında ağlarla yapılan ton balığı avcılığında yunusların da ölümüne neden olunuyor. Sebep ise ton balığı sürülerinin hemen altında yunus sürülerinin yüzüyor olması. ABD’ndeki MMPA - Deniz Memelilerinin Korunması hakkındaki yasayla ABD’li balıkçı filolarının böylesine bir ekolojik zarar vermesinin önüne geçilmeye çalışılmıştı. MMPA, başka ülkelerden ithal edilecek ton balığı ile ilgili de düzenlemeler getiriyor ve ton balığının avlanma koşulları MMPA’da belirtilen yöntemlere uygun değilse ithalatı yasaklıyordu. En azından göründüğü kadarıyla bu yasayla amaçlanan, yunus balıkları ve dolayısıyla deniz yaşamını koruma altına almaktı. Fakat, aynı zamanda bir NAFTA üyesi olan Meksika’da böyle bir yasal düzenleme bulunmuyordu ve ABD’ne ton balığı satan Meksika, bu yasayı (ABD’ni) 1991 yılında GATT-Tahkim Paneline şikayet etti. GATT-Tahkim Paneli, aynı yıl Eylül ayında ABD’nin MMPA  uygulamasının GATT’ın Ulusal Muamele (NT) hükmünü ihlal ettiğine karar verdi. NT’e göre, ithal edilen benzer ürünler arasında kullanılan üretim yöntemine göre ayrım yapılması yasaktı ve ABD bu yasağı ihlal etmişti. Bunun üzerine ABD, GATT’ın istisnalarla ilgili XX. Maddesinin işletilmesini talep etti, fakat sonuç yine değişmedi ve dava ; insan, hayvan, bitki yaşamını tehdit eden ticaretin GATT hükümlerinden muaf tutulacağını belirten GATT- madde XX kapsamına da alınmadı. Ancak bu dava DT֒nün kuruluşundan önce olduğu için Tahkim Paneli kararının bir kurala dönüştürülmesi için konsensus gerekiyordu (şimdiki uygulamaya göre tam tersi için, yani kararın reddedilmesi için konsensus gerekiyor) ve Meksika da açtığı davanın peşini bıraktığı için Panel tarafından alınan karar tek taraflı olarak ABD tarafından reddedildi ve karar uygulanmadı. Daha sonra bu kez 1992 yılında, Avrupa Birliği de ABD’nin aynı yasasını GATT Tahkim Kuruluna şikayet etti. Tekrar ikinci bir Panel kuruldu ve bu Panelin nihai kararını rapor haline getirmesi 1994 yılının ortalarına rastladı. Karar öncekinden pek farklı değildi, ABD, yine bu uygulamasından ötürü suçlu bulundu, zaten aynı bulgular kullanılmıştı ve GATT’ın XX. Maddesine gene ihtiyaç duyulmadı, çünkü Panel , Amerikan yasasının, hayvan yaşamını korumak için gerekli olmadığına hükmetti. Birincide de olduğu gibi karar yine onaylanmadı.

Derken bazı şeyler değişmeye başladı ve Ocak 1995’de DTÖ kuruldu. Meksika’nın şikayetini tekrarlayacağı yönünde tehditlerini arttırması, DT֒nün tahkim sisteminin GATT’ınkinden çok daha sıkı kural ve cezai müeyyidelere bağlanmış olması ve ton balığı tekellerinin Kongre üzerinde giriştikleri yoğun kulis faaliyetleri sonrasında Clinton yönetimi MMPA yasasını, şirketlerin isteği doğrultusunda değiştirdi. Tek başına ton balığı davası bile, çok taraflı ticaret sisteminin kimler tarafından ve hangi gerekçeyle DT֒nün ellerine teslim edildiğini açıklamaya yetiyor.

 

Karides – Kaplumbağa Davası : ABD’ndeki nesli tehlileye girmiş canlı türlerinin korunmasıyla ilgili yasal düzenlemeye göre, ABD’ne karides ihraç edecek ülkelerin, ticarete konu olan karides avcılığında kaplumbağaların zarar görmemesini sağlayacak aygıtlar kullanılmasını sağlamak zorundalar. Asya ülkeleri de (4 ülke) bu yasayı DTÖ tahkimine şikayet olarak ilettiler ve ABD’nin temyiz kuruluna da başvurması dolayısıyla dava 1998 yılı Ekim ayında sonuçlandı: ABD’nin ilgili yasası GATT hükümlerini ihlal ediyor ve istisnalarla ilgili GATT Madde XX’nin gereklerine de madde muhteviyatının sınırlı ve koşullu olması nedeniyle uymuyordu. Panel’e göre, ABD’ndeki yasal düzenleme serbest ticaret önünde ciddi bir engel oluşturuyordu. Öyle ki, DTÖ Tahkim Paneli aldığı bu kararın , ABD’nin imzalamış olduğu çok taraflı çevre anlaşması MEA ve Vahşi Flora ve Faunanın tehlikeye giren türlerinin uluslararası tiacerete konu olmasıyla ilgili uluslararası konvensiyon CITES’i ihlal ediyor olmasını bile umursamadı ve ABD’nin yalnızca tek tek karides avcı teknelerini hedef alarak kaplumbağaları korumaya devam edebileceğini bildirdi.

 

Chiquita – Muz Davası : Avrupa Birliği, ACP olarak bilinen Afrika, Karayip ve Pasifik’teki eski kolonilerle bir anlaşma imzaladı (Lome anlaşması) ve bu anlaşmayla da Birliğe yapılacak muz ithalatının %7’sini bu ülkelerden almayı ve ithalat sırasında özel ve daha düşük oranlı bir gümrük vergisi uygulamayı taahhüt etti. Bu arada, Karayiplerde bazı ülkeler için muz üretimi hem çok önemli bir gelir kaynağı hem de istihdam sağlayan bir alan. Santa Lucia isimli küçük ülkenin Başbakanı ,Lome Konvensiyonunda yer alan ticari düzenlemelerin ticarete zarar vermediğini, yalnızca küresel ekonomiden başka hiç bir şekilde yararlanma ihtimali olmayan ülkelere belli ve aslında oldukça sınırlı ticaret imkanları sunduğunu belirtiyor. Tabii küresel ekonominin sahipleri arasında bu konuda da fikir ayrılıkları mevcut. Bu yüzden ABD, Latin Amerika muz çiftliklerinde yıllardan beri uyguladığı son derece ağır emek hakkı ihlalleriyle ünlü en büyük chiquita tekeli adına Avrupa Birliğini DT֒nün Tahkim Kuruluna şikayet ediyor. DTÖ Temyiz Paneli, AB ile Karayip ülkelerince imzalanan ve belli oranda ithalat garantisi ile daha düşük oranlı gümrük vergisi uygulaması taahhütlerinin yer aldığı Lome anlaşmasının GATT hükümlerinin ihlali anlamına geldiğine hükmediyor ve ABD’ne, AB bu konudaki politikasını değiştirinceye kadar 200 milyon USD tutarında ekonomik ambargo uygulama hakkı tanıyor. AB’nin bu yönde alacağı karardan bu yoksul ülkelerde en az 200 bin çiftçi ve ailelerinin yaşamsal olarak etkileneceği, bu ülkelerden merkez ülkelere doğru yaşanan yasadışı göç olgusunun daha da hızlanacağı ve uyuşturucu ticaretinin ivme kazanacağı bekleniyor. Sayılan tüm bu yoksulluk ve sefaletin tek bir Lome anlaşmasıyla ya da sadaka verircesine bir anlayışla bir kaç tane ticari avantaj ve teşvikle aşılacağını düşünmek de son derece yanlış olur kuşkusuz. AB’ne böylesi bir anlaşmayı yaptıran gerekçe ise muhtemelen AB kamuoyundan bir demokrasi ve insan hakları puanı kapmak , fakat bu arada giderek yükselen Doğu-Batı ya da Kuzey-Güney çekişmesinde yoksulun ve zor durumda olanın tarafında yer alarak görüntüyü kurtarmak olsa gerek. Çünkü AB’nin, toplam muz ithalatının yalnızca %7’sini Karayipler’den alacağı yönünde yaptığı bir tahhüdün Birlik bütçesine getireceği  ek yük, Birliğin genişleme süreci ülkelerine yeniden yapılanma desteği olarak aktardığı fonlardan kat be kat küçük bir parasal büyüklük. Dolayısıyla aslında Avrupa Birliği Karayipler ile bir alış veriş yapıyor ve bu işten de büyük kazanç bekliyor. 

