Kapitalizmin Kaleleri-II

 

WTO - World Trade Organization

DTÖ - Dünya Ticaret Örgütü

 

 

B ö l ü m – 2

 

 

DTÖ (WTO- World Trade Organization) ANLAŞMALARI :

  

Hatırlanacağı gibi en fazla sayıda ve kapsamlı anlaşmanın Uruguay Raundunda imzalandığını belirtmiştik. Bu anlaşmalar yalnızca mal ticaretiyle sınırlı değildi ve hizmet ticareti, fikri mülkiyet hakları gibi alanları da kapsıyordu. DT֒nün en önemli anlaşmaları DTÖ-Kuruluş Sözleşmesi’nin eklerinde yer almaktadır :

1-     DTÖ Kuruluş Anlaşması

2-     Ek. 1 A: Çok Taraflı Mal Ticareti Anlaşması:

(i)     Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması 1994 (GATT)

(ii)    Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması 1947 (GATT)

(iii)  GATT’daki belli hükümleri açıklayıcı metinler

(iv)  GATT’ın VI ve VII. Maddelerinin uygulanmasına yönelik anlaşmalar

(v)   GATT’a ekli Marakesh Protokolu

(vi)  Devlet Desteklemeleri Anlaşması

(vii)Tarım Anlaşması (AoA)

(viii)           Sağlık-Temizlik uygulamalarına ilişkin Anlaşma (SPS)

(ix)  Tekstil ve Hazır Giyim Anlaşması (ATC)

(x)   Ticaret önündeki Teknik Engeller Anlaşması (TBT)

(xi)  Ticaretle bağlantılı Yatırım Tedbirleri Anlaşması (TRIMS)

(xii)Gemi Yükleme denetimi Anlaşması

(xiii)           Menşe kuralları Anlaşması

(xiv)           İthalat Lisans prosedürleri Anlaşması

(xv)            Koruyucu hükümler Anlaşması

3-     Ek. 1 B : Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS)

4-     Ek. 1C : Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları Anlaşması (TRIPS)

5-     Ek. 2 : Uyuşmazlıkların çözümü ile ilgili kural ve prosedülerin anlaşılması

6-     Ek. 3 : Ticaret Politikası İnceleme Mekanizması (TPRM)

7-     Ek. 4 : Ekseri Çoğunluklu Ticaret Anlaşmaları :

(i)     Sivil Havacılık Ticareti Anlaşması

(ii)    Hükümet Satın Almaları Anlaşması

8-     Kararlar ve Deklarasyonlar :

(i)     En az gelişmiş ülkelerin lehine hükümlerle ilgili karar

(ii)    DT֒nün IMF ile ilişkisini anlatan deklarasyon,

(iii)  Hizmet Ticareti ve Çevreye ilişkin karar

(iv)  Finansal Hizmetlere ilişkin karar.

 

DTÖ – Kuruluş Anlaşması (Agreement Establishing the World Trade Organization):

Örgütün kapsamının anlatıldığı; işleyiş içersinde kullanılacak olan ve tüm çok taraflı DTÖ anlaşmalarının , bütün üyeler açısından bağlayıcı olduğu anlamına gelen [Çok Taraflı Anlaşmaların bu özelliğinin aksine,  Ekseri Çoğunluklu Anlaşmalar (Plurilateral Agreement) yalnızca anlaşmaya imza koyan devletler açısından bağlayıcıdır] “Tek Girişim Yaklaşımı” nın açıklandığı; DT֒yü oluşturan anlaşma metnidir. Anlaşma metni içinde, örgütün ileride yapılacak müzakereler için nasıl forum oluşturduğundan, uyuşmazlıkların çözümünün anlaşılmasına yönelik idari prosedür ve küresel ekonomi politikası kararlarına daha büyük bir tutarlılıkla ulaşabilmek için IMF ve Dünya Bankasıyla DTÖ arasındaki ilişkilere kadar tüm işleyişi detaylı olarak anlatılıyor. Kuruluş anlaşması gereği, DTÖ her iki yılda en az bir kez Bakanlar Konferansını toplamak zorunda. Bakanlar Konferansı, Örgüt içersindeki en üst organ konumunda. Ardından, DTÖ-Genel Konseyi geliyor ve bu yapı da tıpkı Bakanlar Konferansı gibi tüm üye devletlerin temsilcilerinden oluşuyor. Genel Konsey örgütte ihtiyaç duyuldukça toplanan bir yapı ve görevlerinden biri de üyeler arasında bir ticari uyuşmazlık yaşandığında ve konu DT֒ne aksettiğinde, uyuşmazlık çözümünde karar mercii konumundaki panelleri kurma yetkisine sahip olan Uyuşmazlıkların Çözümü Kurulunu (DSB-Dispute Settlement Body) toplantıya çağırmak. G.Konseyin bir diğer görevi, Ticaret Politikası İnceleme Kurulu -TPRB- (Trade Policy Review Body)nin, üye ülkelerin ticaret politikalarının ilgili yönetmelikte (TPRM) tanımlanan şekilde uygulanıp; uygulanmadığını denetlemesi için bir araya gelmesini sağlamaktır. Örgütün hiyerarşik yapısındaki üçüncü katmanda 3 ayrı Konsey faaliyet gösteriyor : Mal Ticareti Konseyi, Hizmet Ticareti Konseyi ve  Fikri Mülkiyet Hakları Ticareti Konseyi. Sayılan Konseylerin her biri kendi konu başlığındaki anlaşmaların işleyişini denetlemekten sorumlu ve yine üye devletlerin temsilcilerinden oluşuyorlar. Bunların dışında dünya ticaret sistemindeki belli bazı konuların ele alınması ve bu konularda tavsiyelerin üretilmesi amaçlanmış çeşitli komiteler de var. Ticaret ve Kalkınma Komitesi; Ticaret ve Çevre Komitesi (CTE); Bölgesel Ticaret Anlaşmaları Komitesi (NAFTA ve AB gibi bölgesel ticaret blokları arasında veya blokların kendi içindeki ticaret ve uyuşmazlıklardan sorumlu) bunlardan bir kaçı. Ve son olarak, Konseyler tarafından yönlendirilen ve spesifik meseleleri inceleyen çok sayıda çalışma grubu bulunuyor Örgüt bünyesinde. Yukarıda sayılan komitelerden bir tanesi örgütün bilinen yapısıyla çelişki içindeymiş gibi görünüyor: Ticaret ve Çevre Komitesi . Bu komite ilk önerildiğinde örgüt içersinde “ciddi” tartışmalar yaşanmış ve örneğin o dönemde ABD’nde Başkan Yardımcısı pozisyonunda bulunan Al Gore, bu komitenin ekolojiyi koruma amaçlı çalışmalar yapması gerektiğini savunmuş. Fakat, sonuçta Örgütün temel mentalitesine göre çevre koruma tedbirleri almanın DT֒nün işi olmadığına karar verilmiş. Peki bu Komite ne yapıyor? Evet, Komite’nin görevi dünya ticaretinin serbestçe işleyişine engel olabilecek çevre anlaşmalarını ve ilgili hükümleri tespit edip; bu hükümlerde gerekli değişikliklerin yapılması için öneriler geliştirmek.

 

DT֒nün gerisindeki sermaye grupları; Ozon tabakasının korunmasına ilişkin Montreal Protokolü ve Yeryüzündeki vahşi bitki ve hayvan yaşamını tehlikeye atan ticaretle ilgili Sözleşme -CITES- in de içinde yer aldığı Çok Taraflı Çevre Anlaşması (MEA) nın pek çok durumda örgüt hukukunu ihlal ettiği görüşündeler. Dünya Ticaret Örgütü’ne getirilen uluslararası tahkim davalarının da önemli bir çoğunluğu MEA hükümlerinin farklı taraflarca farklı yorumlanıyor olmasından kaynaklanıyor. DTÖ tahkim panelleri de gecikmeden devreye girerek “en uygun” çözüme acilen ulaşıyor. Bu tip DTÖ-tahkim davalarının sonuçlarına bakıldığında tek tek ülkelerin ulusal ölçekte uygulamakta olduğu çevre hukukunun neredeyse tümüyle DTÖ yasalarının ihlaline yol açtığı ve bu nedenle de Hükümetlere baskı yapılarak yasalarını değiştirmeye zorlandıkları görülüyor.

 

Örgüt içersinde emek haklarıyla ilgili hiç bir komite ya da çalışma grubunun bulunmayışı dikkat çekici. Hatta DT֒nün kendi yazılı literatüründe “Bu alanda bir çalışmamız bulunmamaktadır ve böyle bir konunun Örgüt tarafından ele alınması da zaten doğru olmayacaktır” açıklaması yer alıyor. 1996 yılında Singapur’da yapılan Bakanlar Konferansında emek ve çevre başta olmak üzere tüm sosyal meseleler marjinalleştiriliyor ve örneğin emek ile ilgili sorunların hiç bir etkisi ve gücü olmayan ILO-Uluslararası Çalışma Örgütü’ne bırakılmasının doğru olacağında anlaşma sağlanıyordu. Çevre ve emekle ilgili konuların örgüt gündemine alınmasına direnen yalnızca gelişmiş ülkeler değildi kuşkusuz. Gelişmekte olan ülkeler de böylesi bir girişimin haksız rekabete yol açacağını ve batı ülkelerinin ekonomik hegemonyasını daha da güçlendireceğini savunuyorlar ve bu nedenle sosyal meselelerin Örgüt içinde ele alınmasına direniyorlardı.

 

60’lı yıllardan itibaren çokça tartışılan “Zengin Kuzey, yoksul Güney’i sömürüyor” tartışması , bugün de küreselleşme karşıtları içersinde -belli düzeyde de olsa- taraftar bulabilen bir sav. Eşitsizliğin, coğrafi farklılıklardan kaynaklandığı yönündeki tartışmalar sermayenin ekmeğine yağ sürüyor kuşkusuz.    

 

Öyle ki liberal, küreselleşmeci görüşün savunucuları tarafından kullanılan argümanlar da pek farklı değil bu noktada. Genellikle “küreselleşme nedir?” sorusuna verilen yanıtları aynı paydada ortaklaştırmak mümkün olabiliyor : “Almanya’da yaşayan birinin Nepal’de üretilen ceketi gümrük ve kota engeline takılmadan satın alabilmesi özgürlüğüdür küreselleşme” ya da “Türkiye’nin Gümrük Birliğine girmesi sonucunda Türkiye  halkı, hurda otomobil satın almaktan kurtuldu” ve benzer, tek boyutlu perspektiflerin örnekleri çoğaltılabilir.  AB-Komisyonu Ticaret Komisyoneri Pascal Lamy, Nisan 2001’de Brüksel’de yapılan bir toplantıda benzer bir soruya “Küreselleşme bir tehdit mi, yoksa bir fırsat mı?” sorusuna şu yanıtı veriyor “Hangi coğrafyada yaşadığınıza ve hangi sosyal sınıfa mensup olduğunuza bağlı” . Coğrafyanın bu süreçte belirleyici bir rolünün olmadığı, Gümrük Birliği ile ilgili olarak yapılan tespitten zaten anlaşılıyor. Avrupa Birliğinde gümrüklerin sıfırlanması sonucunda üretim maliyetleri biraz daha fazla önem kazanmış , emeğin görece ucuz olduğu AB ülkelerine yapılan yatırımlar artarken, sosyal standartların yüksek olduğu ülkelerde işsizlik olgusu artmış ve şirketler arasındaki rekabet hızlanmıştır. Bu süreç Avrupa’da emek maliyetlerinin kısıtlanmasını kolaylaştırıken, Türkiye’de de bedel ödeyen aynı kesim, işçiler olmuştur ve kapanan ya da daralmak zorunda kalan otomobil fabrikalarında binlerce kişi işsizler ordusuna katılmıştır. Yukarıdaki savlarda da Nepal’de ceketi üreten, Avrupa’da da otomobili üreten işçilerin bu süreçteki konumu hiç tartışılmıyor ve yalnızca tüketici konumda olanların küreselleşme sürecinde özgürleştiği belirtiliyor. Ancak sözü edilen özgürlüğün sınırları da kalın hatlarla çizilmiş durumda : özgürlük, sahip olunan parasal varlığın bittiği yerde son buluyor. Kısaca bu tespitlerde küreselleşmenin (kapitalizmin) en temel öznesi olan “emek” yok sayılıyor.

 

Dünya Ticaret Örgütü içindeki Kuzey-Güney tartışmalarına gelince. Sermayenin, sınıflar arasındaki temel çelişkiyi coğrafi bölgelere hapsetmek istemesinin gerekçesini anlamak zor değil: Böylelikle bir yandan emek-sermaye, sömüren-sömürülen gibi kavramlar tarihe gömülürken bir yandan da kapitalist hegemonya gizlenmiş ve fatura, sermayeden tamamen bağımsız bir şekilde ülkelerin gelişmiş ya da gelişmemiş konumlarına çıkarılmış oluyor. Örneğin, emek ve çevre standartlarının tüm dünyada Batı düzeyine getirilmesi gibi bir önerinin karşısında, az gelişmiş ekonomilerin direnç göstermeleri ve bunun tek taraflı olarak gelişmiş batı sermayesinin yararına olacağını savunmalarına hangi politik görüşten olursa olsun hiç kimse itiraz edemiyor. Çünkü böylesi bir konumda gelişmiş batı ülkelerinin sermayesinin yoksul ülkelerde yatırım yapmasının bir anlamı kalmayacak ve elbette -teknolojik alt yapı dolayısıyla-verimlilik oranının çok yüksek olduğu batı ülkelerine geri döneceklerdir. Bilgi ve teknolojiyi hem de çok yüksek bedellerle alınıp-satılan birer ticari meta haline getiren kapitalist sistem, -sosyal standartların da eşitlenmesi halinde- az gelişmiş ülke sermayelerinin batıyı yakalamasını imkansız hale getirecek ve bu durum belki de kapitalist sistemin sonunu getirecek kadar büyük bir tehdit oluşturabilecek. İşte bu nedenle egemen dünya sermayesi bu tezin tam da tersini savunuyor ve diyor ki : Haksız rekabeti ortadan kaldırmanın bir yolu da, Batı’daki yüksek standartların aşağıya çekilmesi suretiyle eşitliğin sağlanmasıdır. Yani, az gelişmiş ülkelerin rekabet gücüne zarar vermeden standartları birbirine yaklaştırmak mümkündür diyor dünya sermayesi.