 

Hormonlu Sığır Eti Davası  (Hormone Beef Case) : 1980’lerde Avrupa Birliği, sığırlara gelişimleri sırasında hormon verilerek hızla kilo almalarının sağlanmasına yönelik uygulamalara ciddi yasaklamalar getiren bir dizi yasa çıkardı. Bu yasanın çıkarılmasının gerisindeki dürtü, aralarında hormonlu eti boykot eden eylemlerin de bulunduğu çeşitli kampanyaların yardımıyla halk sağlığı konusundaki toplumsal bilincin artmış olmasıydı kuşkusuz.  Bir kaç yıl önce ABD ve Kanada Hükümetleri kendi hayvancılık endüstrisi tekellerinin baskılarına cevap anlamında, A.B.’ni hormonlu et yasağı uygulaması dolayısıyla DTÖ-Tahkim Kuruluna şikayet ettiler. Bu iki ülke, AB’deki uygulamanın GATT’ın SPS anlaşması hükümerinin ihlali anlamına geldiğini ileri sürüyorlardı. Derhal bir Tahkim Panel’i oluşturuldu ve Panelin ilk yaptığı iş SPS’in yeniden yorumlanması oldu. Bu yeni yorum tam 472 sayfalık bir raporda detaylı olarak anlatılırken; Tahkim Panel’inin kararı da AB’nin GATT-SPS anlaşması hükümlerini ihlal ettiği şeklinde çıkıyordu. DT֒ne göre ihlal vardı, çünkü hormon yasağı yalnızca yerli üreticilere uygulanmıyor, AB’ne sığır eti ihracatı yapan tüm ülkelerin aynı yasağa uyması gerekiyordu. AB’ne göre ise, hedef AB halklarının sağlığını korumak ve yaşamsal risklerini azaltmak olduğuna göre, Birliğe giren ve yaşamı tehdit eden tüm ürünlerin doğal olarak aynı sağlık standartlarına tabi tutulması gerekiyordu. Tahkim Paneli, bu yasak ve ilgili yasanın “risk değerlendirme” ye(Risk Assesment) dayanarak yapılmadığını belirtti ve AB’ni mahkum etti. ABD, ilk etapta karşılık olarak çok çeşitli bir ürün yelpazesinde ve AB’ne yapılan sığır eti satışının 10 katına eşit düzeyde bir ekonomik ambargo uygulama yönünde karar aldı ve hayata geçirdi. Fakat, bu kadar eşitsiz bir ceza Avrupa sermayesine çok ağır geldiği için, AB-Komisyonu üzerindeki sermaye baskıları yoğunlaştırıldı ve AB, hormonlu et ile ilgili sağlık standardından vaz geçti (tüzüğü değiştirdi ve “hormonlu et kanserojendir, insan sağlığına zararlıdır” cümlesini yasadan çıkardı. )

 

Massachusetts – Burma Davası : Geçtiğimiz yıllarda, ABD’nde Massachusetts ve bazı kentlerin valilikleri; “Satın Almada Seçici Davranma” adı altında bir yasayı kent meclislerinden geçirdiler ve amaçları; ABD Hükümetini, insan hakları ihlallerinin yaşandığı ülkelerle ticaret yapmaktan vaz geçirmek, caydırmaktı. Bu hedefin ardında başkaca bir geri plan çalışmasının ya da sermayeler arası bir iç çatışmanın olduğunu öngörmek gerçekten son derece zor, zira ele alınan dava, eski adı Myanmar yeni adı Burma olan küçücük bir prenslik ve ABD toplam ticaret hacmi içersindeki varlığı olsa olsa denizde bir damla şeklinde ifade edilebilir. Başka bir deyişle ABD kent meclislerince başlatılan yasal girişim, belki Burma’yı ülke çapında etkileme gücüne sahip olabilir, fakat ABD içinde bir etkisinin olacağını beklemek mümkün değildir. Birleşmiş Milletler (UN) ve Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) dan gelen bilgilere göre, Burma’daki askeri yönetim aralarında zorunlu çalışma-köle emeği, demokratik yöntemlerle seçilmiş Hükümet üzerinde baskı kurma, bireylerin siyasi haklarının kısıtlanması, işkence ve etnik azınlıklara karşı ayrımcı muamelede bulunmak da olmak koşuluyla çok sayıda emek ve insan hakkının ihlal edilmesine seyirci kalıyor, bunun da ötesinde bu vahşi sömürüyü teşvik eder, destekler nitelikte resmi girişimlerde bulunuyordu. Diğer yandan bu ülkeyle ticari ilişkilerin devam etmesi, Burma Hükümetine yeni silah ve askeri malzeme alması için kaynak (döviz) aktarmakla eş anlama geliyordu. Massachusetts yasası ise, ABD Hükümetinin, Burma ile ticaret yapmaktan caydırılması için yereldeki şirketlere %10 düzeyinde bir tercihli muamele uygulanmasını sağlamayı amaçlıyordu. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi, gerekçesi ne kadar insani ve sınıfsalmış gibi görünürse görünsün, kapitalist sistem içinde geliştirilen çözümlerin -bir boyutuyla ve her şekilde- yine sermayeye hizmet edeceği, tercihlerin ise zorunlu olarak “şer” ile “ehven-i şer” arasında sıkışacağı Massachusetts yasası ile bir kez daha görülüyor. ABD kent meclislerinin ehven-i şer’i, şer’e tercih etmesi; AB ile Japonya’yı tahkime gitmekten alıkoyamadı ve 1997 yılında bu iki ekonomik blok tarafından DTÖ Tahkim Kuruluna iletilen şikayette; ABD’nin, ilgili yasasıyla DT֒nün Ekseriyete Dayalı Hükümet Satın Almaları (AGP) anlaşmasının hükümlerinin ihlal edildiği öne sürüldü. DTÖ-Tahkim Panellerince ele alınan davaların muhtemel temyiz süresi de dahil olmak koşuluyla 15 ay içinde sonlandığı daha önceki bölümlerde aktarılmıştı. Fakat, Burma davası 1997 yılında açıldığı halde henüz sonuçlanmamış durumda, çünkü Tahkim Kurulu halihazırda, ABD’ndeki 600 kadar şirketin bir araya gelerek oluşturdukları Ulusal Dış Ticaret Konseyinin (National Foreign Trade Council) aynı yasaya (Massachusetts yasası) karşı ABD-Temyiz Mahkemesinde yürütmekte olduğu davanın sonucunu bekliyor. Konseyin iddiası, söz konusu yasanın Amerikan Anayasasına uygun olmadığı yönünde ve bu Konseyin de “Satın almada seçici davranma” yasasına başından beri şiddetle karşı olduğu biliniyor. Öte yandan yasaya destek veren gruplar, satın almada seçici davranma yasasının geçmişte G.Afrika’ya da uygulandığını ve eğer G.Afrika ile ekonomik ve ticari ilişkiler kesilerek ülke üzerinde belli bir yaptırım uygulanmamış olsaydı, Nelson Mandela’nın bugün hala hapiste olabileceğini belirtiyor ve Mandela meselesini yalnızca ekonomik ambargoya bağlayan bir anlayışı savunuyorlar.  

 

Oysa, gerek G.Afrika gerekse diğer bazı Afrika ve Asya ülkelerinde “demokrasi” kisvesi ardında yaşanan siyasi değişimler neo-liberalizmin teorisyenlerince “barışçı entegrasyon” olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda, S.Talbott’un da vurguladığı “yeni bir kendi kaderini tayin hakkı” tanımlamasına uygun bazı gelişmeler Mandela - G.Afrika - Özgürlükler üçgeninin geri planının daha iyi görülebilmesine olanak tanıyor . Bu çerçevede, Batı Afrika’da Mali Devlet Başkanı Alpha Oumar Konare’nin bölgedeki ekonomik ve politik işbirliğinin hızlanmasında öncü bir güç üstlendiği; Güney Afrika’da Nelson Mandela’nın seçimle iş başına gelmesinin üzerinden sadece 7 yıl gibi kısa bir süre geçtiği halde, ülkenin kendi içinde demokrasi ve istikrar alanlarında bir dönüşüm yaşamaya başladığı ve bölgenin diğer ülkelerine de çoğunluğu baskı altına alan etnik azınlıklarla başa çıkma konusunda mükemmel bir örnek teşkil ettiği; Mozambik’de 1975 yılında kazanılan “bağımsızlık(???)” sonrasında Frelimo ve Renamo siyasi partileri arasında 17 yıldan beri yaşanmakta olan kanlı iç-savaşın şimdilerde demokratik seçim süreçlerinde yaşanan politik mücadeleye dönüştüğü; Afrika’nın en kalabalık ülkesi olan Nijerya’nın on yıllarca süren dikatatörlük sonrasında sivil, demokratik bir yönetime dönüşmek için kendine özgün bir çizgi belirlediğine ilişkin değerlendirmeler Talbott’un daha önce de değindiğimiz tezlerinin üzerinde ciddi çalışmalar yapıldığını doğrular niteliktedir. [1]Sistem, “demokratik ilkeler ve -iyi yönetişime- yoğunlaşan bu çabaların uluslararası toplumun (international community) sürekli takibi ve desteğine ihtiyaç duyacağı” görüşündedir. Bu “takip” ve “destek”in ne şekilde gerçekleştirileceği konusunda kehanette bulunmaya hiç gerek yoktur, çünkü zaten “yönetişim” ile yapılmak istenen tümden kontrol/denetim altına almaktır. Bu denetimin iç-gelişmeler nedeniyle tehlikeye girmesi konumunda bu kez -muhtemelen- mali yardım , yani “destek” devreye sokulacak ve böylece ülkeyi bağımlı halde tutma konumu sürdürülmüş olacaktır.