 

Hatırlanacağı gibi egemen sermaye, az gelişmiş ülkelerin rekabet gücüne zarar vermeden standartları birbirine yaklaştırmak mümkündür diyordu. Kuşkusuz sadece demekle kalmıyor, Dünya Ticaret Örgütü mekanizması üzerinden bu hedefi adım adım hayata geçirmekte de gecikmiyor. DTÖ-Kuruluş Anlaşmasının alt-komitelerinden biri olan Ticaret ve Çevre Komitesinin işlevi de bu zaten: Dünya Ticaretine engel olan çevresel anlaşmaların değiştirilmesi. Batı’nın sahip olmakla övündüğü standartları oluşturan da bu tip küresel-sosyal anlaşmalar. Aslında bu anlaşmalar tüm taraflar için geçerli olduğu halde, az gelişmiş ülkeler anlaşmayı ihlal ederken, gelişmiş ülkelerde bu ihlaller görece daha alt bir düzeyde yaşanıyor, buna da Batı’nın yüksek standartları deniyor. Şimdi, DTÖ eliyle bu anlaşmaların düzeyi geriletildiğinde , Batı ülkeleri eskisi gibi anlaşma hükümlerine sadık kalmaya devam bile etse, sadık kalacağı hükümler geriletildiği için, normlarda da topyekun bir gerileme yaşanacağı kesin.

 

DTÖ-Kuruluş Anlaşmasının bir sonraki maddesi, Karar Mekanizmasının işleyişini anlatıyor ve GATT-1947 metnindeki cümle hiç bir değişikliğe uğratılmaksızın aynen DT֒ne aktarılıyor: “Kararlar, konsensus (fikir ve oy birliği) yönetmiyle alınmaya devam edecektir” Buna göre, Bakanlar Konseyi ve Genel Konsey toplantılarında her üye devlet bir oy hakkına sahip. Konsensusa varılmasına gerek olmayan belli üyelere belli taahhütlerini ihlal etme izninin verildiği (toplantı çoğunluğunun dörtte üç oyuyla) özel durumlar da söz konusu olabiliyor. Yeni bir üyenin DT֒ne kabul edilmesi sürecinde de , önce söz konusu ülke üzerine çalışma yapmak üzere bir grup oluşturuluyor ve grup çalışmasını tamamladıktan sonra ülkenin örgüte kabul edilip; edilmeyeceğini belirleme amacıyla bir oylama yapılıyor. Hazır bulunanların üçte iki oyuyla ilgili karar alınıyor. Kararlar sırasında Avrupa Birliği örgüt içersinde tek bir sesten temsil ediliyor ve oylama sırasında da AB içindeki tam üye devlet sayısına eşit sayıda oy kullandırılıyor. Bir başka deyişle, ABD’nin nüfusu ve dünya ticaret hacmindeki payı AB’ninkine eşit ve hatta farklı kriterlere bakıldığında AB’nden üstün olduğu halde; DTÖ toplantılarında AB’nin oyu 15 sayılırken, ABD’nin oyu yalnızca 1 sayılıyor. Ve ne gariptir ki bu durum ABD’ni hiç rahatsız etmiyor. Hatta, örgüt içinde, dünya ticaretindeki payı yok denecek kadar az olan küçük ve en yoksul ülkelerin bile oy hakkı ABD’nin oy hakkına eşit. İşte, bu görüntü sayesinde, DTÖ yönetimi demokrasi konusunda tam not almayı bekliyor ve yer yüzünde daha demokratik bir yapının olmadığını iddia ediyor.

 

Peki, ya kararlar AB, ABD, Kanada, Japonya gibi en gelişmiş ülkelerin aralarında yaptıkları gizli (green room meetings) toplantılarda alınıyor ve resmi toplantılarda bu emrivakilere karşı çıkan az gelişmiş ülkelere aba altından sopa gösteriliyorsa (IMF ve Dünya Bankası kredileri ile şantaj ?), o zaman yukarıda sayılan oylama yöntemleri ve oy sayılarının bir önemi kalır mı?

 

DTÖ Kuruluş Anlaşmasının son bölümünde, anlaşmadan çekilmenin koşulları anlatılıyor ve şöyle deniyor : “Her bir üye, bu anlaşmadan çekilme hakkına sahiptir. Bu anlaşmadan çekilmek, imzalanmış bütün çok taraflı ticaret anlaşmalarından da çekilmek anlamına gelecek ve çekilme kararı, kararın yazılı olarak DTÖ Genel Başkanına bildirildiği tarihten başlayarak altı ay sonra geçerlik kazanacaktır.”

 

Sivil Toplum Kuruluşları tarafından DT֒ne en fazla yöneltilen eleştirilerin başında örgütün gizli ve dolayısıyla anti-demokratik işleyişi geliyor. Özellikle 1998 yılından beri Örgüt Sekreteryası tarafından bu imajı yok etme amacıyla yoğun bir çaba harcandığı görülüyor; ancak gizliliğin sebebi masum olmadığı için, çabalar imajı kurtarmaya dönük olmaktan öte gidemiyor. Financial Times’ın Nisan-1998 sayısında “DTÖ, Hükümetlerin yerli çıkar gruplarının baskılarına karşı gizli dolaplar çevirebildikleri bir platformdur” tanımlaması yapılıyordu. Peki kimdir bu yerli baskı grupları ? Ya da DTÖ tarafından alınan kararlar hangi grupların çıkalarını yok etmeye, hangilerinin çıkarlarını pekiştirmeye yönelik ? Hükümetlerin kendi ülkelerinin bir bölüm burjuvazisinin de aleyhine kararlar aldığına şüphe yok. Fakat, alınan kararların tümden burjuvazinin aleyhine olduğunu söylemek mümkün mü? Eğer bu doğru olsaydı, tek tek ülkeler DTÖ kararlarına bu kadar kolay bir şekilde vize verebilirlermiydi?

 

Benzer bir süreç Türkiye’de de Uluslararası Tahkimle ilgili anayasa değişikliğinin gündeme getirildiği dönemde yaşandı. Bu süreçte, bazı işveren örgütleri ulusal kaygıları dile getirerek yasa tasarısına şiddetle karşı çıkarken; Türkiye’deki egemen burjuvaziyi temsil eden, önemli ölçüde ulusötesileşmiş sermaye lobileri yasanın geçirilmesi için her türlü baskı mekanizmasını kullandılar. Fakat, burjuvazinin kendi iç çatışmaları sırasında, çatışma  taraflarından birinin taleplerinin işçi sınıfının çıkarlarına uygun düşmesinin, tarih boyunca sıkça yaşanmış bir olgu olduğu unutulmamalı ve bu olgunun, emekçilerin -asıl mücadelesi olan- sermayeye karşı mücadelesini kesintiye uğratmasına izin verilmemelidir. Bu tip dönemlerde sermaye, sınıf hareketi önüne belli bir kaç seçenek koyarak tartışma zeminlerinin de bu seçeneklere göre şekillenmesini ister. Tahkim sürecini örnek olarak alırsak; bu dönemde iki seçenek belirlenmiştir : Tahkim’e karşı olmak ve Tahkim’den yana olmak. Emek hareketinin kendisinin aleyhine bir girişime destek vermesi düşünülemeyeceğine göre , hareketin  alacağı pozisyon otomatik olarak karşı olmaktır. Karşı olma tercihini kullananlar arasına küçük ve ortak ölçekli sermaye grupları da eklemlendiğinde olayın sınıfsal boyutunu görmek zorlaşacak, ulusal motifler öne çıkacaktır. Ve tam da böyle olmuştur. Böylesi karşıtlıklara sermayenin hiç itirazı olmayacağı gibi, belli ölçüde destek vermesi bile mümkün olabilir. Peki böyle durumlarda işçi sınıfının tavrı ne olmalıdır? Emekçiler bir yandan, örneğin uluslararası tahkim adımının kapitalist gelişim süreciyle ilişkilendirilmesi işlevini yüklenmeli, bir yandan da olayın sınıfsal boyutunu ortaya koyarak kapitalist bir girişimin tek başına engellenmesinin bir anlamı olmayacağını ve sorunun bir sistem meselesi olduğunu diyalektik bir perspektifle, olgusal örneklemelerle tartışmalı, tartıştırmalıdır.

 

Türkiye’nin DTÖ anlaşmaları doğrultusunda yaptığı düzenlemeler kuşkusuz Uluslararası Tahkim ile ilgili yasayla sınırlı değil. Bunlardan bir tanesi de 1991 yılında yürürlükten kaldırılan Kaynak Kullanımı Destekleme Primi adı verilen teşvik uygulaması. Türkiye yasalarında yatırım ve ticaretin liberalizasyonu adına yapılan değişiklikler konusunda Prof. Dr. Oktar Türel şöyle diyor: “Uluslararası anlaşmaların ülkemize getirdiği üç önemli kısıttan iki tanesi Dünya Ticaret Örgütüne vücut veren anlaşmalar uyarınca taraf olduğumuz Sübvansiyonlar ve Telafi edici önlemler Anlaşmasıyla, Ticaretle ilgili Yatırım Tedbirleri anlaşmasıdır (TRIMS). Üçüncü bağlayıcı anlaşma da , Avrupa Briliğiyle Mart-1995’de varılan 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı. Bu kararlar, ihracat performansına dayalı destek ve sektörel bazlı seçici tedbirleri uygulanamaz hale getiriyor. 1995 sonrasında , Türkiye sadece kendi tercihi dolayısıyla değil, uluslararası taahhütleri dolayısıyla da sanayi politikası teşviklerini ve bu meyanda yatırım politikası teşviklerini alana özgü, selektif olmayan ve şartsız teşvikler ya da politkalar alanına inhisar ettiriyor. Şartsız olma; yani yatırımcıdan performans ölçütü olarak bir şey talep etmeme konusundaki kısıt, TRIMS Anlaşmasından, bir alana özgürlük ise hem AB, hem de DTÖ ile ilgili anlaşmalardan kaynaklanıyor. Alana özgü teşvikler ön plana çıktığında, bu teşvikleri uluslararası anlaşmaların cevaz verdiği alanlara yöneltme durumunda kalıyoruz. Bu alanlar da , çevre korumayla, bölgesel teşviklerle ve AR-GE (araştırma ve Geliştirme) teşvikleriyle ilgilidir. Doğal olarak bu tür kısıtlamalar, bir başka sorunu da beraberinde getiriyor. Özellikle uluslararası yatırımcılara, yatırımlarıyla ilgili şart koymama yükümlülüğü önünde bu tür şartların ulusal yatırımcılara uygulanması anlamsız ve anakronik (tarihsel yanlış) hale geliyor. Çünkü o zaman, ulusal yatırımcıyı aleyhte bir ayrımcılığa tabi tutmuş oluyorsunuz. Dolayısıyla uluslararası yatırımcı performans ölçütlerine tabi tutulmayacaksa, aynı tutumun simetrik olarak ulusal yatırımcıya da uygulanması gayet doğal. Esasen, DTÖ anlaşmalarının ruhu, yabancı veya ulusal, bütün yatırımcıların aynı “ulusal” muameleye tabi olma ilkesini beraberinde getiriyor” [1]

 

Değerli Hocamız Sayın Oktar Türel’in yabancı yatırımcılar ve teşvikler konusundaki bu değerlendirmesinin son bölümünde de daha önce vurgu yaptığımız tespitin doğruluğu ortaya çıkıyor. Dünya Ticaret Örgütü, uluslararası yatırım ve ticaret kurallarını belirlerken milliyete ya da coğrafi kriterlere dayalı bir ayırım yapmamaya özen gösteriyor. Fakat, DT֒nün perspektifinin sınıfsal olmadığını söylemek mümkün değil, çünkü tüm anlaşma ve hükümlerin geri planında yalnızca sermaye sınıfının bir bütün olarak ve kapitalizmin bir sistem olarak korunup, geliştirilmesi ilkesinin varlığı hissediliyor.

 

Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması -GATT- (The General Agreement on Tariffs and Trade):  

Yukarıda GATT’ın tarihsel gelişim sürecini aktarmıştık. Bu bölümde ise anlaşmanın teknik boyutlarına değineceğiz. Orijinal GATT anlaşması halihazırda GATT-1947 olarak ifade ediliyor ve ilk metin hemen hemen hiç değiştirilmeksizin DT֒ne aktarılmış durumda. Metne yapılmış ve anlaşma içindeki bazı hükümleri açıklayıcı 6 ek hüküm var. Ek’ler arasında GATT-1994’e eklenen ve yeni gümrük indirimlerinin nasıl yapılacağının açıklanmasının  yanı sıra bazı husulara açıklık getiren Marakesh Protokolu da bulunuyor. GATT-1994 üç ana bölümden oluşuyor : 1) Temel hükümler veya anlaşma maddeleri 2) Tarım Anlaşması ya da Hijyen Anlaşması gibi konular veya belli sektörler için yapılmış ilave anlaşmalar 3) Her bir üye ülke tarafından gümrük tarifelerinde indirime gitmek ya da tarife dışı engelleri kaldırmak amacıyla yapılan taahhütlerin listeleri. Daha önce de belirtildiği gibi, GATT ve DTÖ anlaşmalarının pek çoğunda yer alan iki temel konsept, “en çok kayrılan ülke-MFN-” ve “ulusal muamele-NT-” prensipleri. Bir ülke kendisine yakın gördüğü ya da karşılıklı işbirliği kapsamında çıkarı olduğunu düşündüğü bir ülkeye ticari ayrıcalık veya ayrıcalıklar tanıdığı zaman  GATT’daki MFN hükmü uyarınca tüm GATT üyesi ülkelere de aynı ayrıcalıkları tanımak zorunda.  Prensibin adı oldukça eskiye dayanıyor ve bir klübe üye olan az sayıdaki ülkelerin , kendilerini klüp dışındakilere karşı ayrıcalıklarla donatması, beslemesini ifade etme amacıyla kullanılmış bir isim bu.