 

Araştırmacı Alex Carey tarafından sermayenin uzun yıllardan beri alttan alta demokrasi adı altında yürüttüğü propaganda çalışması üzerine yapılan bir dizi araştırmadan “Kamu oyu görüşünün değiştirilmesi” başlıklı çalışmada; 20.yy da demokrasi ile ilgili 3 temel olgunun varlığından söz ediliyor: Birincisi sermayeye tanınan ve zaten oldukça geniş olan ayrıcalıkların sınırlarının daha da genişletilmesi; ikincisi sermaye birikim süreçlerinin hızlanması sonucunda şirketlerin devasa büyüklüklere ulaşması ve son olarak üçüncüsü de mevcut burjuva demokrasisinin altını oymak maksadıyla yürütülen sermaye yanlısı propaganda faaliyetleri. Noam Chomsky ise bu tespitlere tamamen katılıyor ve “İşte bu yüzden bugün Halkla İlişkiler adı verilen bir endüstri alanı var” diyor. Chomsky şöyle devam ediyor:

            “Bugün var olan Halkla İlişkiler Endüstrisinin ilk oluşumu  sermayenin bugünkü formasyonuna ulaştığı zaman dilimine, yani 20. yy ın ilk yıllarına denk düşüyor. O dönemde sermaye böylesi bir sektöre şiddetle ihtiyacı olduğunu keşfetti ve hedefi sanayicilerin karşı karşıya kalabileceği en büyük tehlike olan halkın düşünsel gücü ve birikimini kontrol altına alabilmekti. Çünkü halk  demokrasisinin tıpkı Devlet zulmü için ciddi bir tehdit oluşturduğu gibi sermaye zulmü olarak özetlenebilecek kapitalist sistem için de muazzam bir tehdit olduğu anlaşılmıştı. Ve şimdi bizler tam anlamıyla gaddar bir sermaye diktası altında yaşamaktayız. Bu dikta, son derece bilinçli bir şekilde toplumsal özgürlüklere saldırı anlamında inşa edilmiş bir diktadır. Bu, sermaye yasasının ayrılmaz bir parçasıdır ve ne yazık ki sadece entellektüel düzeyde bilinen bir olgudur. İşte bu olgunun yardımıyla, halk demokrasisinin işletilmemesi sağlanır. Devlet şiddetinin bir bölümü sermaye güçlerinin eline geçtiğinde, özellikle de ayrıcalıklar ve sermayenin Devlet çarkı işleyişine katılım oranı yükseldiğinde , sıranın artık toplumların düşüncelerini kontrol altına almaya geldiği anlaşılmış ve ardından muazzam ölçekli halkla ilişkiler endüstrisi kurulup, devasa kampanyalar düzenlenerek Amerikan kapitalizmi tüm dünyaya satılmaya başlanmıştır. Toplumsal hafıza, tüm düşünsel güç, sosyal bilinç ve entellektüel beyin faaliyetleri başta Reklam konseyleri, radyo ve TV yayınları olmak üzere bütün araçlar kullanılarak  süratle işgal altına alınmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası dönemine yoğunlaşan “Sellimg Free Enterprise” isimli eserinde Elizabeth Fones-Wolf, kapitalist hikaye ile beyinleri yıkanan halklar üzerinde kullanılan en etkili silahın anti-komünist propaganda faaliyeti olduğunu söylüyor. Fones-Wolf, halihazırda  insanlığın çok önemli bir çoğunluğunun , toplumsal bilinci yok etmeye odaklanmış bu propaganda sanallığı içine gömülü bir biçimde yaşadığını belirtiyor. Bu tespit aslında pek çok şeyin açıklanmasını da kolaylaştırıyor. Amerika, bu noktada diğer ülkelere göre biraz daha farklı bir konumda. Tarihsel sürecin de etkisiyle, Amerika’da  sınıf bilincine çok daha yüksek bir oranda sahip bir sermaye sınıfı var. Bu bilinç feodalizm ve aristokrasi olgularının dışında değil, bu olguların içinde gelişti . Bu nedenle, Amerika’da diğer ülkelerde olduğu gibi sınıf bilincinden yoksun çatışmalar yerine,sermaye sınıfının da Marxizmi tam olarak biliyor olması dolayısıyla, birbiriyle son derece sert  çatışmalar içersinde olan faktörlerin biraradalığı söz konusu değildi. Çünkü sermaye sınıfı da ya vulgar Marxist, ya da Marxizmi çok iyi anlamış, yorumlamış bir sınıftı. Amerika’daki sermaye sınıfının ülke düzeyinde yaptığı çeşitli yayınları okurken Mao’cu bir bildiri okuyormuş hissine kapılmak bile mümkündür. Amerikan sermayesi toplumsal beyin yıkama hedefine dönük milyarlarca dolar harcarken, amaçları yalnızca keyifli bir iş yapmak değildi kuşkusuz. Bunu belli bir amaç uğruna yaptılar. Bu amaç uzun yıllar boyunca insan hakları, demokrasi ve tüm olarak sınıf savaşına karşı hem direnmek fakat hem de bu kavramları kapsayabilmekti. Kapsamak istiyorlardı, çünkü ancak bu şekilde bu kavramlara istedikleri sınırlamaları getirebileceklerini çok iyi biliyorlardı. Bugün geldiğimiz noktada ise sıra geçmişte verilenlerin artık birer birer geri alınmasına geldi. Şimdi,  sosyal yapıyı tamamen yıkarak,  yoksulların ölüme terk edildiği 19. yüzyılın başlarındaki şeytan değirmenleri dönemine geri dönmek istiyorlar. İşte mevcut muazzam propaganda faaliyeti de bu hedefin en önemli dinamiği konumunda. Clinton Doktrinini okuyanlar hatırlayacalardır, bu doktrin içinde en fazla altı çizilen konuların başında piyasa demokrasisi karşısındaki tehdit(ler) gelir. Şimdi bu fobinin yaygınlaştırılmasına çalışılıyor. Peki halklar ne yapıyor ? Yıllardan beri insan hakları, özgürlükler ve demokrasi kavramlarının sermaye tarafından kapitalizme dahil edilişi (containment) sırasında olduğu gibi, şimdi de bu haklardan vaz geçilirken adeta dışarıdan bir film izlermiş gibi sürece yabancılaştırılmaya çalışılacaklar.Hakların kapitalizm kapsamı içine dahil edilişi, daha önce de belirttiğim gibi aslında bu hakların belli sınırlara hapsedilmesi anlamına gelir. Bu terim, yani kapsama (containment) Amerikan Diplomasisinin soğuk savaş döneminde Sovyetler Birliğindeki sistemi , sosyalizmi  kendi sınırları içine hapsetme , sistemin yayılmasını önleme amacıyla  kullandığı bir terimdi (Kennan politikası olarak bilinir). Sermaye bugün karşıtının da olmaması (zayıflamış olması ?) dolayısıyla  verilenleri geri istiyor. Yüz elli yıldır emekçi yığınlarca, başıbozuk , düzensiz, dağınık sermaye sınıfının politikalarının keskin köşelerini yumuşatmak uğruna  verilen ve aslında hedefi göz önüne alındığında önemli ölçüde başarılı da olan mücadeleler ile kazanılan herşey bugün geri alınmaya çalışılıyor. Almanya’yı ele alalım. Bu ülkedeki işçi sınıfı diğer pek çok ülkedeki emekçi yığınlarla mukayese edildiğinde –görece- iyi koşullarda çalışıyorlar. Öyleyse, sermayenin kar marjını daraltıyorlar, demek ki Alman işçilerinin sosyal haklarının önemli bir bölümü tırpanlanmak, işçi maliyetleri 19. yüzyıldaki düzeylere kadar geriletilmek  zorunda. Sermayenin mantığı bu kadar basit ve yalın. Bu sistemde emek gücünü satanlara tanınacak haklar bundan sonra emek piyasalarının sınırları ve koşullarına göre belirlenmek zorunda. Eğer çocuklarınız kendi karınlarını doyurmaya yetecek kadar para kazanamıyorsa, açlıktan ölecekler ve siz de bunu doğa olayı gibi normal bir şeymiş gibi kabul etmek zorunda olacaksınız . Tercihleriniz işyeri hapishanesi ve emek piyasası ile sınırlı olacak, bu alanlarda ne elde edebiliyorsanız bunlarla yetinmek zorunda kalacaksınız. Ya da bir seçeneğiniz daha olacak ve size diyecekler ki “beğenmiyorsanız istediğiniz yere gidebilirsiniz.” Tıpkı, 1800’lü yıllarda  köle tacirlerinin Amerika ve Avustralya’daki yerli halklara uyguladıkları sistematik şiddet olacak bu kez seçeneğiniz. Kuşkusuz bugün bu belirttiğim anlamda bir şiddet yok artık dünyanın pek çok yerinde. Asıl altını çizmek istediğim konu ise seçeneklerinizin kapitalistlerce sınırlandırılmış olduğudur. Tıpkı, modern iktisadın kurucularından Ricardo ve Malthus’un da belirttiği gibi: “İşyeri hapishaneleri ya da açlık. Emek piyasalarından ne kadar kazanabiliyorsanız gücünüz ve hakkınız bu kazançla sınırlıdır.”Oysa emek piyasasında hak diye bir kavram yoktur ve o yalnızca emek arzı ile emek talebinin karşı karşıya getirildiği, eşitsiz bir Pazar sistemidir.Başka bir deyişle klasik iktisadın yeni adı neo-liberalizm olmuştur. Diğer yandan herkesin bildiği, fakat hiç kimsenin yanlış olduğunu söylemeye cesaret edemediği , savunucularının bile inanmadığı bir “Sosyal Refah Devleti” masalı vardır ve bu devlet yaknızca  zenginlerin Devletidir her zaman.  Bu nedenle ABD kurulmuştur. ABD, tüm endüstriyel toplumlar içersinde en fazla korumacı olan ekonomi olma konumunu yıllardır sürdürmektedir. Sosyal Refah Devletinin gelişimindeki öncü rol de ABD’ne aittir. Modern korumacılık ve yeni korumacılık konseptlerinin fikir babası da Alexander Hamilton’dır. ABD’nin zengin ve güçlü bir devlet olmasının gerisinde yatan anlayış da yine korumacı ekonomi anlayışıdır. Ekonomi tarihinin bir diğer gizemi de yine entellektüel ve akademisyenler tarafından çok iyi bilinen serbest piyasa politikalarının baştan sona tam bir felaket olduğu gerçeğidir. Bu politikalara bel bağlayanlar, kapitalist sistemin içinde eriyip yok olmaya mahkumdur, bu nedenle  üçüncü dünya ülkeleri serbest piyasa ekonomisine geçmeye mecbur edilmekteler. Diğer yandan tüm gelişmiş ekonomiler serbest piyasa kurallarını sistematik olarak ihlal ederler ve en fazla ihlal eden de aslında ABD’dir. Çünkü korumacı olmak işlerine gelir ve korumacılık doğrudan ticaretle ilişkilidir. Korumacı sistemlerde büyüme hızlanır, büyüme hızlandıkça korumacılık eğilimleri artar. Uzun dönemde bu sistemin bu şekilde işlediğini gösteren pek çok örnek vardır. Ve korumacılık, devletlerin kendi burjuvazilerini koruma altına alma amacıyla yaptıkları  müdahalenin tek biçimidir.  [2]      