 

İkinci konsept olan “ulusal muamele” prensibi ise, yabancı bir ürünün üye ülke sınırlarından içeri girmesiyle birlikte işletilmeye başlar. Bu yabancı ürünlere en azından ülke içinde üretilen ürünlere yapılan muameleye eş bir muamele yapılmak zorundadır GATT’a göre. Bu hükme getirilen istisnalar da Hükümet Satın Almaları ve Devlet Desteklemeleriyle sınırlıdır ve halihazırda her iki istisnai işlem de ayrı iki anlaşma haline getirilmiştir. Bunun anlamı da, önümüzdeki süreçte sayılan bu istisnaların istisnai özelliklerinin kaldırılmasının talep edilecek olması. Çünkü DTÖ anlayışına göre, ülke yerelliklerinde tarım ya da küçük sanayi işletmelerine yapılan desteklemeler ve Hükümet Satın Almalarının asgari koşullarının belirlendiği Devlet İhale Yasaları, başlıbaşına serbest piyasa ekonomisi önünde engel teşkil ediyorlar. Başka bir deyişle, bugün DTÖ içersinde yoğun olarak devam eden liberalizasyon müzakereleri, hazırlığı yapılan yeni raundların gündem maddelerini oluşturan yeni anlaşmaların tümü, zamanında GATT içersine alınması unutulmuş, ya da ihmal edilmiş veya istisnai hüküm olarak dip notlarda yerini bulmuş sosyal meseleler. Şimdi sıra , bu istisnaların (geriye kalan son toplumsal hükümlerin) kaldırılmasına geldi.

 

GATT’ın III. Maddesinde ulusal vergi düzenlemelerinde uygulanacak “ulusal muamele” ilkesi anlatılıyor. Bu maddeye göre; ulusal vergi, resim, harç v.b. düzenlemelerin, ithal edilmiş ürünlerin yereldeki pazarlama faaliyeti, satışı, dağıtımı, bir yerden başka bir yere ulaştırılması ya da bu ürünlerin kullanımını etkileyecek bir biçimde uygulanması ve yerli ürünlere de ulusal üretimi korumak amacıyla aynı araçlar üzerinden sağlanacak avantajlar yasaklanıyor. Kısaca, yerli ve yabancı ürün arasında -kullanım da dahil olmak koşuluyla- her türlü ayrımcılık, ulusal muamele ilkesi üzerinden engellenmiş oluyor. Aynı maddede, yabancı (ithal) ürünlere uygulanacak vergilerin yerli benzerlerine uygulanan oranlardan daha fazla olamayacağını, bu hükmün -daha sonra ticari satışa konu olmamak ya da ticari satış için yapılan bir üretimde kullanılmamak koşuluyla- Hükümet tarafından yapılacak satın almalarda uygulanmayacağı da belirtiliyor.

 

GATT’ın VI. Maddesinde ise, Anti-damping yasası anlatılıyor. Devlet desteklemeleri Anlaşması olarak ta bilinen Anti-Damping Anlaşmasıyla doğrudan veya dolaylı bir şekilde yereldeki ürün üretiminde kullanılan devlet yardımları engelleniyor. Hatta, hükmü anlatan cümlede, başka bir GATT üyesinin karşı üye devletin uyguladığı destekleme politikaları yüzünden kendi ekonomisinin zarar gördüğünü ispatlaması halinde her türlü devlet destekleme programı yasak kapsamına alınabiliyor. Eğer, engellenen devlet desteklemeleri üye ülke tarafından hala kullanılmaya devam ediyorsa; o zaman da karşı tarafa söz konusu desteklemenin etkilerini yok edebilecek düzeyde karşı bir gümrük tarifesi uygulama hakkı tanınıyor. Desteğe konu olan ürünün başka bir üye devlet tarafından ithal ediliyor olması halinde, ithalat sırasında extra vergi uygulamaları devreye sokulabiliyor.

 

Anti-Damping Anlaşması, uluslararası piyasalarda işlem gören ürünlerin, üretildiği ülkelerdeki maliyetlerinden daha düşük fiyatlarla satışı halinde uygulanacak yaptırımları da belirliyor. Tarım gibi önemli ve büyük bir sektör bu anlaşmaya verilebilecek en iyi örnek. Bazı ülkeler tarımsal üretimlerini arttırmak amacıyla tarım alanında çok büyük devlet desteği sağlıyorlar. Üretimin öngörülenden daha fazla artması sonucunda bu ülkeler, tarım ürünlerini diğer ülkelere, maliyetinin altında satmak zorunda kalıyorlar. Bu tip bir durum DTÖ-Anti-Damping Anlaşmasının konusu haline geliyor ve benzer fiyat indirimlerinin etkisini yok etme amacıyla da , bu ürünlerin başka üye ülkelerce ithalatı sırasında extra gümrük vergileri uygulamalarına başvurulabiliyor. Anlaşmanın, karşı tarafı da koruma amacıyla getirdiği tek şart ise, extra vergi uygulamalarını yapacak ülkelerin bunun  nasıl, hangi koşullarda ve hangi oranlarda uygulanacağını net bir şekilde tanımlamış olması.

 

Devlet Desteklemeleri (subsidies) ve damping konuları arasındaki fark ve DT֒nün her iki konuya yaklaşımı; örgüte sıkça yöneltilen “DTÖ, tamamen sermayenin örgütlü yapısıdır” suçlamasının ne derece haklı olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Garak GATT (1947 ve 1994 metinleri) anlaşmaları gerekse DTÖ içinde imzalanmış tüm diğer anlaşmalarda halkların hakları Hükümetler üzerinden ipotek altına alınırken, şirketlerin hakları giderek sonsuzlaştırılıyor. DTÖ ise bu konuda şöyle bir açıklama getiriyor : “DTÖ şirketlerle uğraşmaz ve damping benzeri şirket faaliyetlerini düzenleme yetkisine sahip değildir. Bu nedenle anti-damping yasası yalnızca damping’e karşı uygulamalarda bulunan Hükümetlerin faaliyetleriyle ilgilidir. Devlet Desteklemeleri anlaşmaları da doğrudan devletlerin faaliyetleriyle ilgilidir ve bu anlaşma hem desteklemeleri hem de karşıt eylemleri disipline etmeyi amaçlar”

 

GATT içersinde üye ülkelerin GATT hükümlerini ihlal etmelerine izin verilebileceği belirtilen istisnai durumların da tanımlamaları yer almaktadır. Madde XX-Genel İstisnalar başlıklı bölüm, gerekli hallerde kamu ahlakını korumak ; insan, hayvan ve bitki yaşamı ile sağlığını korumak; hükümlüler tarafından üretilen ürünlerle ilgili olarak; ulusların sanatsal, tarihi varlıklarıyla arkeolojik değerlerini korumak;  ulusların tüketilebilir kaynaklarını korumak amacıyla GATT hükümlerine istisnaların getirilebileceğini belirtiyor. Bu hüküm, DTÖ savunucularının karşıtlara yanıt olarak başvurduğu argümanların başında geliyor ve “gördünüz mü, DTÖ, sanıldığı gibi çevreye ve insana düşman bir örgüt değil” diyerek tartışmadan sıyrılmalarına olanak tanıyor. Ancak, daha sonraki bölümlerde ele alacağımız DTÖ-Tahkim panelleri, bu hükmü en dar anlamıyla yorumladıkları daha doğrusu DTÖ mekanizmaları böylesi yorumlara açık tutulduğu için, hüküm işlevini tümüyle kaybediyor ve öncelik daima uluslararası ticarete veriliyor. Aslında, hükmün yazılı hale getirilişinde de DTÖ Tahkim Panellerinin işini kolaylaştıran yöntemler izlendiği; özellikle çevre ve insan sağlığı ile ilgili bu hükmün en başında yer alan “gerekli hallerde” tümcesinden kolayca görülebiliyor. Bu tip muğlak ifadeler, gelmiş geçmiş bütün çok taraflı anlaşmalarda ve yalnızca bu anlaşmaların halkları etkileyecek kısımlarında son derece bilinçli olarak kullanılmaya devam ediyor. “Gerekli hallerde” tümcesi sayesinde GATT anlaşması Hükümetleri, sosyal düzenlemeler içersinde serbest ticarete en az zarar vereni , ya da başka bir deyişle aslında, toplumu ve doğayı en az koruyan uygulamayı seçmeye zorlayabiliyor.

 

DT֒nün dışında da belli ülkeler arasında serbest ticaret anlaşmaları yapılabiliyor. Avrupa Birliği içersindeki Gümrük Birliği uygulaması bu tip anlaşmalara örnek olarak gösterilebilir. Gümrük Birliği Anlaşmasına dayalı olarak tüm AB ülkeleri Birlik dışı ülkelerden ithal edilen ürünlere aynı gümrüğü uygulamak zorundalar. Ve bu nedenledir ki, Avrupa Briliği DTÖ toplantılarında tek bir ses tarafından temsil ediliyor. DTÖ dışı ticaret anlaşmalarına bir başka örnek de 1994 yılında ABD, Kanada ve Meksika arasında imzalanmış olan Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması – NAFTA. NAFTA’ya göre , adı geçen üç ülke birbirlerinden yaptıkları ithalata (0) gümrük uyguladıkları halde, NAFTA dışı ülkelerden yaptıkları ithalatlarda birbirlerinden bağımsız ve farklı gümrük vergi uygulamalarını benimseyebiliyorlar. Belli sayıda ülke arasında ve yalnızca bu ülkelerin lehine kurallarla dizayn edilmiş bölgesel ticaret anlaşmaları GATT içersindeki “en fazla kayrılan ülke” prensibinin ihlal edilmesi olarak yorumlanıyor ve bu nedenle de bu tip anlaşmalarla ilgili yeni istisna hükümlerinin düzenlenmesini gerektiriyor. Madde XXIV’teki Bölgesel Uygulamalar, Sınır Trafiği, Gümrük Birlikleri ve Serbest Ticaret Bölgeleri ile ilgili hüküm, bu tip ticari bloklaşmalara - en azından belli kriterler karşılandığı sürece-  arka çıkmak amacıyla kullanılıyor. Sözü edilen belli kriterlerden bir tanesi şöyle : MFN hükmünün ihlaline yol açan bölgesel anlaşma, ticari sektörlerin çoğunluğunda ticarete engel teşkil eden unsurları azaltılmasını sağlamalı ve bu, yallnızca belli sektörler (örneğin sadece tarım alanında) için değil, olabildiğince fazla sayıda sektör için geçerli olmalı. Ayrıca bu bölgesel paktın üyesi olmayan DTÖ üyeleri, Pakt oluşumu sonrasında, karşılarında öncekine oranla daha kısıtlayıcı bir ticaret ortamı bulmamalı. Yani, bölgesel ticaret ve yatırım anlaşmaları öyle bir şekilde dizayn edilmeli ki, daha sonra imzalanacak çok taraflı DTÖ anlaşmaları için uygun ortam hazırlanmış olmalı. Başka bir deyişle standartlar, bölgesel anlaşmalarla, DTÖ anlaşmalarında yer alan hükümlerden daha alt düzeye çekilmeli.

 

 

Tarım Anlaşması -AoA-  (Agreement on Agriculture):

Tarım Ticareti, Hükümetlerin kendi yerli tarım üreticilerine sağladıkları destek ve sübvansiyonlar sonucunda tarım ve gıda  tekellerinin muazzam büyüklüklerde “haksız” kazanç elde ettikleri ve bu nedenle en şiddetli çatışmaların yaşandığı alanların başında geliyor. DT֒nün bu konudaki iddialarına göre “Zengin ülkelerin Hükümetleri ve tüketicileri tarım sektörünü desteklemek için yılda 350 milyar $ ödüyor ve bu para ile ard arda dizildiklerinde dünyanın çevresini 1.5 kez turlayabilecek, tam 41 milyon tane birinci sınıf damızlık ineğin beslenmesi mümkün” . DT֒nün kendi deyimiyle dünya tarımı, gerek fiyatlar gerekse üretim nicelikleri açısından son derece parçalanmış bir yapıda ve bu yapı özellikleri itibarıyla rekabetçi bir piyasa olmaya henüz çok uzak.. Özellikle son 8-10 yıldan beri dünyanın her tarafından neo-liberal feryatlar yükselmeye başladı : Boşa giden tarım üretimi yapılmasın, tarıma verilen desteklemeler yüzünden Devlet bütçeleri iflasa doğru gidiyor, ve benzerleri. Yeni Tarım Anlaşması (AoA) tarıma sağlanan destek ve koruma düzeylerini önemli oranda aşağıya çekecek bir sürecin çok önemli bir parçası ve bu yüzden daha önce yarım kalan görüşmelere, 2000 yılı Ocak ayından bu yana kalındığı yerden başlandı.

 

AoA’na göre, tarımda ithalat bundan sonra sadece gümrük vergisine konu olabiliyor ve vergi dışındaki sınırlamaların hepsi ya vergiye dönüştürülmek zorunda (tarrification) ya da verginin belli bir miktara kadar uygulanması esasına dayalı olan tarife+kota sistemi getirilmek zorunda. Diğer yandan ithalatta alınacak gümrük vergilerinde oldukça önemli düşüşleri öngörüyor AoA. Bu alandaki taahhütler şöyle : gelişmiş ülkeler için 6 yıla yayılacak %36’lık bir vergi indirimi; gelişmekte olan ülkeler için ise 10 yıla yayılacak %24’lük bir vergi indirimi. Bu arada desteklemelerdeki azalma da oranlara ve belli bir takvime bağlanmış durumda ve vergi indirimlerinde uygulanacak oran ve takvimlerin aynen desteklemeler için de geçerli olması öngörülüyor. Doğrudan yerli üretimi teşvik amacıyla uygulanan diğer ulusal ölçekli desteklemelerde de ciddi bir indirim planlanıyor. Diğer desteklemelerde gelişmiş ülkeler 6 yıla yayılacak %20’lik bir indirim yaparken; gelişmekte olan ülkeler 10 yıla yayacakları %13’lük bir indirim yapacaklar. Diğer yandan, tarım ticareti üzerindeki etkileri minimal olur görüşünden hareketle araştırma, alt yapı ve hastalık denetimiyle ilgili harcamalar AoA kapsamının dışında tutuldu. Bu anlaşmada yer alan istisnai bir hüküm de fiyatların hızla düşmesinden dolayı yereldeki çiftçilerin çok büyük sıkıntılar yaşaması halinde veya ithalatın umulandan da fazla ve hızlı bir şekilde artması halinde Hükümetlere gerekli önlemleri almaları için -son derece sınırlı da olsa- izin verilmesi.

 

Tarım alanında yaşanan küreselleşme ve bu eğilimin çok taraflı anlaşmalar üzerinden güvenceye alınması, kuşkusuz tarım alanının da hızla kapitalistleşmesine , geleneksel, kollektif tarım kültürünün, yerini kapitalist üretim ve paylaşım ilişkilerine terk etmesini beraberinde getirecek. Tarımda yaşanacaklar farklı boyutlarıyla ele alındığında, yalnızca tarım emekçileri ve köylüleri ilgilendiren bir konu olmanın çok ötesinde , toplumun bütün bileşenlerini doğrudan etkileyeceği görülüyor.

-         Geçiminin önemli kısmını tarımsal ihracattan sağlayan ülkelerde doğal olarak halkın büyük bir bölümü tarım kesiminde (ücretli veya ücretsiz ama bu sektörden alt düzeyde de olsa geçinebiliyor) çalışıyor. Gerek gümrük vergilerinin aşamalı olarak azaltılması ve gerekse devlet desteklemelerinin hızla en alt düzeye çekilmesi sonucunda tarımdan geçinemez hale gelecek köylü nüfus geçimini sağlayabilmek için hızla büyük kentlere göç edecek. Hızlı göç olgusu, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da çarpık kentleşmeye ve yeni varoşların kentler etrafındaki çemberlere eklemlenmesine, kentlerin giderek bu artan nüfusu taşıyamamasına yol açacak. Kentlerde istihdamını bir şekilde koruyabilmiş işçiler, yeni ve ek işsizlik karşısında ya daha fazla taviz vermeye ve örneğin örgütünden vazgeçmeye, daha düşük ücret karşılığında ve olabildiğince esnek ve kuralsız çalışmaya zorlanacak ya da diğerleri gibi işsizleşecek.

-         Gümrük düzenlemelerinin gevşetilmesi, sınırlardaki denetimlerin azaltılması ve gümrük kapılarının sayısının da indirilmesini gerektiren DTÖ hükümleri sonucunda ithal tarım ve özellikle tarımsal gıda ürünlerinde gıda güvenliği ciddi bir tehdit altına girecek. Avrupa Birliği gibi gelişmiş tüketici, hijyen ve çevre mevzuatına sahip bir coğrafyada bile daha şimdiden baş gösteren deli dana , şap hastalığı v.b. salgın tehkikeleri insanlığa yönelik tehditler arasındaki yerini alacak ve muhtemelen sermayenin kendi içindeki çatışmalarında da etkili bir silah olarak kullanılmaya başlanacak..

-         DTÖ sistemi içersinde tarımla bağlantılı olarak ele alınan ve geliştirilmeye çalışılan genetik değişikliğe uğratılmış ürünler (GMO) dünya gıda pazarlarına hızla yayılacak ve yalnızca bu gelişmeden ötürü bile milyonlarca insanın yaşamı ve bundan sonraki nesillerin genlerinin sağlıklı olarak gelişimi giderek risk altına girecek.

-         Geleneksel tarımın kendine özgü kollektivist üretim tarzı tarihe karışacak ve tarım nüfusu da tıpkı sanayi nüfusu gibi bireyselleştirilecek, yardımlaşma, işbirliği ve dayanışma tamamen kaybolacak.

 

Temizlik ve Hijyen önlemlerinin uygulanmasına ilişkin Anlaşma - SPS – ( Agreement on the Application of Sanitary and Phytosanitary Measures) :

DTÖ, giderek kuralsızlaştırılan dünya tahıl ve gıda ticaretiyle bağlantılı güvenlik sorusunu bakın nasıl getiriyor : “Ülkenizdeki tüketicilerin kendilerine sunulan yiyecekleri, güvenli olduğundan emin olarak tüketmesini ve aynı zamanda sağlık ve güvenlik alanlarında getirilen katı uygulamaların yerli üreticileri koruma amacıyla kullanılmamasını nasıl sağlayabilirsiniz?”  İşte DTÖ tarafından bu soruya verilen yanıt çok basit : SPS Anlaşması. SPS’in tek yaptığı, üye ülkelere anlaşmanın ekler bölümünde adları verilen uluslararası gıda güvenliği ve sağlık örgütlerince belirlenmiş uluslararası standartlara -olabildiğince- uymalarını önermek. Adı önerilen örgütler arasında Dünya Gıda Örgütü-FAO’nun bir alt organizasyonu olan Codex Alimentarius Commission  -CAC- Gıda Kod’ları Komisyonu ve Dünya Sağlık Örgütü - WHO ve bunların yanısıra binlerce zehirli kimyasalın sıralandığı listeler bulunuyor. CAC, aslında Hükümetlerarası bir kuruluş olmasına rağmen , komisyonun toplantılarına dünya tohum ve tahıl ticaretinde söz sahibi dev ulusötesi şirketler de katılıyor ve sayılan standartlar bu şirketlerin icazeti altında, daha da önemlisi yine kapalı kapılar ardında belirleniyor. SPS altında yer alan diğer standartlar arasında Hayvan Sağlığını koruma amaçlı uluslararası Ofis -IOE ve Uluslararası Bitki Koruma Konvensiyonunun FAO Sekreteryası bulunuyor. SPS anlaşmasında her bir DTÖ üyesinin -DT֒nin ekonomik ve ticari hükümleriyle çelişmemek koşuluyla- bu anlaşmada yer alan standartların daha üzerinde düzenlemeler getirebileceği, ancak bu tip daha üst düzeyde standartların uygulanabilmesi için haklı bilimsel gerekçelerin sunulması gerektiği ve daha da önemlisi bu yeni standartların aşağıda aktaracağımız “risk değerlendirmesi”ne tabi olması gerektiği belirtiliyor.

 

Risk Değerlendirme çalışmaları, halihazırda mevcut bilimsel tespitler doğrultusunda risklerin önceden öngörülmesi şeklinde yürütülüyor. Bu nedenle çalışmalarda bir erken uyarı ilkesi işletilmiyor ve gerekçe olarak ta “yalnızca tam bilimsel gerçekliğe henüz ulaşamadık diye koruyucu önlemlerin uygulanmasından vaz geçemeyiz, özellikle de söz konusu tehlike potansiyeli gerçekten büyük ve geri dönülemezlerden biriyse.” Risk değerlendirme sistemi mevcut haliyle, bir Hükümet ya da sivil bir yapı örneğin bir ilacın insan sağlığına zararlı olduğunu ispat etmediği sürece, sadece üreticinin aksini ispat etmesiyle yetiniyor.

 

Tekstil ve Giyim Anlaşması -ATC- (Agreement on Textiles and Clothing):

1974’ten 1994 yılına kadar tekstil ticareti İplik Anlaşmaları (MFA) üzerinden yönetildi. MFA, belli ülkelerin ithalat kotalarını kendi aralarında belirleme suretiyle yaptıkları ikili anlaşmaların bir araya gelmesiyle oluşmuş bir anlaşma. DT֒nün yeni geliştirdiği Tekstil ve Giyim Anlaşması -ATC- tekstil sektörünün GATT yapısına tam olarak nasıl uyarlanacağının koşullarını belirliyor. Eski anlaşma MFA’nın 2005 yılına kadar uzatılmasını da karara bağlayan yeni tekstil anlaşması ATC, tekstil ticareti liberalizasyonunu adım adım belirlerken ; çeşitli çevrelerin görüşlerine göre DTÖ içersinde az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin kazanımları göz önüne alınarak hazırlanan tek anlaşma olarak değerlendiriliyor. Bu arada anlaşmanın eski fakat 2005 yılına kadar uzatılmasına karar verilen şekli MFA’ya da gönderme yapılarak , az gelişmiş ve tekstil ihracatçısı konumundaki ülkelerin MFA’dan ciddi zarar gördükleri, ATC’nin ise bu zararları minimize edecek biçimde dizayn edildiği belirtiliyor.

 

Ticaret Önündeki Teknik Engellere ilişkin Anlaşma -TBT- (Agreement on Technical Barriers To Trade):

Dünya Ticaret Örgütünün kendi deyişiyle, bu anlaşmanın amacı; yasal düzenlemeler, standartlar ve kontrol sistemlerinin, ticaret önünde gereksiz engeller oluşturmamasının sağlanması. Anlaşma, farklılıkları en aza indirebilmek için, ülkeleri olabildiğince kurallara uymaya teşvik ediyor , fakat şimdilik ulusal hukuki düzenlemelerin anlaşmaya uygun hale getirilmesini bir şart olarak koşmuyor. Ülkelerin kendi iç üretimlerine adil olmayan bir avantaj sağlayabilecek uygulamaları caydırmayı  amaçlıyor. Anlaşma, ülkeleri birbirlerinin test prosedürlerini uygulamaları yönünde de teşvik ediyor.

 

Ticaretle bağlantılı Yatırım Tedbirlerine ilişkin Anlaşma -TRIMS- (Agreement on Trade-Related Investment Measures) :

Bilindiği gibi, Ulus ötesi şirketler, yani kapitalist sisteme egemen sermaye grupları yıllardan beri MAI benzeri çok taraflı bir kuralsızlaştırma anlaşmasını uygulama çabası içersindeler.  TRIMS Anlaşmasıyla hedeflenen de, ulusötesi sermayenin hükümranlık alanını biraz daha genişletmesi amacından hareketle; şirketlere istediği ülkeye, sorgusuz sualsiz giriş yaparak ülkenin arzu ettiği bir bölgesinde işletme ya da fabrikasını kurmasına, şube ve temsilcilikler açmasına ve kendisi için ulusal muamele talebinde bulunabilmesine izin verilecek ortamı hazırlamak. Şirketlerin bu anlaşma üzerinden planladıkları bir sonraki adım da, karı elde ettiği ülkelerde  emeği alabildiğine sömürüp; doğal, kültürel varlıklar ve teknoloji adına da hiç bir şey bırakmaksızın elde ettikleri karları başka ülkelere transfer etmek olacaktır. Kısaca belirtmek gerekirse, TRIMS Anlaşması aslında MAI’nin bir prototipidir. TRIMS ile MAI arasında öylesine güçlü benzerlikler var ki, örneğin bu anlaşma şirketlere yatırım yaptıkları ülke Hükümetlerini, olası zararlar karşısında tek taraflı olarak dava etme hakkını tanıyor. Neyseki ülkeler (tek tek ülkelerin sermaye grupları arasındaki çıkar çatışmaları) arasında yaşanan görüş ayrılıkları ve güçlü, kitlesel tepkiler sayesinde Anlaşma, 1998 yılından başlayarak kesintiye uğramış bulunuyor. Türkiye’de de yoğun olarak hazırlıkları yapılan ve zaman zaman gündeme getirilen “Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı” ,aslında TRIMS anlaşmasının ülkemiz yasalarına adapte edilmek istenmesinden başka bir şey değildir. 

 

Diğer yandan, DTÖ içersinde sermayeye bu denli geniş hak ve özgürlükler tanıyan ve emek hakları ile halkların hak, kazanım, standart ve güvenliğini bu denli ipotek altına alan başka bir anlaşma henüz yok. Anlaşma uyarınca, Hükümetler GATT Anlaşmasının “Ulusal Muamele ile ilgili III. Maddesi ile “Miktar kısıtlamalarının (kota uygulamaları) kaldırılması” ile ilgili XI. Maddesiyle bağdaşmayan uygulamaları sürdürmekten men ediliyor . Bununla birlikte TRIMS Anlaşması ekinde oldukça uzun bir yasaklar listesi bulunuyor. Bu yasaklar arasında örneğin; Hükümetlerin hiç bir şart ve konumda yerli bir şirket tarafından üretilen bir ürünü kullanmak ya da satın almak ihtiyacında olamayacağı, böylesi bir ihtiyacın, anlaşma gereğince  kabul edilemeyeceği gibi (MAI Anlaşmasındaki “Performans Gerekleri” hükmünde de olduğu gibi); aslında hedefi son derece net olan ve ulsuötesileşmiş sermaye gruplarının yerel sermaye gruplarıyla girdiği çatışmayı ortaya koyan hükümler de bulunuyor. Bazı ekonomistlerin görüşüne göre, TRIMS anlaşması, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin yabancı sermayeden yararlanmasını da engelleme potansiyeline sahip ve daha da ötesi önümüzdeki yıllarda MAI’deki kalan diğer hükümleri de kapsayacak biçimde genişletilme tehdidini barıdıruyor.  Bu görüşlerle ilgili olarak; öncelikle kapitalist sistemde sermayenin, zaten hiç bir zaman ülkeleri ve halkları yararlandırmak ya da daha açık ifade edilirse kazançlara ortak etmek gibi bir hedefi olmamıştır, olamaz da. Sermaye bu davranış eğilimini, yalnızca ihtiyaç duyduğu, mecbur olduğu dönemde ve yalnızca gelişmiş ekonomilerde göstermiştir.