 

GATT, DTÖ ve genel anlamda dünya ticaret sisteminin hedefi, Chomsky’nin de altını çizdiği gibi, sermayeye tanınan ayrıcalıkların sayısını arttırarak ve kapsama alanını genişleterek kapitalist sistem karşısındaki tehditlerin gelişmemesini sağlamaktır. Fakat neo-liberalizmin savunucuları Chomsky’den tamemen farklı olarak, örneğin Amerika’nın bugünkü öncü konumunun yalnızca serbest piyasa ekonomisine ilk önce ve en hızlı biçimde geçişine bağlı olduğunu savunuyorlar ve bu teoriye karşı çıkan ülkeleri de “treni kaçıracakları” gerekçesiyle yarışın gerisinde kalmayla korkutmaya çalışıyorlar. Aslında bugün yaşananları en iyi açıklayan söz ise “alan razı, satan razı”. Başka bir deyişle sürece karşı çıkan ülkelerin savunma argümanları yalnızca kendi ulusal sermayelerinin rekabet gücü. Sürece destek veren Türkiye gibi ülkelerde de bu destek,  sadece yerli ve büyük sermaye gruplarından geliyor.  Chomsky’nin tespitlerinin bir bölümüne katılmamak mümkün değil. Bir yandan tüm dünyada devletlerin piyasa sistemine müdahale etmemesi temeline oturtulan neo-liberal politikaların öncü-savunuculuğunu yapan ABD’nin bir yandan da Microsoft şirketine karşı “tekelleşme eğilimi gösterdiği gerekçesiyle” açtığı dava arasındaki çelişkinin açıklanması gerçekten çok zor. Aynı davanın Microsoft tarafından Dünya Ticaret Örgütüne şikayet edilmemesi de son derece ilginç. Bu davada, ABD, bir devlet olarak bir şirketin ticaretine, yatırımlarına ve karlılığına engel oluyor. Oysa aynı ABD’nin kamu mahkemeleri NAFTA Anlaşması Tahkim kurullarında yargılanıp, şirketler lehine büyük cezalara çarptırılırken, devletin devreye girerek bu davalarda müdahil olması bile mümkün olamıyor. Bu duruma getirilebilecek en akla yakın açıklama ise , ABD’nin , şirketlerin kendi aralarındaki çatışmalarda, -şirket gruplarından birinin aleyhine olsa bile- kapitalist sistemin devamından yana tavır aldığı ve korumacı davrandığı, fakat şirketler ile  kendi devleti arasında, doğrudan toplumun çıkarlarını korumaya dönük davalarda sermaye tarafından yetkisiz kılındığı şeklinde olabilir. Zaten Chomsky de aynı yazının devamında “Piyasa disiplini yalnızca işçiler ve yoksul halklar için işletilir, ama diğer yandan zenginlerin, kendilerini sürekli besleyip, destekleyecek bir “dadı devlet”e sahip olacakları hemen hemen hiç konuşulmaz”  diyerek bu çelişik gibi görünen duruma açıklık getiriyor. 

 

Dünyanın en korumacı sistemi olarak tanımlanan Amerika Birleşik Devletlerinde emek gücünü satanların durumuna göz atıldığında ise teknolojik gelişmeden kaynaklanan kolaylıklar hariç tutulduğunda gerçekten  köleci toplumu hatırlatan özellikler fark ediliyor. Aile yapısı ve kültürel değerler açısından Anglo-Amerikan sisteminde olan ABD toplumsal yaşamında aile bağlarının yok denecek kadar sınırlı olduğu, çocukların adeta ebeveynlerine hasret kalarak büyüdükleri hatta pek çok anne-babanın, çocukları için sabah evden çıkmadan önce -hoşçakal diyemedikleri için- hazırladıkları mısır gevreğinden oluşan kahvaltı tabağının altına “iyi günler dileriz” yazılı bir kart iliştirdikleri, ya da çocuklarına gece arkadaşlık etmesi için bir yüzünde “burada, senin yanında olabilmeyi çok isterdim” yazılı yastıklar satın aldıkları artık yaygın biçimde bilinen ve kabul edilmiş olunan gerçeklikler. Bu paramparça yaşamların nedeni ise ailelerde hem anne hem de babanın haftada 50 ila 60 saat süreyle çalışmak zorunda olmaları. Bu sosyal parçalanma bugün öyle bir düzeye ulaşmış ki, bir önceki nesile oranla aile içi iletişim süreleri %40 gerilemiş durumda. Ve bu yüzden laçkalaşmış bir gençlik, çocuklara karşı kullanılan şiddette ciddi artış, televizyonlara adeta hipnotize olmuş gibi bağlı bir genç ordusu, gençliğin kendi içinde artan şiddet ögeleri, okullarda silahlı, ölümcül olayların sayısındaki artış, yetersiz beslenmeden kaynaklanan bebek ve çocuk ölümleri Amerika için artık sıradan görüntüleri oluşturuyor[3]. Aslında yetişkin ve yaşlı nüfus için de durum pek farklı değil gelişmiş toplumlarda. Amerika Birleşik Devletleri’nde 60 yaşın üzerindekilerin %16’sı açlıkla yüz yüze bugün. Ülke nüfusu ve nüfusun ortalama yaşı göz önüne alındığında bu oran milyonlara tekabül ediyor[4].     

 

Neo-liberal düzende sıkça duyulan kavramlardan biri de şu, meşhur “uluslararası toplum” (U.T) dur. Kimdir bunlar, nasıl bir araya gelir, kararlarını hangi süreçlerden geçerek alırlar? Bu sorular hiç sorulmaz, çünkü bu kez kararları alan zaten “toplum”un kendisidir. Amerika Irak’ı bombalar, uluslararası toplumdan bir kınama gelir, İsrail’in Filistin üzerindeki baskı ve şiddeti artar, uluslararası toplum yine görüşünü açıklar, Çeçenistan,  Kosova, Makedonya , Doğu Timor, Tibet dünyanın neresi olursa olsun U.T’un bir görüşü ve diyeceği mutlaka vardır. U.T’un açıklanan görüşleri, kınama mesajlarında ortaklaşan bir özellik dikkat çeker: Demokrasi ve insan hakları vurgusu. Görünüşte bu soyut ve görünmez U.T. hakların ihlaline şiddetle karşı çıkmakta ve bu sayede de dünya halkları nezdinde saygınlık kazanmaktadır. Fakat aynı U.T.’un sınıflar arası çatışmalar, emek hakkı ihlalleri, grev sırasında güvenlik güçlerince vurularak öldürülen işçiler (Zambia-Temmuz 2001)[5], yaşam hakkı ve ekolojik dengenin korunması için verilmekte olan mücadeleler konusunda -nedense- söyleyecek hiç bir şeyi yoktur.  Gerek Uluslararası Toplum ve gerekse tek tek Hükümetlerin ulaşmaya çalıştığı hedef: sınırları kalın çizgilerle belirlenmiş demokrasi, özgürlükler ve insan hakları tanımlamalarına ikna olmuş geniş bir kamu oyu yaratmaktır ve bu amaca son dönemde pek çok bölgede ulaşılmıştır. Nelson Mandela’nın mahkumiyetine son verilmiş; fakat karşılığında, Mandela’dan ülkesini neo-liberalizme teslim etme garantisi alınmıştır. Endonezya’da Suharto rejimi devrilmiş, yaşanan çatışmalara “devrim” adı verilmiş ve dünya kamu oyu -ülkedeki emek sömürüsü, yoksulluk ve eşitsizliğin tüm hızıyla devam ediyor olmasına rağmen - Endonezya’ya demokrasinin geri geldiğine inandırılmıştır . Sırbistan’da yaşanan trajedinin günah keçisinin Miloseviç olduğuna bölge ve dünya halkları ikna edilmiş; işbaşına gelen yeni yönetimle bağıtlanan serbest ticaret anlaşmaları üzerinden ülke, egemen sermayenin hegemonyası altına alınmıştır. Saydığımız bu yeni, “yönetişim” örneklerine karşı çıkanlar ya terörist ilan edilmekte ya da eski düzenleri (G.Afrika’da Beyazların diktasını, Endonezya’da Suharto Yönetimini, Sırbistan’da Miloseviç Yönetimini) savundukları iddiasıyla farklı yönlere savurulmaya çalışılmaktadır. 

 

Yukarıda sürecini aktardığımız Burma-Massachusets davasında sözü edilen “demokrasi”nin de bu çerçevede değerlendirilmesi gereği ve daha da önemlisi kapitalist sistemin, çıkarları söz konusu olduğunda kendi değerlerini bile yok saydığının burada altını bir kez daha çizmekte yarar var.

 

Kanada Asbest Davası : Çevre standartları ve bu standartların korunmasına yönelik çeşitli “mücadelelerin” sermayeler arası Pazar kavgalarında önemli bir silah olarak kullanıldığı bilinen bir olgu. Ancak çevre ve toplum sağlığı ile ilgili öyle konu başlıkları ve boyutlar var ki ; bunlar kapitalizmin gerçek yüzünün görülmesine  yardım ediyor. İşte bu konu başlıklarından biri de Asbest; bugün bütün dünyada başta akciğer kanseri olmak üzere pek çok kanser hastalığına yol açtığı bilimsel olarak ispatlanmış ölümcül bir kimyasal. Hatta, son dönemde İngiliz bilim insanlarınca yapılan bir araştırma, yalnızca Avrupa’da, ölüm nedeni araştırılmış ve belirlenmiş en az 500.000 insanın katilinin asbest olduğunu söylüyor. Dünya çapındaki asbest ihracatının %95’ini gerçekleştiren Kanada’nın, Fransa’ya karşı DT֒nde açtığı Tahkim davasının gerekçesi; Fransız Hükümetinin asbest ithaline, bu maddenin ölümcül olması dolayısıyla getirdiği yasak ve Kanada, böylesi bir yasağın DTÖ nezdindeki Ticaret Önündeki Teknik Engeller Anlaşması hükümlerini ihlal ettiğini savunuyor. Kanada’nın bu davayı Fransa’ya karşı açma nedeninin yalnızca Fransa’nın büyük bir asbest ithalatçısı ülke konumunda olmasının olmadığı; bundan önemlisinin Kanada’dan asbest alımı yapan eski Fransız sömürgeleri Fas, Tunus ve diğer bazı gelişmekte olan ülkelere de bu yasağın yayılacağı yönündeki endişenin davanın açılmasında önemli rolü olduğu düşünülüyor. Çünkü Kanada’nın en büyük 10 asbest alıcısından 7’sinin gelişmekte olan ülkeler olduğu ve bu durumun asbest kullanımının diğer az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaygınlaşmasına yardımcı olacağı, hatta son dönemde bu eğilimin genişlemeye başladığı biliniyor. Eğer Kanada açtığı davayı kazanacak olursa, söz konusu bu ülkelerde asbest kullanarak çalışmak zorunda olan işçilerin zaten risk altında olan yaşam süreleri daha da kısalacak. Diğer yandan, asbest kullanımının büyük oranda maliyet unsurları ve kar marjları ile ilgili olduğu, emek, çevre, sağlık gibi tüm toplumu ilgilendiren konuların yok sayılmasının az gelişmiş dünya sermayesinin ayakta kalabilmesinin temel koşulları olduğu unutulmamalıdır. Yani, sağlık gerekçesiyle asbest kullanımının yasaklanması, ya da başka bir deyişle davayı Fransa’nın kazanması halinde bu az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin asbeste muhatap olan işçilerinin yaşamsal riski belki minimize edilmiş olacak; fakat aynı işçiler işlerini kaybetme , aç kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Bu çelişik durumu kapitalizmin doğası ile açıklamanın dışında verecek bir cevap, alınacak bir tavır olmadığı son derece açıktır.  

 

Kanada-Asbest Davası henüz nihai sonuca ulaşmadı. Tahkim Panelinin ilk aldığı karar Fransa’nın haklı olduğu yönündeydi (Mayıs 2001). Ancak, Kanada gecikmeden DTÖ-Temyiz mekanizmasına baş vurdu ve halen sonucunu  bekliyor. ABD’li Demokratik Kitle Örgütü Public Citizen’in Genel Koordinatörü Lori Wallach ise bu konuda şöyle bir yorum getiriyor : “DTÖ içersinde çevre, emek ve insan haklarının korunmasını amaçlayan politik bir yapı ve anlayış olmadığı için, mevcut sistem, Kanada’nın bu kadar yaşamsal bir konuda bile temyize gitmesine ve Dünya Ticaret Örgütünün işçilerin sağlığı ve çıkarlarını bir kere daha görmezden gelmesine izin verdi” [6]

 

Güney Afrika – Paralel İthalat – Zorunlu Lisans Davası : Şirketler kar maximizasyonunu gerçekleştirebilmek için, ürettikleri ürünleri farklı ülkelerde farklı bedellerden satıyorlar ve bu oldukça yaygın başvurulan eski bir uygulama. Örneğin, dünyanın her yerinde kullanılan Amoxillin isimli antibiyotik haplar G.Afrika’da 50 cent’e satılırken; New-York’ta 30 cent ve Zimbabwe’de 4 cent’e satılıyor. Bu uygulama, paralel ithalat olarak isimlendirilen ve satış fiyatının en düşük olduğu ülkelerdeki distribütörlerce satın alınan ürünlerin tekrar başka ülkelere ihraç edilmesiyle sonuçlanan bir başka pratiği de beraberinde getiriyor. Böylece, bir ürünün aynı ülkeye girebilmesi için iki ayrı rota izlenebiliyor ve bu sayede fiyat marjları da yukarı çekiliyor. İlk elde yapılan yüksek fiyatlı ithalat ya doğrudan üreticiden, ya da birinci distribütörden geliyor. İkinci, görece ucuz olan ithalat ise kaçak olarak adlandırabileceğimiz, fakat pek çok ülke yönetiminin bilgisi dahilinde yaşanan yetkisiz ithalatçılar tarafından gerçekleştiriliyor. Bir yandan üreticilerin feryadı yükselirken; diğer yandan özellikle Avrupa Birliği ve Japonya’daki resmi anti-tröst kurumlarınca desteklenen bu pratik karşısında ise zorunlu lisans uygulaması adı verilen bir girişime izin veriliyor. Bir üretici firmanın patentli ürününün, iş yaptığı Hükümet tarafından, , belli bir ülkede -lisans hakkı satın alınmak suretiyle-  satışına izin vermeye zorlaması, DTÖ-TRIPS Anlaşmasının cevaz verdiği bir durum.

 

Şimdi Afrika’daki ilaç satışıyla ilgili davayı ele alalım. Dünyada yeni AIDS tanısı konan kişilerin %70’i Afrikanın güneyindeki ülkelerde yaşıyor ve dünyadaki AIDS ölümlerinin %90’ı da bu bölgede yaşanıyor. Hal böyle iken, toplam HIV virüsü aşısının yalnızca %1’i bu bölgede satılıyor. Bir başka deyişle, Amerikan İlaç üreticileri AIDS ilacının Afrika’da da Amerikan piyasasına eşdeğer bir fiyat üzerinden satılmasını ve böylece kar marjlarının değişmemesini istiyor. Diğer yandan AIDS tedavisinde haftalık ilaç masrafı 500 $’ı aşıyor ki bu rakkam Afrika ülkelerinin pek çoğunda, yıl bazında kişi başına düşen milli gelirden daha yüksek.. Bu yalın gerçeklikler karşısında G.Afrika Cumhuriyeti 1997 yılında adı “zorunlu lisans uygulaması” olan bir yasa çıkarıyor ve paralel ithalatı da kurumsallaştırıyor. Fakat, G.Afrika’da büyük yabancı ilaç tekellerinin destekleriyle ayakta duran PMA – G.Afrika İlaç İmalatçıları Birliği (South African Pharmaceutical Manufacturers’ Association) hiç vakit geçirmeden 1997 yılında Hükümeti, bu yasayı geri çekmesi için tehdit etmeye başlıyor. Tehdit yöntemi hiç değişmiyor : DTÖ-Tahkim mekanizması. PMA’nın savı şöyle : TRIPS yasasıyla patent hakkına sahip şirketlere tanınan haklar , Hükümetlere zorunlu lisans uygulaması gibi bir pratik imkan sağlanarak ihlal edilmiş oluyor. Derken, PMA’nın beklediği destek önce başta Al-Gore olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri Kongresinden geliyor, devasa kampanyalar başlatılıyor G.Afrika’daki uygulamanın durdurulması için. Amerikan sermayesinin asıl endişesi ise, ilaçla başlayan bu girişimin diğer ürünlere de yansıtılması ve giderek TRIPS üzerinden elde edilen avantajların ortadan kalkma ihtimalinin belirmesi. Al Gore’un bu konudaki savunması son derece enteresan : “İlaç şirketlerinin daha fazla kar etmelerine yardımcı olursak, bu şirketler AIDS ve diğer önemli hastalıklara karşı yeni ve daha etkili, daha ucuz ilaç üretimi imkanını bulabilirler.” Söz konusu Amerikan şirketlerinin halen AIDS ilacı üzerinden elde ettikleri karlar ise şöyle : Glaxo Wellcome : 4.43 milyar $ ; Bristol-Myers Squibb : 3.64 milyar $  ve Pfitzer : 3.35 milyar $ .