 

Hizmet Ticareti Genel Anlaşması -GATS- (General Agreement on Trade in Services):

GATS Anlaşması, Uruguay Raundu bitiminde imzalanan ve hizmet sektöründeki ilk çok taraflı anlaşma olma özelliğine sahip olan bir Anlaşma. GATS’ın 1994 yılındaki ilk metninde Hizmetler 4 geniş grupta ele alınıp; tanımlanıyor :

1-     Hizmet sunumunun sınır ötesinde gerçekleşmesi: Bu birinci grupta hizmet çeşidinin bir ülke tarafından diğer ülkede satışa sunulması söz konusu; telekomünikasyon ve uluslararası telefon görüşmeleri bu kapsamda değerlendiriliyor.

2-     Hizmetin yurt dışında tüketilmesi: Bu ikinci gruba örnek olarak ta Turizm gösteriliyor.

3-     Ticari varlık gerektiren hizmetler : Bir şirketin başka bir ülkede hizmet üretimi ve satışı yapmak amacıyla şube veya acenta açması olarak açıklanan bu üçüncü gruba örnek olarak Bankacılık, eğitim ve sağlık-bakım hizmetleri gösteriliyor.

4-     Gerçek kişilerin serbest dolaşımını gerektiren hizmetler olarak tanımlanan bu sonuncu grupta, ülkelerinden başka ülkelere hizmetlerini satmak üzere seyahat eden işgücü ele alınıyor. Danışmanlar ve benzer şekilde hizmet sunumu yapanlar bu grupta yer alıyor. GATT’da olduğu gibi , GATS da 3 ana gruptan oluşuyor.      1-Temel hükümler, 2-Belli sektörlerle ilgili ek hükümler ve 3-Üye ülkelerin her birinin hangi hizmet alanlarını hangi tarihlerde yabancı hizmet sağlayacak şirketlerin emrine amade hale getireceğine ilişkin taahhütlerin yer aldığı geniş ve detaylı tablolar. Tine tıpkı GATT’da olduğu gibi, GATS’da da hazırlanan bu geniş tablolar üzerinden hizmet sektöründe kuralsızlaştırma müzakerelerinin ucu açık bir şekilde devam ettirilmesi amaçlanıyor. Nitekim, 1994 yılında anlaşmanın hazırlandığı süreçte ülkelerin taahhüt takvimleri dikkate alınarak, yeni liberalizasyon görüşmelerinin 2000 yılında başlatılması kararlaştırılıyor ve geçtiğimiz yılın Ocak ayında bu görüşmelere başlanıyor . 2000 yılı görüşmeleri ortalama ayda iki kez olmak üzere  halen devam ediyor. Tartışmaların yönelimine ve kesinleşen değişikliklere ileriki bölümlerde değineceğiz.

 

GATS anlaşmasının temel hükümleri arasında, her zaman olduğu gibi “en çok kayrılan ülke -MFN- ” ve “ulusal muamele -NT-” maddeleri unutulmamış. Fakat, GATS görece genç bir anlaşma olduğu için, ülkelere, olağanüstü koşullarda ve geçici sürelerle anlaşmanın MFN hükmünden ayrılma izni verilmiş. Ancak, burada unutmadan şunu bir kez daha yineliyelim ki sözünü ettiğimiz 1994 yılında imzalanan GATS anlaşmasıdır. Yani, yeni müzakereler sonrasında anlaşmada hangi toleranslar kalmaya devam edecektir, ya da acaba geride her hangi bir tolerans, istisna ya da muafiyet kalacakmıdır bunlar henüz bilinmiyor. Aslında bilinmemesine rağmen, anlaşmanın yeniden ele alınmasının esas gerekçeleri ve 50 yıllık GATT tarihinde izlenen yöntemler (Ayrıcalık ve istisnalar önce anlaşmaların dip notlarına yerleştiriliyor, fakat tüm anlaşmalar ucu açık bir şekilde yapıldığı için ileriki süreçte yeniden müzakerelere başlandığında amaç, bu, daha önce tanınan istisnai uygulamaları kaldırmak oluyor) hatırlanacak olduğunda; örneğin yukarıda belirtilen ve ülkelere olağanüstü koşullarda ve geçici sürelerle MFN hükmünden ayrılma hakkı tanıyan istisnai hükmün GATS’ın yeni metninde yer almayacağını öngörmek yanlış olmaz. Zaten, MFN hükmü ile bazı ülkelere tercihli muamele uygulanması konusunda anlaşmada tanınan esneklikler için verilen süre de 10 yıl ile sınırlı tutulmuştur. Ayrıca mevcut GATS (1994)anlaşmasında “ulusal muamele” (NT) hükmü, yalnızca, bir üye ülkenin yabancı hizmet yatırımcılarına belli bir piyasaya serbestçe giriş hakkı tanıdığına dair taahhütte bulunması halinde uygulanmakta ve üye devlete bu taahhüt sırasında belli sınırlamalar koyma izni de verilmektedir. Örneğin üye devletlerden biri veya bazıları, kendi Bankacılık sektörlerini serbset piyasa ekonomisine açma ve yabancı bankaları kendi piyasalarına alma taahhüdünde bulundukları halde, ülkelerine gelecek yabancı bankaların, yerli bankalara eş-sayıda şube açmasına izin vermeyebilir. GATS Madde V. İle, üye devletlere NAFTA, AB ve benzeri ekonomik bloklara dahil olma izni verilmekte ; Madde XIV’te ise genel istisnalar başlığı altında ülkelere, insan, hayvan ve bitki yaşamını korumak amacıyla ve gerekli olduğunda GATS hükümlerinden ayrılma hakkı tanınmaktadır. Bu insani değerlerin korunduğu imajı verilen hükümlerde dikkat çeken nokta ise, tüm ikili ve ekseriyetli anlaşmalarda özenle seçilip, uygun yerlere serpiştirilen “gereklilik” şartıdır. Aralarında GATS’ın da bulunduğu bu anlaşmalarda bu “gerekliliği” belirleyen kriterler hiç bir şekilde açıklanmaz. Böylece, günü geldiğinde Tahkim Panelleri bu kriteri şirketlerin çıkarları doğrultusunda yorumlayabilir ve tehlikenin öznesi insan hayatı bile olsa, Tahkim Paneli henüz gereklilik şartının yerine gelmediğine hükmedebilir ve Panelin neden böylesi bir yargıya vardığını sorgulamak mümkün değildir, çünkü anlaşmada esas alınan gerekli olmak kavramı muğlak, görece ve kişiden kişiye değişebilecek özelliklerdedir.

 

GATS’ın belli hizmet sektörlerine özel ve anlaşmaya ek olarak yapılan düzenlemelerine, Dünya Ticaret Örgütünün kuruluşundan beri yeni yeni pek çok anlaşma eklendi. Mesela Şubat 1997’de 69 Hükümet biraraya gelerek telekomünikasyon hizmetlerinde geniş çaplı liberalizasyona gitme konusunda; aynı yıl Aralık ayında bu kez 70 Hükümet bir araya gelerek bankacılık, sigortacılık, menkul kıymetler ve finansal enformasyon ve bilgi hizmetlerinin %95’inden fazlasını kapsayacak bir finans hizmetleri liberalizasyonu anlaşmasında mutabakat sağladılar ve anlaşma imzaladılar.    

 

GATS’da, gerçek kişilerin anlaşmaya bağlı olarak dolaşımı konusu detaylı olarak ele alınıyor ve bir bireyin belli bir hizmeti ifa etmek için başka bir üye ülkenin topraklarına geçici olarak nasıl gireceği ve o hizmeti nasıl gerçekleştireceği anlatılıyor. Anlaşmanın Hava Ulaşım Hizmetleriyle ilgili ekler bölümünde hava trafiği haklarının GATS kapsamına girmediği belirtiliyor fakat ardından; uçak tamir ve bakım hizmetleri, hava ulaşım hizmetlerinin pazarlaması ve satışı, bilgisayarlı rezervasyon hizmetleri sisteminin GATS kapsamında olduğu dikkati çekiyor. Finansal Hizmetlerle ilgili ekler bölümünde; tüm sigortacılık ve bununla bağlantılı hizmetler ile tüm bankacılık ve diğer finansal hizmetlerin GATS kapsamında olduğu belirtiliyor. Bu bölümde üye ülke Hükümetlerine belli durumlarda belli “istisnai” haklar bahşediliyor ve Hükümetlere, yatırımcıların, mevduat sahiplerinin , siyasi karar alma mekanizmasında bulunan kişilerin ya da kıymetlerin saklanmasından (emanet işlemleri, takas merkezleri v.b.) sorumlu kişilerin ve finans piyasalarında istikrarın korunması amacıyla gerekli önlemleri almaları için belli haklar tanınacağı belirtiliyor. GATS anlaşmasının özellikle finansal hizmetlerle ilgili olan bu bölümü ciddi eleştiriler alıyor ve karşıt görüşler, anlaşmanın bu bölümünün MAI’deki finans hizmetleri bölümüyle tıpatıp aynı olduğu, ülke ekonomilerinin bundan sonraki süreçlerde GATS anlaşmasına bağlı olarak krizlere çok daha fazla muhatap olacağı ve yoksulluğun giderek artacağını belirtiyorlar.

 

Telekomünikasyon sektörüne ilişkin anlaşma eklerinde bu sektörü piyasa ekonomisine açma taahhüdünde bulanan Hükümetlerden, yabancı telekomünikasyon yatırımcılarına, yerlilere tanınandan daha az avantaj (yatırım teşvikleri, vergi kolaylıkları, daha ucuz enerji kullanımı v.b.) sağlamamaları isteniyor. Telekomünikasyon alanında yeni uzlaşmaya varılan liberalizasyon konusunda Far Eastern Economic Review dergisince yapılan yorumda; “yeni ekonomi çağında da kazanan yine bu oyun alanında tam zamanında pozisyon alan Amerikan şirketleri olacaktır” görüşüne yer veriliyor. Noam Chomsky ise , Amerikan yeni ekonomi şirketleri bulundukları yere nasıl geldiler sorusunu şöyle cevaplıyor :“Modern teknolojiye asıl katkı, 1970’lerden beri kamu fonlarının transferi üzerinden kendisini  gelişmiş endüstriyel sektörlerin ihtiyaçlarını karşılamak için sağlamak zorunda olduğu piyasa disiplininden bağımsızlaştıran ve sektöre, Hükümet üzerine ambago uygulayacak kadar egemen olan tekellerden gelmiştir. Öte yandan iletişim bir hizmet olarak gerçek halk demokrasisinin kalbidir ve bu sektörün kar amaçlı sermaye gruplarının eline geçmesi, halk demokrasisine ulaşma süreçlerini kesintiye uğratacak kadar ciddi bir sorundur.”

 

Daha önce de belirttiğimiz gibi GATS Anlaşmasının ikinci etap müzakereleri 2000 yılının Ocak ayında DT֒nünCenevre’deki Merkez binasında başlatıldı. Ortalama olarak her ay iki kez toplanan Hizmetler Çalışma Grubu, bugüne kadar çeşitli alanlarda kararlara varmak suretiyle anlaşmanın kapsamını genişletmeye dönük adımlar attılar ve belirlenen tarihe göre bu çalışmanın 2002 yılı sonunda bitmesi bekleniyor. Yeni GATS olarak tanımlayabileceğimiz bu yeni kapsama ilişkin eldeki veriler oldukça sınırlı durumda. Son gelişmelerle ilgili olarak 25 Eylül 2001 tarihinde AB kurumları (AB-Komisyonu Ticaret Komisyonerleri ile AB-Ekonomik ve Sosyal Konseyi), bazı STK’lar(Avrupa Yayın Emekçileri Sendikası, İngiliz Ulusal Tüketici Konseyi, Wemos Vakfı, FOEE, SOMO) ve çok uluslu hizmet şirketleri örgütlerinin (ESF-Avrupa Hizmetler Forumu, UNICE-Avrupa İşveren Örgütleri Konfederasyonu, EUROCOMMERCE-AB Ticaret Odası ) katıldığı bir bilgilendirme toplantısında aktarılan bilgilere göre şimdiye kadar belirlenmiş olan temel hedefler :

1-     Hiç bir hizmet ve bağlantılı sektörün anlaşma kapsamı dışında bırakılmaması

2-     Önceki GATS Anlaşmasıyla taahhüt edilmiş konuların eksiksiz olarak yerine getirilmesinin sağlanması

3-     Klasik taleplerin geliştirilmesi ve prosedür önermelerinde bulunulması

4-     Müzakere prosedürlerinin şeffaf bir şekilde devam etmesinin sağlanması

Aktarılan bilgilere göre, AB içersinde uygulanacak iç politikalar özelinde, AB, eğitim, Kültür ve Sağlık alanlarında içe dönük yapacağı düzenlemelerde bağımsız olmaya devam edebilecek. Çünkü Yeni GATS’ın Mart 2001’de tamamlanan müzakere ilkelerinde esneklik yaklaşımı belirlendi ve ülkeler hangi sektörlerini GATS anlaşması kapsamına dahil edip, hangilerini dahil etmeyeceklerini belirleme konusunda serbest bırakıldı. Ancak bu öyle garip bir serbestiyet ki bir ülke GATS’a dahil etmeme kararı aldığı bir sektörde, kendi sermaye gruplarının da başka ülkelerde yapacağı yatırımların GATS kapsamı dışında tutulmasına yol açmış oluyor ve buna da “karşılıklılık” prensibi adı veriliyor. Bir örnekle açıklamak gerekirse, AB eğer “ben, eğitim-kültür ve sağlık alanlarını GATS’a dahil etmeyeceğim” diyorsa, bu aynı zamanda şu anlama geliyor “AB’de eğitim, kültür ve sağlık alanında hizmet veren şirketler ya da bireysel yatırımcıların diğer DTÖ üyesi ülkelerde yapacakları yatırımlarının GATS nimetlerinden yararlandırılmamasını kabul ediyorum” . Kuşkusuz her Devletin bu ve benzer kararları alma hakkı var -burjuvazisi icazet verdiği sürece- . Diğer yandan eskisi ya da yenisi GATS anlaşmasının bir “Built in” anlaşma olduğu, yani sürekli yapılandırılan ucu açık (open- ended) bir anlaşma olduğu hatırlanacak olursa, AB’nin bugün yeterince gelişip güçlenmemiş olduğu için henüz baskı mekanizmalarına nüfuz edemeyen eğitim-kültür ve sağlık şirketleri, gelecekte palazlandıklarında bu alanlardaki korumaların kaldırılmasını talep edebilecekler ve muhtemelen anlaşma bir kez daha değiştirilecek. Kaldı ki bugüne bile baktığımızda Avrupa’lı eğitim ve sağlık şirketlerinin hiç te azımsanmaması gereken ekonomik büyüklüklere ulaştığını ve hızlanan şirket birleşmeleri ve şirket devirleri sürecinin bu şirketleri kısa süre içinde yarışın içine dahil edeceğini öngörmek mümkün. Bu durumda, AB yetkililerince Sivil Topluma karşı yapılan “bilgilendirme” toplantılarının asıl amacının, karşıt grupları öncelikle  GATS’ın meşruiyetini kabul etmeye zorlamak olduğu geliyor akıllara. Üzerinde pazarlığa giriştiğiniz bir şeyi “yok” sayamaz ve karşısında mücadele edemezsiniz. Sivil Toplum’a “korkmayın eğitimle sağlığı GATS içine almayacağız” dediklerinde, karşı tarafa da pek ala “iyi o zaman, demek ki endişelenecek bir şey yok” dedirtebilirsiniz. Böylece GATS adı altında devasa bir saldırı anlaşmasını kamu oyu nezdinde meşrulaştırmış daha da ötesi, vize bile almış olursunuz. Üstelik Avrupa Birliği içinde eğitim, sağlık gibi alanlar da dahil olmak üzere kamu hizmetlerinin gecikmeksizin liberalizasyon kapsamına alınacağının güçlü sinyalleri, yalnızca STK’larla yapılan toplatılarda alınmıyor. Örneğin, 27-28 Kasım 2001 tarihlerinde AB-Belçika Dönem Başkanlığının öncülüğünde Brüksel’de düzenlenecek olan “Şirketlerin Sosyal Sorumluluğu” başlıklı konferansın tanıtım kitapçığında anlatılan başlıklarından bir tanesi aynen şunları söylemekte : 

 

            “Genel Ekonomik Çıkar elde etmeye açık hizmetlere ulaşımın sağlanması: Son yıllarda önemli sayıda bireyin yaşamlarını normal standartlarda sürdürebilmeleri için gerekli olan, fakat aynı zamanda ekonomik çıkar elde edilmesi de mümkün olan kamu hizmetlerine ulaşımda güçlükler yaşanmaya ve endişeler yükselmeye başlamıştır. Amsterdam Anlaşması, topluluk ve üye devletlerin bu sayılan özelliklerdeki hizmetlerin tam olarak yerine getirilebilmesi için gerekli koşul ve ilkelere uygun davranacaklarını belirtmektedir. Ancak bazı bölgelerde bu tip hizmetlere ulaşım her kesim için kolay ve mümkün olamamakta ve AB’nin tüm ülkelerinde tüketici hakları yasalarla garanti altına alınmamış olduğu için kamu hizmeti alan bireylerin bazen hak ihlallerine uğradıklarına tanık olunabilmektedir. Oysa, bazı Şirketler  , kendilerine düşen sosyal sorumluluğun bir parçası olarak tüm temel kamu hizmetlerine ulaşımın herkes için mümkün hale gelmesi yolunda çaba göstermeye, daha da ötesi bu kamusal hizmetleri sağlamaya hazır ve isteklidir.”[2]

 

Yukarıdaki paragrafın ilk cümlesindeki “ekonomik çıkar elde etmeye açık hizmetler” ibaresi, önemlidir. Çünkü, bu gözlükle bakıldığında eğitim ve sağlık alanları için ekonomik çıkarın söz konusu olamayacağı söylenemez, bu saptamayı doğrulayan çok fazla sayıda örnek vardır dünyada. Başka bir deyişle Avrupa Birliği bir yandan kendi toplumlarını yatıştırmak amacıyla bu alanları piyasa ekonomisine açmayacağını söylerken, bir yandan da“tüketici haklarını korumak adına” ikna konferansları düzenlemekte ve Avrupa halklarını “Bütün çocuklarımız daha kaliteli eğitim hizmeti alma hakkına sahiptir. Gelin geleceğimiz olan çocuklarımızı en doğal insan hakkı olan eğitim alma hakkından mahrum etmeyelim ve eğitimi özel şirketlere bırakalım” gibi söylemlerle GATS anlaşmasına sahip çıkmaya çağırmakta. Oysa, kapitalizm ile pazarlık edilemeyeceği bugün geçmişe oranla çok daha netleşen, kesinleşen bir olgu. Değerli hocamız Prof. Dr. İzzettin Önder’in , Haziran 2001 tarihinde İstanbul-Petrol-İş Konferans salonunda düzenlenen Uluslar arası GATS Sempozyumu sonrasında , Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde yayınlanan yazısında da benzer vurgu ve uyarılara rastlıyoruz:

“Sermaye sınıfı; politikacısı, medyası, vakıf yüksekokulları, sermayeden beslenen sermaye yanlı öğretim elemanları ve tüm toplumsal kurumları ve böylece oluşturduğu kuralları ile, emeğe ve tüm insanlığa saldırmaktadır. MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu, büyük bir çaba ve özveri ile sermayenin bir kanser dokusu gibi yerküreyi sarmasına ve insanlığı yoksulluğa ve felakete sürüklemesine karşı çıkmaktadır. Bu mücadele, toplumun giderek yükselen bilinci ile güçlenip başarıya ulaşacaktır.

Sempozyum programının son bölümünde, çok doğru ve haklı olarak, ''Küreselleşme süreci reform edilebilir mi?'' , ve ''Kapalı ekonomik sistemler küreselleşmeye alternatif oluşturur mu?'' alt başlıklı iki önemli konuya yer verilmiş. Bu iki konu küreselleşme ile mücadelede temel çerçeveyi tartışmaya açmaktadır: Küreselleşme ile sistem içinde kalınarak mücadele edilebilir mi ve küreselleşme ile mücadelede ulusal ekonomileri kapatma etkili sonuç verir mi?

Emperyalizmin çağımızdaki en güçlü ve hassas oluşumu olan küreselleşme ile sistem içinde kalınarak mücadelenin olanaklı olmadığı açıkça görülmekle beraber, kapitalizmin ideolojik etkisi altında ciddi bir genetik deformasyona uğramış olan sol, bazen ''liberal'' bazen de ''ulusal'' yafta altında küreselleşmeye uyum sağlama manevraları yapmaktadır. Kimileri bir tür güç ilişkisi olduğu gerçeğini irdelemeden piyasa uygulamasını öne çıkarırken kimileri de sermayeler arası çatışmada bir tarafın savunucusu olduğunu dahi algılayamadan ulusal sermayeyi uluslararası büyük sermayeye karşı korumaya yeltenirken aslında kapitalizmin ve sömürücü sermayenin ekmeğine yağ sürdüklerinin ayırdına dahi varamamaktadırlar. Kendi krizi ile mücadele eden kapitalizmin sola karşı kazandığı en büyük zafer, günümüzde üretim araçlarının mülkiyeti tartışmasını bir tarafa bırakarak, kapitalizmin en has araçlarını benimsemeye yönelen bin bir renge dönüştürülmüş olan solculardır. Kapitalizm, kendi ideolojik zaferini, bir yandan kendi genetik yapısını sıkıca koruyup aletlerini değiştirmesine karşın, solun temel felsefesini ve genetik yapısını bozarak kendi aletsel dokularına yanaştırarak, diğer yandan da sol cepheyi, hem de bizzat kendileri marifetiyle bölerek kazanmaya çalışmaktadır.

Bireylerin ve siyasal örgütlerin sol felsefeye bağlı olmaları, kendileri açısından gerekli görülmeyebilir, ama topluma karşı dürüst davranmaları gerekli ve şarttır. Siyasal örgütlerin ve bireylerin sol ile sosyal demokrasi arasındaki kesin ayrımı çarpıtmaları bilgisizlik değilse, affedilmez bir sahteciliktir.

Başka bir tartışma konusu ise küreselleşme ile ulusal düzeyde mi yoksa uluslararası düzeyde mi mücadele edileceği meselesidir. Geçen yüzyılın başında olduğu gibi, bu konu da sermaye karşısında solun bölünmesine zemin hazırlamaktadır. Oysa, tam da kapitalist bir zihniyetle bastırıcı tartışma ve çatışma yerine, birbirimizi anlayacak biçimde konuşabildiğimizde görürüz ki, bu iki strateji birbirini dışlayıcı değil, tamamlayıcı niteliktedir.

Öte yandan, kapitalizmin müthiş buluşu olan ''Yeni Dünya Düzeni'' söylemindeki ''dünya düzeni'' söylemi, bir yandan sermaye saldırısı karşısında ezilenlerin siyasal etki ve örgütlenme alanlarını genişleterek merkez güç karşısında çevresel ajanların hareket alanını daraltırken diğer yandan da sınıf ilişkisinden soyutlanmış, alt kimlik ve niteliklerle içi boşaltılmış ''birey'' söylemi ile bireyi kendi yalnızlığı ile baş başa bırakmaktadır. Kapitalizmin hem bu stratejisini hem de yukarıdaki söylemde yer alan ''yeni'' söylemini irdelememizde, sol açısından büyük yarar olduğunu düşünüyorum.”[3]

 

 

 

Yeni GATS müzakerelerinin ilk 1.5 yıllık sürecinde yaklaşık 40 ülkeden 100 kadar öneri geldi ve bu öneriler önümüzdeki süreçlerde yapılacak özel toplantılarda tek tek ele alınıp, tartışılacak. GATT ve DTÖ süreçlerinde her zaman olduğu gibi Yeni GATS görüşmelerine de gelişmekte olan ülkelerin katılımı son derece sınırlı düzeyde kalıyor. Yapılan müzakereler, hizmet piyasalarına girişi hızlandıracak hazırlıklar ve mevcut bilgilerin değerlendirilmesi şeklinde yaşanıyor. Müzakerelerin ne şekilde yürütüleceğine ilişkin olarak CTS-Hizmet Ticareti Komitesince (Committee on Trade in Services) yürütülen özel toplantılar düzenleniyor. Bu toplantıların ilk aşaması, Mayıs ve Temmuz aylarındaki toplantılarla tamamlandı. İkinci aşama ise Ekim 2001, Aralık 2001 ve Mart 2002 olarak belirlendi. Geçen dönemde Avrupa Birliği tarafından CTS’ye sunulan teklifler toplam 11 ayrı hizmet sektöründen oluşuyor :

Mühendislik ve tüm diğer uzmanlık hizmetlerini (tıp da dahil olmak üzere) kapsayan profesyonel hizmetler, işletme uzmanlığı, dağıtım hizmetleri, finans hizmetleri, turizm, ulaşım, enerji, posta hizmetleri, kurye taşımacılık hizmetleri , çevre hizmetleri ve su çıkarım,iletim ve dağıtımı.

 

ABD, sektörlerin belirlenmesinde AB’ne göre biraz daha seçici davranmış gibi görünüyor: Muhasebe hizmetleri, yetişkin eğitimi, çeşitli alanlarda staj ve kurslar, enerji, çevresel hizmetler, expres kurye hizmetleri, finans hizmetleri, hukuk hizmetleri, doğal ve taşınabilir kaynakların taşınmasıyla ilgili hizmetler, turizm ve otelcilik hizmetleri.

 

Yeni GATS görüşmelerinde şimdiye kadar görüşülen konular arasında En çok kayrılan ülke prensibi, elektronik ticareti ve profesyonel hizmetler sayılıyor. Fakat bu açıklamada dikkat çeken bir ibare bulunuyor : “Sağlık sektörü, profesyonel hizmetler tartışması dışında henüz tek başına ele alınmadı” . Bu cümleden de anlaşılıyor ki, ülkeler sağlık sektörünü ismen açmadıklarını söyleseler bile , profesyonel uzmanlık dalları arasına sağlık alanı da giriyor. Sayılan görüşme başlıklarıyla ilgili olarak öneride bulunan ülkeler arasında Japonya, Avustralya, Norveç, İsviçre gibi gelişmiş ülkelerin yanı sıra Hong Kong, Şili, Venezuela, Honduras, Hindistan, Mercosur Bölgesi, Dominic Cumhuriyeti gibi gelişmekte olan bölge ve ülkelerin de bulunduğu Türkiye’nin ise hiç bir şekilde adının anılmadığı fark ediliyor.