Clinton Hükümeti üzerinde yürütülen çeşitli karşıt kampanyalar sayesinde 1999 yılında ABD Hükümeti tehditlerinden vaz geçti, fakat mesele hala G8, G7 zirveleri ve BM toplantılarında tartışılmaya devam ediliyor, yani ilaç şirketleri henüz pes etmedi.

 

Guatemala – ABD’li Gerber Şirketi – Bebek Maması Formülü Davası : Bazan, bir ülkenin Hükümetini, şirket çıkarlarıyla çatışan , fakat toplum sağlığı ve güvenliği için gerekli olan bir talepten vaz geçirmek için tek başına DTÖ-Tahkim sistemiyle tehdit etmek bile yeterli olabiliyor, özellikle söz konusu ülke yoksul, az gelişmiş bir ülkeyse. Guatemala Hükümeti, Birleşmiş Milletler Sağlık Örgütü WHO ve UNICEF tarafından geliştirilen bir “Bebek maması pazarlama şartı”nı ülke yasalarına geçirdi. Hükümetin amacı; anneleri yapay bebek maması kullanmak yerine, bebeklerini  -çok daha sağlıklı bir yöntem olarak bilinen- kendi sütleriyle beslemeye teşvik etmekti ve bu doğrultuda benimsenen yaklaşımlardan bir tanesi de bebek maması üreten şirketlerin , mama paketleri üzerine bastırdıkları sağlıklı, tombul, besili bebek resimlerinin kaldırması olarak belirlendi. Yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte Guatemala’daki bebek ölümleri ciddi oranda gerilemeye başladı ve Guatemala UNICEF literatürüne, ilgili şartın başarı sembolü olarak geçti.

 

Ancak, bebek maması üreten Gerber isimli ABD’li şirket aynı görüşte değildi. Gerber, mama paketleri üzerindeki resimleri kaldırmayı reddetti ve bunun sonucu olarak ta Guatemala Hükümeti, Şirketin ülkede satılan diğer ürünlerini de yasaklama kararı aldı. Ardından, Gerber Şirketi Guatemala Hükümetine bir mektup göndererek, DTÖ-Tahkim mekanizmasına başvuracağını ve ABD Hükümetini de kendisini desteklemeye ikna ettiğini bildirdi. Şirketin iddiası, mama paketleri üzerindeki bebek resimlerinin, şirketin ticari markasının önemli bir parçasını teşkil ettiği ve bu nedenle, ticari markaların serbestçe kullanımını sınırlayan ulusal yasaların DTÖ-TRIPS anlaşması gereği yabancı şirketlere uygulanamayacağı şeklindeydi. Tehditler faydasını gösterdi ve DTÖ Tahkim sistemine gidilmesi halinde çok yüksek bir bedel ödeyeceğini düşünen Guatemala Hükümeti, yasanın yabancı şirketlere uygulanamayacağına dair yeni bir yasa daha çıkarmak zorunda kaldı.

 

AB – Elektronik Davası :  Avrupa Birliği, elektronik endüstrisi için bir kirlilik kontrol yasası tasarısı hazırladı. Eğer uygulansaydı, elektronik malzemelerde kurşun ve  civa gibi toksik maddelerin kullanımını yasaklayacak; elektronik malzemelerin parçalarında dönüştürülmüş (recycled) maddeler kullanılacak ve elektronik imalatçıları, ürünlerinin gelişimi ve yönetiminden sorumlu tutulacaktı. Motorola ve Intel’in de üye olduğu ve 3000’den fazla üyesi bulunan Amerikan Elektronik Sanayii Üreticileri Birliği AEA, bu yasa tasarısına karşı  - GATT hükümlerinin ihlali anlamına geleceği gerekçesiyle - savaş açtı. AEA’nın iddiası elektronik ürünlerde kullanılan kurşun ve cıva gibi metallerin insan sağlığına zarar verdiğine ya da bir tehdit, tehlike yarattığına ilişkin bilimsel bir kanıtın bulunmadığı şeklinde. AEA, ayrıca AB’nin başka bir ülkede üretilmiş ürünlerle bağlantılı olarak kendi sağlık ve çevre standartlarını yükseltmek gibi bir hakkınının olmadığını ve dönüşümlü ürün kullanma zorunluluğunun getirilmesi halinde hem DT֒nün Ticaret Önündeki Teknik Engeller Anlaşması hükümlerinin ihlal edilmiş olacağını ve hem de şirketler plastik atık toplama birimleri kurmak zorunda kalacağı ve  dönüştürülmüş plastik madde satın almak suretiyle kar oranları düşeceği için TRIMS-Ticaretle Bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşmasının ihlal edilmiş olacağını iddia ediyor. Böylece, Avrupa’nın o, büyük övünç kaynağı olan sosyal standartlarının önümüzdeki süreçlerde hangi anlaşmalar üzerinden nasıl geriletileceği de ortaya çıkıyor.  

 

Yukarıdaki çeşitli uluslararası tahkim davası örnekleri gerek gerekçeleri ve gerekse sonuçları itibarıyla önümüzdeki dönemde ulus devlet mekanizmaları üzerinden genişletilecek sömürü sistemine ilişkin önemli ipuçlarını içeriyor. Yukarıdaki örnek davaların işçi sınıfını doğrudan ilgilendiren bir boyutu olmadığı ve DTÖ sistemi ve liberalizasyonun emekçi kitlelere zarar vermediği düşünülebilir. Ancak, toplum sağlığını doğrudan tehdit eden kuralsızlaştırma ve tekelleşme girişimlerinin toplumun en geniş kesimini oluşturan işçi sınıfını etkilemeyeceğini düşünmek mümkün değildir. Bir diğer boyuttan ele aldığımızda ise bu süreçlerin sermayeler arası çıkar çatışmalarını derinleştirdiği ve sonuçta rekabet etme gücü görece daha zayıf olan şirketlerin iflas etmesiyle birlikte binlerce işçinin işini kaybettiği ve dibe doğru yarışın hız kazandığı gerçeği ile karşı karşıya kalındığı unutulmamalıdır.

 

Yine de DT֒ne karşı verilen mücadele, DT֒süz bir kapitalizme duyulan arzu şeklinde algılanmamalı ve kapitalist sistemin kendi çevrimini sürdürmesinde katkısı olan tüm yapılar gibi DTÖ de teşhir edilerek, bilgi ve bilinç temelinde bir sistem karşıtlığının oluşturulmasında bir araç gibi kullanılmalıdır.

 

Temelleri 1973-1979 Tokyo Raundunda atılan Uruguay Raundu bir bütün olarak alındığında ulus ötesi şirketlere, ürettikleri ürün ve hizmetleri tüm dünya pazarlarına engelsiz ve sorunsuz bir şekilde satabilmeleri konusunda muazzam olanaklar sağlandı. Raund sırasında imzalanan anlaşmalarla ulusötesi şirketlere sağlanan ayrıcalıklar, hem yerelde yaşayan toplumların genel anlamdaki çıkarları, fakat hem de işçilerin mücadeleler sonucunda elde ettikleri “kazanılmış hakları”ının toplamından oluşan bir mönüydü. TRIPs, TRIMs ve GATS bu anlaşmalardan yalnızca 3 tanesi ve hiçbirinde çalışanların hak ve kazanımlarını garanti altına almak amacıyla tek bir hüküm bile bulunmuyor. Fakat bu anlaşmaların üçünde de yer alan “Hükümetlerin işçi haklarını geliştiren ve koruma altına alan yasalar çıkarması ticaret önünde engel oluşturma hükmündedir” şeklindeki yasa maddeleri emek haklarının ipotek altına alınması için yeterlidir. Bu madde ile de yetinilmedi ve 1996 yılında Singapur’da toplanan DTÖ Bakanlar Konferansı sonuç deklarasyonunda şu cümlelere yer verildi :

            “Biz DTÖ üyesi devletler olarak, çalışma standartlarının korumacı amaçlarla kullanılmasını reddediyor ve emek standartları ve ücretlerin düşük olduğu ülkelerin mukayeseli avantajlarının korunması düşüncesinden hareketle bu sorunun DTÖ gündemine getirilmemesi hususunda tam mutabakata vardığımız duyuruyoruz.” Tıpkı bu cümlede olduğu gibi insan hakları konusunda da benzer bir tavır içinde olunacağı ortaya çıktı zamanla. İnsan hakları sicili kötü olan ülkelere diğerlerinden farklı muamelede bulunulmaması konusunda kesin bir yasaklama getirildi. Bu bağlamda ABD’nin Burma’ya insan hakkı ihlallerini gerekçe göstererek uyguladığı ticari ambargo, DTÖ tahkimine şikayet edildi.