 

CTS’nin Ekim 2001 toplantısının gündemi ise şöyle :

1-     Ticaret ve Hizmetlerin değerlendirilmesi ve özerk liberalizasyon işlemleri olmak üzere iki yatay (horizontal) müzakere konusu

2-     Bu iki yatay konuyla bağlantılı raporların sunulması

3-     Enerji, ulaşım, turizm, çevre, eğitim ve eğlence ve kültür hizmetleri

Anlatmakta olduğumuz toplantı sırasında sorulan çeşitli sorulara AB-Ticaret Komisyonerleri tarafından verilen yanıtlar oldukça ilginç:

·                    Sağlık konusunda zaten 1994 GATS Anlaşmasından beri devam eden ve devam etmek zorunda olan taahhütlerimiz var. Fakat şu kadarını söyleyebilriz ki Avrupa Birliğinin sağlık konusunda düzenlemeler yapma yetkisi devam edecek.

Bu açıklamaya göre belki şöyle bir tahminde bulunulabilir : Öyleyse GATS maddeleri Avrupa’da AB’nin sağlık tüzük ve düzenlemelerinin bir parçası imiş gibi uygulanacak.. Örneğin kamu hastaneleri özelleştirirken “GATS emrettiği için özelleştirmek zorundayız” denmeyecek de , “Avrupa vatandaşlarının daha rahat sağlık hizmeti almalarını sağlamak için özelleştirdik” denecek. Çünkü aksi taktirde , özellikle İngiltere ve Almanya’da oldukça gelişmiş bulunan sağlık hizmetleri alanında faaliyet gösteren ve özel hastane zincirleri sahibi Şirketlerin GATS üzerinden yeni pazarlara ulaşma şansı ortadan kalkmış olacak.

Soru: Avrupa Komisyonu tarafından GATS menüsüne konmak istenen Temiz su çıkarımı, iletimi ve dağıtımı ile ABD tarafından önerilen enerji kaynakları her ikisi de temel insan haklarının ipotek altına alınması anlamına geliyor. Komisyonunuz böyle bir şeyi desteklemek bir yana nasıl önerebildi? (Friends of the Earth-Avrupa)

·                    Su meselesi, Avrupa Şirketlerinin çıkarlarını temsil ettiği için bizim tarafımızdan GATS kapsamına dahil edilmesi önerildi. Bu konuyu mutlak bir şekilde gözümüzün temiz su kaynaklarında olduğu biçiminde yorumlamamalısınız. Bizim amacımız su üzerine ve atık su yönetimi üzerine daha fazla odaklanabilmektir. Yeni GATS müzakerelerinde karar altına alınmış meseleler konusunda daha fazla konuşmak istemiyoruz

Yeni GATS Anlaşmasında iki temel yaklaşım benimsenmiş durumda: Sınıflandırma (Classification) ve Salkımlandırma (Clustering Approach). Sınıflandırma 1994-GATS Anlaşmasında da uygulanmış ve bilinen bir yöntem. Sektörlerin bağlantılı alt sektörlerinin de anlaşma maddesi altında sıralanması yöntemine bu ad veriliyor. Salkımlandırma biraz daha farklı ve belirlenen ve bağlantılı olan her bir alt sektör bir kez de kendi içinde salkımlandırılıyor. Nihai tabloya baktığınızda en alt salkımlarda ana sektörden eser bile görememeniz olası. Henüz hangi sektörün sınıflandırma hangisinin ise salkımlandırmaya tabi tutulacağı tam olarak netleşmiş durumda değil. Ancak Mart 2001’de Dünya Küreselleşme Karşıtları Cenevre Strateji toplantısına katılan konu uzmanlarının aktardıkları bilgiler itibarıyla Turizm sektöründe salkımlandırma yaklaşımının belirlendiği kesinlik kazanmış gibiydi. Daha sonra Eylül ayında Dominic Cumhuriyeti, El Salvador, Honduras, Bolivya, Ekvator, Nikaragua, Panama ve Peru tarafından revize edilen metinde belli ve aslında çok da önemli olmayan değişiklik önerileri dikkat çekiyordu. Turizm bölümünün ekleri arasına “Biyolojik Çeşitlilik Konvensiyonu”-CBD ile sürdürülebilir kalkınma hedefiyle tutarlı bir turizm anlayışına tüm GATS üyelerince dikkat edileceği vurgusunun eklenmesi böylece kabul edildi. Bu eklerin gerekliliğine diğer üyeleri ikna amacıyla yapılan açıklayıcı sunuşta, özellikle gelişmekte olan ülkelere giden turist sayısındaki artışa rağmen turist başına elde edilen gelirde önemli bir azalmanın olduğu vurgulandı. Bu azalmanın temel gerekçesinin ise özellikle gelişmiş ülkelerin tur operatöri Şirketlerinin, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerdeki çalışmaları sırasında rekabeti ihlal eden uygulamalarına dikkat çekildi. Bu duruma cevaben, turizm ile ilgili  mevcut ve görece dar kapsamlı anlaşma ekinin bir dizi rekabet engelleyici hükmü de barıdıracak bir şekilde genişletilmesi ve bunun için rekabet konusuna da bir salkımın (cluster) eklenmesi önerildi. Yine turizm konusunda, çevresel korumaların gelişmekte olan ülkelerin dünya ticaret sistemine dahil edilmesi önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini öne süren revize edilmiş taslak metnin önericisi konumundaki ülkeler, çevre ile ilgili hükümlerin tartışılacağı platformun DTÖ olmaması gerektiğini hatırlattılar.

 

Sunuşlar sonrasında çıkan tartışmalarda gelişmekte olan ülkelerin önemli bir çoğunluğu turizm anlaşma taslağının rekabet bölümüne eklenmek istenen salkımlama yaklaşımından vaz geçilmesini istediler ve salkımlama sözü kaldırıldı fakat “turizm karakterli tüm ürünler” tümcesi kullanılmak suretiyle salkımlamadan da daha geniş bir tanımlama kabul edilmiş oldu. Tartışmalar sırasında Avrupa Birliği’nin rekabet karşıtı uygulamalardan şikayet eden gelişmekte olan ülkeler grubuna ciddi destek verdiği görülürken, Japonya ve G.Kore karşı tarafta yer aldılar. Şimdi sıra, revize edilen GATS-Turizm Anlaşmasının son taslağının üye Devletlerin Hükümetlerince onaylanmasına geldi.

 

CTS-Hizmet Ticareti Konseyinin 5 Ekim tarihli toplantısında 3 ayrı konu tartışıldı : Hizmet ticaretinin değerlendirilmesi; özerk liberalizasyon (gönüllülük esasına dayalı olarak, müzakereler dışında gerçekleştirilecek liberalizasyon) ve Eğitim Hizmetleri. Küba, Zimbabwe ve Venezuela’nın desteğini alan Pakistan Büyük Elçisi, hizmet ticareti alanında kapsamlı bir değerlendirme yapılmasının özellikle gelişmekte olan ülkeler için hayati bir öneme sahip olduğunu belirtti. Özerk liberalizasyon konusunda ise böylesi bir hakkın tüm DTÖ üyelerine mi yoksa yalnızca gelişmekte olan ülkelere mi verilmesi gerektiği tartışıldı ve ülke delegasyonları arasında ciddi fikir ayrılıkları olduğu görüldü.  Gelişmekte olan ülkelerden bazıları bu konunun kalkınma ile ilgili bir mesele olduğu ve bu nedenle tüm DTÖ anlaşmalarına kalkınma anlamında eklenebileceğini belirttiler. Bu grup ülkelerin delegasyonları, GATS’ın gelişmekte olan ülkelerin dünya hizmet ticaretine daha yüksek oranda dahil edilmesi ile ilgili IV. Maddesine işlerlik kazandırılarak özerk liberalizasyon konusunun zaten halledilebileceğini belirttiler. En son tartışma konusu eğitim hizmetleriydi. Bu konuda Avustralya , sektöre ilişkin olabilecek maksimum düzeyde tahhüttte bulunulması fakat bir yandan da Devletlere, kamusal eğitim alanlarının büyüklüğü oranında iç düzenlemeler yapma olanağının tanınması gibi birbiriyle taban tabana çelişen ikili bir teklif getirdi.

 

8 Ekim günü devam eden CTS toplantısında ise, enerji, ulaşım ve turizm konuları yeniden masaya yatırıldı. Japonya, GATS-Enerji sektörünün  alt sınıflandırmasının (1994) yetersiz olmasından yakındı ve bu yüzden enerji sektöründeki liberalizasyonun diğer sektörlere oranla geciktiğini ve sorunlar yaşandığını belirtti.Buna paralel olarak, enerji hizmetiyle kamu yararı arasındaki güçlü ilişkiyi vurgulayan Japon delegasyonu, bu alanın çevre ile de sıkı bir ilişki içinde olduğuna değindi. Japonya’nın bu konudaki önerisi ise, enerji başlığı altında esnek bir yaklaşımın benimsenmesi ve tüm ülkelerin enerji ve çevre politikalarını birbirleriyle bağdaşır hale getirme yönünde yoğun çaba harcaması oldu. [4] Diğer yandan, Uğruna savaşlar çıkarılan enerji koridorları üzerindeki paylaşım hesaplarına, çevre ve kamu yararı gibi sosyal gerekçelerle müdahale edilmesi bu sistem içinde adeta imkansız gibi görünüyor.

 

Malezya ve Küba, devletlere tanınacak belli alanlarda politik önceliklere göre iç düzenlemeler yapma hakkını desteklediklerini, böylesi bir anlayışın GATS müzakerelerine katılımıda teşvik edebileceğini belirttiler. Enerji tartışmalarında vurgulanan bir diğer konu da pek çok üye devlette kamunun elinde bulunan ulusal kaynakların “sahipliği” ile ilgili sorun oldu.

 

Turizm başlıklı tartışmada, Dominik Cumhuriyeti daha önce belli boyutlarıyla eleştirdiği taslak metni, sürdürülebilir kalkınma anlayışına uygun bir turizm liberalizasyonu öngörüsüyle değiştirdiklerini belirtti ve yeni metnin sunuşunu yaptı. Mercosur ülkeleri adına görüş bildiren Uruguay Büyük elçisi ise Turizm’in dünya hizmet ticareti hasılasının üçte birini temsil ettiğini ve hemen hemen bütün gelişmekte olan ülkeler için en büyük dış kaynakların başında geldiğini belirterek, öncelikle yapılması gerekenin yabancı turizm hizmeti sağlayıcılarının ülkelere girişi önündeki engellerin kaldırılması olduğunu belirtti. Turizm hizmetleri alanında önemli payı ve dolayısıyla çıkarı olan Kenya, GATS’ın mevcut haliyle ayrımcılık yaratan uygulamalara engel olabilecek bir yapı olmadığının kabul edilmek zorunda  olduğunu hatırlatarak, Dominik Cumhuriyeti tarafından hazırlanan taslak metne tam olarak destek verdiklerini belirtti. Meksika bu konudaki ülke görüşünü en kısa sürede ileteceğini söyleyip pas-geçerken; Avrupa Birliği rekabet konularının tamamının yeni kalkınma raundunda bir anlşama altında düzenlenmesini önerdiğini belirtmek suretiyle özetle -burada boşuna tartışmayın, biz bu işi Katar’da zaten halledeceğiz- mesajını verdi. [5] 

 

Fikri Mülkiyet Haklarının Ticaretle Bağlantılı Boyutlarına ilişkin Anlaşma -TRIPS- (Agreement on the Trade-Related Aspects of Intellectual Property Rights):

 

Uruguay raundunun can alıcı bir diğer anlaşması da TRIPS. Bu anlaşmayla, telif hakları, ticari markalar ve patent uygulamaları güçlendirilerek ve ortak bir koruma şemsiyesi altına alınarak ; sahte (markasız ve patentsiz) ürünlerin dünya ticaretinden pay almasının önüne geçilmek isteniyor. Anlaşmanın birinci bölümünde; yine diğer anlaşmalarda olduğu gibi ulusal muamele (NT), en çok kayrılan ülke (MFN) gibi temel hükümler yer alıyor. Örneğin, Türkiye’de yapılan filmler için Kültür Bakanlığı tarafından tanınmış  teşvik, kaynak kullanımı kolaylıkları, vergi avantajı ya da yerli film olması nedeniyle sinemalardaki gösterim sıklığının yabancı filmlere oranla daha fazla olmasına izin verilmesi gibi avantajlar varsa; bunların derhal ve tam olarak tüm GATS üyesi ülkelerin yabancı film yapımcılarına da (Türkiye’de film yapan) tanınması gerekiyor TRIPS’in genel hükümlerine göre.