 

Bu ikiyüzlü sistem gerçeklerin perdelenmesine de olanak sağladığı için çok tutuldu. Bir yandan insan hakları, demokrasi çığırtkanlığı yapılırken, diğer yandan az gelişmiş, yoksul ülkelerin rekabet avantajının kısıtlanmasının haksızlık yaratacağı tartışmaları yapıldığında bilinçsiz kitlelere adalet sağlanmış gibi mesajlar vermek  mümkün hale geldi. Bu arada, DT֒nün, ulus devlet yapıları ve kapitalist çevrimden bağımsız davranan bir yapıymış gibi gösterilmesi ile önemli bir işlev de yerine getirilmiş oldu. Giderek illüzyon öyle boyutlara vardı ki; 2000 yılı ILO Konferansında Cenevre’de çocuk emeği sömürüsüne karşı bir konuşma yapan Bill Clinton, gözlerinde o her zaman hazır iki damla yaş eşliğinde ülkesine döner dönmez bu konuda kendi üzerine düşeni yapacağı sözünü veriyor ve hemen ertesinde de ABD Kongresinden çocuk emeği ile ilgili bir yasa geçirmeyi başarıyordu: “Bu yasa ile, Çocuk emeği kullanılarak üretilmiş ürünlerin, ABD tarafından ithal edilmesi yasaklanmıştır. Ancak bu yasa, Dünya Ticaret Örgütüne üye olan ülkeler için geçerli olmayacaktır”

 

Söz konusu yasa imzalandığında DTÖ üyesi devletlerin sayısı 134 dü. Bu 134 devletin dünya toplam ticareti içindeki payı ise %80’in üzerindeydi. Başka bir deyişle o tarihte bu yasa kapsamı dışında kaldığı halde hem dünya ticareti ve hem de çocuk emeği sömürüsü açısından önemli sayılabilecek aralarında Çin’in de olduğu yalnızca bir kaç ülke vardı. Bugün gelinen noktada ise Çin’in de tam üyeliği en azından DT֒nün konuyla ilgili Çalışma Grubu tarafından onaylanmış olduğu için (17 Eylül 2001) ABD tarafından çıkarılan bu yasanın pek bir hükmü kalmadığını söylemek mümkün.

 

Aslında bu sistem içersinde farklı bir sonucun beklentisi içine girmek son derece yanlış ve üstelik tehlikeli. Çünkü insan, çevre, emek standartlarının tüm dünyada eşitlenmesi kapitalizmin küreselleşmesinin gerekçeleri ile taban tabana zıt. Ancak, var olan farklılıkarın devam etmesi ve hatta derinleşmesi ile kendi varlığını sürdürebilen kapitalist sistemin , bu farklılıkları yok ettiğini bir an için varsaydığımızda bile, sermaye hareketlerinin bu kez doğrudan teknoloji ve dolayısıyla artı değer sömürüsünün en yüksek olduğu bölge ve ülkelere doğru yoğunlaşacağı ; fakat kapitalist sistem dışına itilen dünya ülkelerinin, mevcut sermaye birikim yetersizlikleri yüzünden bağımsız bir teknoloji geliştirme şanslarının olmayacağı ve Pazar olma özelliklerini de kaybedecek olmaları ve toplam talepte meydana gelecek muazzam daralma nedeniyle sistemin kendi sonunu hazırlaması sürecinin hızlanacağını öngörmek yanlış olmayacaktır. Başka bir deyişle sorunlara kapitalist sistem içinde çözüm üretmeye çalışmak boş bir çabadan ibaret kalacak, çözüm bulunabilirmiş gibi tartışmalar yaratmak  ise yalnızca işçi sınıfının bilinçlenme ve mücadele etme sürecinin ertelenmesine yardım edecektir.

 

Amerika Birleşik Devletlerinin ticaret ve çalışma standartlarına ilişkin oynadığı iki yüzlü oyunun bir başka perdesi de 1996 DTÖ-Singapur Bakanlar Konferansından beri tartışılıyor. Clinton başkanlığındaki ABD Yönetimi, çalışma standartlarıyla ilgili DTÖ içersinde bir çalışma grubu oluşturulması önerisini 96’dan beri yinelediği halde, her nedense (?) bu isteğini bir türlü başar(a)mıyor. Kimi zaman pazarlıklar sonucunda kendiliğinden öneriyi geri çeken ABD Yönetimi (Bilgi Teknolojileri Anlaşması ancak Singapur konferansı sonrasında ve karşılığında çalışma standartlarıyla ilgili önerinin geri çekilmesi koşuluyla imzalanabilmişti) kimi zaman da konuyu yalnızca siyasi oy hesaplarıyla sürekli gündemde tutarak fakat bu alanda başka hiç bir çaba göstermeyerek işçi sendikalarının hiç değilse bir bölümünün sempatisini kazanmayı başarmıştı. Klasik Amerikan Yönetimlerinin bir yandan oy tacirliği yapıp, bir yandan küresel yatırım ve ticaret raundlarının en agresif sponsoru olmalarındaki muazzam çelişkiyi görebilenler ise yalnızca örgütlü ya da örgütsüz, işçi ya da işsiz fakat sınıf bilincine sahip Amerikan emekçileriydi.

 

Bu tip, süreci geciktirmeye dönük tartışmaların odaklandığı argümanlar genellikle kapitalist iktisat öğretisinin içinden üretilmektedir. Avustralya-Sydney Üniversitesi öğretim üyelerinden  Doç.Dr. Steven Keen’ in Eylül 2001 tarihiyle yayınlanan “Sosyal Bilimlerin Çıplak Kralı: İKTİSAT” isimli eserinde bu argümanlar bir bir çürütülmektedir. S.Keen, küresel ekonomik sistemin tüm taraflara -belli ölçülerle sınırlı olsa da- yarar sağladığı v.b tezlerin, küresel ekonomide her bir katılımcının yararlanma oranının hesaplamasında başvurulan (burada katılımcıların her birini birer ülke olarak alabiliriz) neo-klasik çizgiler içindeki “hesaplanabilir genel dengeleme” olarak bilinen modellere dayandırıldığını belirtiyor. Ve şöyle devam ediyor : “Ticaret önündeki engellerin kaldırılması sonucunda elbette tek tek ülkelerin ekonomik sistemlerinde genel bir gelişme varmış gibi görünecektir. Çünkü bu ölçütlerde esas alınan modeller neo-klasik düşünceye oturtulmuştur ve buna göre, hangi Devlet yapısı olursa olsun Hükümetlerin fiyat sistemine müdahalesi -toptancı bir yaklaşımla- sonuçta kötü olacaktır. Bu modellerde, arz ve talebin fiyattaki değişimlere gösterdiği hassasiyete muazzam bir değer atfedilmektedir. Kendi ülkem Avustralya için de benzer argümanların üretilmeye çalışıldığını çok iyi hatırlıyorum. Bir iddiaya göre, 4 ana endüstri grubunda gümrük vergilerinin %25 oranında düşürülmesi halinde, Avustralya ekonomisine muazzam ölçekte bir katkı sağlanacaktı. Bu argüman iki çok önemli yanlışa dayandırılmış durumda : Öncelikle iyi bir makroekonomik yönetimin olduğu var sayılıyor. Kendileriyle görüşüp bu argümanı çürüttüğümde ise dönüş yaptılar ve “biz toplam istihdamın değişmeden, sabit kalacağını varsaymıştık” dediler. Küresel kapitalist sistemin en fazla eleştirilen istihdam ve işsizlik faktörünün hem de “değişmezlik” gibi bir varsayıma dayandırılmış olması bu argümanların savunucuları açısından kapatılması adeta imkansız bir gedik. İkinci olarak, talebin fiyat esnekliğinden yola çıkıyorlar ve diyorlar ki -kömür örneğini alalım-  kömür ihracatı ne kadar artarsa bu artış kömür fiyatına düşüş şeklinde yansıyacak ve talebin fiyat esnekliği dolayısıyla kömür fiyatı geriledikçe kömüre olan talep de artış olacaktır. Bu görüşün savunucularından  kömür fiyatındaki her %1’lik düşüşün ihracat satışlarını %14 arttıracağını söyleyenler bile var. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, bu iddianın arkasında bulunanların ampirik bulgularla bu rakamlara ulaştıklarına inanmıyorum, olsa olsa hayal kurmuş ve “mesela kömür kömürdür, bu yüzden de kömür talebini belirleyen en büyük etken fiyattır”demiş olabilirler. İkinci olarak, bir an için bunun doğru olduğunu kabul etsek bile Avustralya’nın kömür fiyatlarını diyelim %7 oranında düşürmesinin ilk etkisi nasıl olacaktı diye bir soru sorduğumuzda, tüm diğer rakip kömür üreticilerinin de hem de derhal aynı şeyi yapacaklarını ve fiyatlarını düşürme yoluna gideceklerini gayet iyi biliyoruz. Peki sonuç ne olacaktı: kömür talebinin fiyat elastikiyeti artacağına, kömürün gelir elastikiyeti artacaktı. Bu yüzden, kömür fiyatındaki her %1’lik düşüş için satışların %1’in daha altında bir oranda artacağını bekleyebilirsiniz ve sonuç olarak ta net etkiye baktığımızda kömür satış gelirlerinizin artmayıp, tersine azaldığını görürsünüz. Ayrıca neo-klasik iktisat doktrininde birer veri gibi kullanılan kalkınma, büyüme, milli gelir kavramları devletlerin gerçek ekonomik durumuna ilişkin son derece yanıltıcı, güvenilmemesi gereken ve tek yanlı verilerdir. Bu kavramlar, varlığın damla damla süzülerek toplumların alt katmanlarına dağılacağı varsayımına dayandırılmaktadır. Fakat gerçekte varlık aşağıya doğru damla damla süzülmek yerine kaynayarak yukarıya doğru baloncuklar yapmakta ve aynı faktör işçi sınıfının da hızla yoksullaşmasına yol açmaktadır.”[7]    

 

DTÖ içinde imzalanan ikili ve çok taraflı anlaşmaların emekçi kitleleri nasıl etkileyeceği ve etkilediği konusuna yeniden dönecek olursak, pek fazla bilinmeyen belli yasaklara değinmemiz gerekir. DTÖ hükümlerine göre “ürünle ilişkisi olmayan üretim ve proses yöntemleri arasında ayırım yapmak” yasaktır. PPMs (Non-product-related-Production and Proccessing Methods) adıyla bilinen bu hüküm ile, dünya halklarının ne Hükümetler ne de şirketler nezdinde üretim süreçlerinde insan hakkı ihlalleri yapılmasına engel olmaları imkansız hale gelmiştir. Çünkü PPMs, ürünler arasında ürünün fiziksel özellikleri ya da nihai kullanıma ilişkin özellikleri dikkate alınarak ayrım yapılmasını yasaklarken, ayrımın yalnızca ürünün üretim yöntemiyle ilgili olarak yapılabileceğini emreder. İkinci olarak hiç bir DTÖ üyesi devlet bir diğer DTÖ üyesi devlete farklı bir muamelede bulunamaz (MFN-En çok kayrılan ülke istisnasının tüm DTÖ üyelerine uygulanmak zorunda olunması) . Bu da, DTÖ üyesi ülkelerde insan ve emek hakkı ihlalleri yaşansa bile, bu ülkelere ekonomik bir yaptırım uygulanamayacağı, başka bir deyişle hak ihlallerinin - belki de artarak-  devam etmesine DTÖ tarafından vize verilmesi anlamına gelmekte. Üçüncü olarak, DTÖ nezdinde imzalanmış olan Hükümet Satın Almaları Anlaşması (AGP)na göre, Hükümetler tarafından yapılacak mal ve hizmet alımlarında ticari olmayan kriterlerin dikkate alınması yasaklanmış durumda. Böylece, halk sağlığı için tehlikeli olduğu, ya da kamu düzeni açısından riskler barındıran veya doğal-ekolojik dengeyi tehdit eden üretim yöntemleriyle üretilen ürünlerin Hükümetlerce bu argümanlar kullanılarak satın alınmaması halinde DTÖ-AGP anlaşması devreye sokuluyor ve sakıncalarına rağmen ürünün satın alınması için Hükümet üzerinde baskı mekanizmaları kuruluyor. Bill Clinton tarafından çocuk işçiliğine karşı çıkarılan yasadan, DTÖ üyesi ülkelerin  muaf tutulması da Clinton’ın DT֒ye yaptığı bir jest şeklinde algılanmamalı ve ABD Kongresinin bunu yapmak dışında bir seçeneğinin bulunmadığı ; aksi taktirde onlarca  DTÖ üyesi Devletin ABD Hükümetini uluslararası tahkim paneline şikayet edeceği ve tahkim kararlarının bedellerinin de yine toplumlar tarafından ödendiği unutulmamalıdır.[8]

 

Dördüncü olarak, DT֒ndeki TRIMs-Ticaret Bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşmasıyla dünyada mevcut serbest bölgelerin -EPZs- (Export Processing Zones) hem sayılarının arttırılması hem de var olanların sınırlarının genişletilmesi teşvik edilmekte. Söz konusu EPZs deki ulusötesi sanayi-montaj şirketleri çalışanlarına çok düşük ücret öderken, Hükümetlerce tanınan vergi avantajlarının da yardımıyla kar oranlarını daha hızlı yükseltebiliyorlar. EPZs’deki üretim faaliyetleriyle şöhret yapan Nike şirketi bir çift spor ayakkabıyı 100 $’ın üzerinde bir fiyatla satarken, aynı ayakkabının üretimini yapan işçilere ödenen saat ücreti penny’lerle ifade ediliyor. Daha çok gelişmekte olan ülkelerde yaygın bir uygulama haline gelen EPZs, gelişmiş ülkelerdeki işgücü üzerinde de son derece olumsuz sonuçlar yaratıyor. Emeğin ucuz olduğu bu bölgelere akın eden sermaye, gelişmiş ülkelerde önce işsizliğin artması ve ardından da buna bağlı olarak ücret ve kazanımların geriletilmesi gibi büyük bir kazanç elde etmiş oluyor. Bu bağlamda hemen hemen işini kaybeden her Amerikan işçisinin bir sonraki işi, mutlaka bir öncekinden hem daha ağır hem de daha az ücret karşılığında oluyor. ABD-Meksika sınırında kurulu Maquiladora Sanayi Sitesi adıyla bilinen Serbest Bölgede işçilik ücretleri “karın tokluğuna” dediğimiz en asgari geçim standardını sağlamaktan bile uzak. 1998 yılı fiyatlarıyla Maquiladora bölgesi için hazırlanan bir geçinme indeksine gıda, yakıt, kira, elektrik, ulaşım ve su harcamaları konuyor. Oluşan geçinme endeksi sayılan ürünlerle sınırlı haftalık geçinme giderinin 54$ olduğunu gösteriyor. Aynı tarihte Bölge işçilerine ödenen haftalık ücret ise yalnızca 55.77$. Başka bir deyişle bir işçinin en zorunlu harcamalarının ancak bir bölümünü karşıladıktan sonra ücretinden geriye kalan para sadece haftada 1.77 $ ve bu parayla eğitim, sağlık ve giyim masraflarını da karşılamak zorunda. [9]

 

Yine TRIMs anlaşması kullanılarak yasaklanan bir başka olay da; bazı ülkelerde halen sürdürülmekte olan ve yereldeki üretimi desteklemeyi amaçlayan “üretim aşamasında belli bir düzeyde yerli girdi kullanılması” gereği. TRIMs’e taraf olan ülkeler belli bir takvim içersinde bu koruyucu uygulamadan vaz geçmek zorunda bırakıldı. Çünkü bu düzenleme de ticaretle bağlantılı yatırım tedbirleri kapsamında tanımlanıyordu ve ticaret ve yatırımlar önünde engel (!) oluşturuyordu.

 

DTÖ anlaşmalarının bir meydan okuma ya da bir tehdit şeklinde kullanıldığı bir başka alan da Hükümetlerin kendi satın alma güçlerini kullanarak diktatör yönetimlere “insan haklarını ihlal ederseniz bunun bedelini rejimi kaybederek ödersiniz” şeklinde  mesajlar göndermekten caydırılması. İnsan hakkı, demokrasi, eşitlik, özgürlükler gibi kavramların bu sistemde ne anlama geldiğini bir kez daha ortaya koyan bu yasaklama, aslında dilimizde “tavşana kaç, tazıya tut” benzetmesiyle ifade edilen ve yalnızca, toplumları bu değerlerin önemsendiğine inandırarak geri planda asıl hedefin uygulanmasını sağlayan bir oyundan ibaret. Gerçekte güçlü devletlerin samimiyetle diktatörlüğün karşısında olduğu savı da, aslında anti-demokratik uygulamalara son vermeyi çok istedikleri halde tüm dünyanın yararına olan serbest piyasanın işleyişine engel olmak istemedikleri için bunu yapamadıkları yönündeki savunmaları da yalnızca illüzyon yaratmaya dönük çabalar olarak açıklanabilir.

 



[1] Strobe Talbott, Foreign Policy 2001

[2] Noam Chomsky, Class Warfare, Page: 16-21

[3] Noam Chomsky, Class Warfare, Page: 32-33 The quatation from Sylvia Ann Hewlett’s UNICEF study

[4] Noam Chomsky, Class Warfare, Page: 35, quatation from the Wall Street Journal

[5] IMF-International Metalworkers’ Federation’s Bulletins Jully 2001

[6] Whose Trade Organization? Lori Wallach and Michelle Sforza , Public Citizen

[7] Debunking Economics the Naked Emperor of Social Sciences , Steve Keen

[8] Whose Trade Organisation-Lori Wallach and Michelle Sforza, Public Citizen

 

[9] Whose Trade Organization, Lori Wallach and Michelle Sforza, Public Citizen