 

Anlaşmanın ikinci bölümünde; bu kez olay bazında tanımlamalara gidiliyor ve her bir durum özelinde standartların ne olacağı anlatılıyor. Altı (6) alt başlık olarak ele alınan bu detaylardan ilki Telif Haklarıyla (Copyrights) ilgili ve kitap, resim, film, bilgisayar programları, belli bilgi bankaları, her türlü ses kayıtları bu bölümün kapsamı içine giriyor. TRIPS gereğince, her üye devlet 1971 tarihli – Edebi ve sanatsal çalışmaların korunması için Berne Deklarasyonu hükümlerine uymak zorunda. Bu tip eserlerin kiralanmasıyla ilgili olarak eser sahibine eserin , bilgisayar programının ya da filmin üzerinde kontrol hakkı tanınıyor ve örneğin bu eserlerin kamuya ticari olarak kiralanabilmesi hakkı veriliyor. Bu bağlamda, ses kaydı ve benzeri çalışmaların en az 50 yıl süreyle korsan kayıtlardan korunması gerekiyor. Altbaşlıklardan ikincisi ticari markalar ve ürün logoları ile ilgili. İmza, sayı, kelime, resim ve belli bir ürünün tanınmasını sağlayacak her türlü benzer simge ticari marka sayılıyor. Üçüncü kişi ve grupların, aynı ya da benzer işaretleri kullanarak marka sahibi şirketin karlarını azaltmasına engel olmak amacıyla dizayn edildiği belirtilen bu yasanın başka hangi amaçlara alet edildiğine, uluslararası tahkim bölümünde tekrar döneceğiz. Ama basit bir örnekle bile şirketlerin gerçek amacı hemen ortaya çıkıveriyor: “DTÖ Tahkim Kurulu, Guatemala Hükümetinin, bebek yaşamını koruma amacıyla çıkardığı yasanın, TRIPS anlaşması hükümlerinin ihlaline yol açtığına hükmederek yasanın uygyulamaya konmasını yasakladı”

 

Altbaşlıklardan üçüncüsü; ürünün , adını coğrafi özellikten ya da üretimin yapıldığı coğrafyanın adından almasıyla ilgili ve Şampanya  ile Rokfor peyniri bu alt başlığa örnek olarak verilebilir. Anlaşma tarafları, üçüncü tarafların coğrafi özellikleri kullanmalarına engel olmak için kullanılmakta olan isimlere dayanmayan, bu isimlerden türetilmemiş yasal anlamı olan isimler bulmak zorundalar. Dördüncü alt başlık; endüstriyel tasarımlara ilişkin olarak düzenlenmiş. Buna göre, yeni endüstriyel tasarımlar,  -bu tip bir tasarımın taklit edilerek kullanılabileceği düşüncesinden hareketle-, söz konusu ürünün imalatını, satışını ya da ithalatını engellemek amacıyla en az 10 yıl süre ile koruma (?) altına alınmak zorunda. 

          

Beşinci alt başlık; Patent haklarıyla ilgili. Bu yasa uyarınca üye devletler 1967-Endüstriyel Mülkiyetin Korunması İçin Paris Konvensiyonu şartlarına uymak mecburiyetindeler ve patent hakkının geçerlilik süresi asgari 20 yıl. Yasaya göre, patenti alan şirket piyasaya girmemişse bu durumda Hükümet rakip şirkete zorunlu lisans verme hakkına sahip. Üye ülkelere, belli ürünleri patent kapsamı dışına alma hakkı veriliyor ve teşhis ve tanı (diagnostic), terapi, ameliyat yöntemleri gibi insan ve canlı yaşamıyla doğrudan ilgili hizmetler bu istisnalar içinde sayılıyor. Diğer yandan bu masum tanımlamaların ötesinde uygulamaya bakıldığında, Patent yasasının ilaçtan, su kaynaklarının kullanımına ve tarımda tohum kullanımına kadar pek çok hayati alanda etkin olarak kullanıldığı ve halkların yaşamları üzerinde son derece etkili olduğu görülüyor. Süregelen tartışmalar içersinde en belirgin çekincelerin daha çok nüfusu yoğun ve halklarının büyük bölümü yoksul olan Hindistan, Arjantin, Brezilya gibi ülkelerden yükselmesi dikkat çekiyor. Bu ülkeler, TRIPS anlaşmasıyla, Hükümetlerin, ilaç gibi yaşamsal bir üretimin ülke içinde yapılmasına ve bu üretimin yoksul kitlelere tahammül edilebilir bedellerle satışına olanak veren politikaları terk etmek zorunda kalabileceğini son yıllarda çok sıkça gündeme getirmişlerdi. Şimdilerde ise tam da bu tehlikenin gerçekleştiğinin sinyalleri farklı bir ülkeden, G.Afrika’dan geliyor. Bu ülke halklarının AIDS ilacı başta olmak üzere TRIPS’le birlikte karşı karşıya kaldıkları sıkıntılara Uluslararası Tahkim mekanizmasının anlatıldığı bölümde tekrar değineceğiz.

 

Ancak, TRIPS kapsamında bilinmesi gereken son derece önemli bazı alt başlıklar da var. TRIPS, halihazırda yalnızca asgari standartları belirleyen bir anlaşma ve anlaşmada yer alan hükümler zaman zaman ulusötesi sermayenin çıkarlarını yeterince temsil etmiyor. İşte bu nedenle batılı Hükümetler, yoksul ve gelişmekte olan ülkeleri birer birer müzakere masasına oturtarak ; ikili, bölgesel ya da yöresel anlaşmalar üzerinden “TRIPS-plus” adını verdikleri extra hükümleri uygulatmaya çalışıyorlar. Söz konusu az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeleri, TRIPS’e bağlı olarak yaptıkları taahhütlerin ötesinde yeni yeni tavizler vermeye zorlayan TRIPS-plus kapsamında, dünya halklarının tüm yaşam alanlarını patent anlaşmalarına bağlı hale getirecek kadar hayati hükümler bulunuyor.

 

Yapılan araştırmalara göre, TRIPS-plus kapsamında 5 temel alan bulunduğu biliniyor: Ticaret, Yatırımlar, Yardımlar, Bilim-Teknoloji ve Fikri Mülkiyet Hakları (IPR).

Sayılan bu alanlarda yapılan anlaşmalar ve bunların açıklanıp; detaylandırıldığı TRIPS-plus’ın temel unsurları şunlardan oluşuyor :

 

1-     UPOV Anlaşmasının referans gösterilmesi : UPOV, 40 yıl kadar önce Avrupa’da ticari amaçlı tarım üreticilerini koruma altına almak amacıyla özel olarak tasarlanmış özel bir çeşit Patent Konvensiyonu. Ülkelerin UPOV’a entegre olmaya mecbur edilmesi de açıkça TRIPS-plus olarak nitelendirilen sermayeyi koruyucu extra hükümler bütününün kabul edilmesi anlamına geliyor. Hatırlanacağı gibi TRIPS anlaşmasında; bitki ve hayvan nesillerinin devamını sağlamaya yönelik belli tanımlamalar bulunmuyor . DTÖ üyesi Hükümetlere  ise defalarca uyarılar yapılarak TRIPS hükümlerinde hem UPOV’a gönderme yapılmamış olması ve hem de bitki ve hayvan nesillerinin devamlılığını sağlamaya dönük açık tanımlamalarda bulunulmamasının,  ilgili hükümlerin en esnek biçimde kullanılmasına yol açtığı bildiriliyor. Bu arada, Kamboçya, Ürdün, Fas, Tunus ve Vietnam ile yapılan , katı kurallara bağlanmış ikili anlaşmalarda (BITs) bu ülkeler sessiz sedasız UPOV’a katılmaya mecbur ediliyor. Bangladeş, Ecuador, Meksika, Nikaragua, Trinidad&Tombago’nun ise yaptıkları ikili anlaşmalara, doğrudan UPOV’a gönderme yapmak yerine ; yine bunu sağlamaya yönelik olarak “gerekli her çabanın gösterileceği” hükmü ekleniyor. Uygulamada, UPOV’a dahil olma çabası içine girildiğinde bunu yapmak isteyen ülke Hükümetinin bir “Bitki çeşitliliğini koruma yasası” taslağı hazırlaması ve bu taslağın UPOV Konvensiyonunda belirlenen koşullara uygun olarak düzenlenmiş olması ve taslağın, Birliğin (AB) görüşü doğrultusunda hazırlanmış olması gerekiyor. Ve Hükümetlerin yabancı sermayeye olan bağımlılık düzeylerine bağlı olarak  bazı anlaşmalarda “gerekli her çabayı göstermek” şeklinde ifade bulan hedefin başarıya ulaştığı ve UPOV’un en ağır hükümlerinin ikili anlaşmaya aktarıldığına tanık olunuyor. Tıpkı Amerikalar Arası Serbest Ticaret Anlaşması (FTAA) taslağında olduğu gibi, ikili anlaşmada da UPOV hükümlerine pek çok referans yapıldığı görülüyor.

2-     Budapeşte Anlaşmasının referans gösterilmesi : TRIPS anlaşmasında, Hükümetleri, patent koruması altına almak amacıyla, piyasaya sürülecek bir buluş için, bir mikro organizma örneğini fiziksel depozit olarak kabul etmeye mecbur eden  Buda Peşte Anlaşmasına da herhangi bir gönderme yapılmıyor. Diğer yandan, patent sistemlerinin temel özelliği; söz konusu buluşun tam olarak ortaya çıkarılması olarak ifade ediliyor fakat; yaşamsal biçimdeki icatlar, mikro organizma tarzı buluşların tam olarak teşhiri halihazırda son derece karmaşık ve çetrefilli süreçleri gerektiriyor. Bu nedenle 47’si kuzey devleti olmak üzere 49 imzacısı bulunan Budapeşte anlaşmasının tarafları, biyolojik örneklere ulaşılması ve özellikle de muhtemel patent saldırılarını engelleyebilmek için, özel kurallarla çalışan IRAs – Uluslararası kabul görmüş depozit makamları networküne bel bağlıyorlar. Halihazırda ikisi hariç tamamı gelişmiş ülkelerde kurulu olmak üzere 19 ayrı IRAs makamı bulunuyor. TRIPS anlaşması, mikroorganizmalarla ilgili patent hakkının koruma altına alınması için Buda Peşte anlaşmasını savunmuyor, fakat Kore, Meksika, Fas ve Tunus gibi sanayileşmekte olan ülkelerle imzalanan ikili anlaşmalar, bu ülkelerin sisteme dahil olmasını gerektiriyor. Ürdün ise, Buda Peşte anlaşmasının ağır hükümlerini uygulamaya koymak zorunda.

3-     Yaşamın patent altına alınması konusunda bile hiç bir istisnanın bulunmaması : TRIPS anlaşması - her zaman olmasa da – anlaşma taraflarına bitki ve hayvan nesilleriyle ilgili konuları patent kapsamı dışında tutma hakkı tanıyor. Kuşkusuz, bu hakkın tanınmış olması , uygulanabilir olduğunun göstergesi değil ve bununla ilgili örnekleri de Tahkim uygulamaları içersinde aktaracağız. Fakat, sanayileşmiş ülkelerin Moğolistan, Nikaragua, Sri Lanka ve Vietnam ile yaptığı ikili anlaşmalarda bitki ve hayvanlarla ilgili yenilikler ve buluşlar da patent kapsamına dahil edilmek zorunda. FTAA anlaşması yürülüğe girdikten sonra aynı durum tüm Latin Amerika ülkeleri, Kanada, Meksika ve Amerika’yı da kapsayacak bir tehlike, çünkü benzer hükümler FTAA’ya da konmuş durumda.

4-     En yüksek Uluslararası Standartlar : Yapılan ikili anlaşmaların pek çoğunda,  ülkelerden dünyada mevcut, en yüksek uluslararası standartları uygulamaları isteniyor. Bu standartlar tanımlanmıyor fakat yatırım anlaşmalarında yer alanlarla ilişkilendirilebiliyor.

5-     Yeni Kurallar, yeni Güçler : Monsanto, Cargill, Novartis gibi tohum ve bitki genlerini değiştirmek suretiyle hacimsel olarak daha fazla ve maliyet olarak daha düşük üretim yapan şirketler, kendilerine merkez ülkede sağlanan patent koruma düzeyine eş değer bir korumanın , gen laboratuarı olarak kullandıkları az gelişmiş ülkelerde de sağlanmasını talep ediyorlar. Fakat bu talebin gerçekleşmesi için TRIPS anlaşması tek başına yetmiyor ve mutlaka, şirketlerin ana ülkesi ile ekonomik faaliyetin yapılacağı ülke arasında bir ikili anlaşma imzalanması ve bu anlaşmaya da mikro organizmalar, hayvan ve bitkilerle ilgili buluş ve icatların patent koruması kapsamında olduğuna ilişkin bir hükmün konması gerekiyor. Bu alanda çıkacak her hangi bir uyuşmazlıkta ise ya iki ülkenin temsilcilerinden oluşan bir komite, ya da Uluslararası Yatırım Uyuşmazlıkları Çözümüne İlişkin Konvensiyonun belli hükümleri, veya DTÖ-Tahkim Kurulu ve DTÖ-TRIPS anlaşmasına başvurulmak zorunda.

 

Uluslararası Araştırmalar yapan GRAIN isimli kuruluşun yaptığı bir araştırmada, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında imzalanmış bulunan ve  yaşamın patent altına alınmasına örnek teşkil edebilecek, TRIPS-plus özellikleri gösteren ikili anlaşmalardan 23 tanesi örnek olarak seçilmiş. Bu anlaşmaların toplamının 150 tane az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkenin toplumları üzerinde doğrudan yıkıcı etkileri tespit edilmiş durumda. Aşağıdaki tablo, seçilen 23 örnek anlaşmanın taraflarını, anlaşmaların adlarını ve tiplerini, imzalanış tarihlerini ve TRIPS-plus hükümleriyle yer kürenin nasıl ipotek altına alındığını gösteriyor:

 

Kuzey’deki            Güney’deki          Anlaşma   Tarih                TRIPS-Plus Hükümleri

Anlaşma Tarafı      Anlaşma Tarafı     Tipi

                                       AFRİKA  VE  ORTADOĞU

A.B.

Cotonou Anlaşması (ACP)

 

Ticaret

 

2000

Bio-teknolojiyle ilgili yenilik ve buluşlar patentle korunmak zorunda

A.B.

Fas

Ticaret

2000

2004 itibarıyla UPOV ve Buda Peşte Anlaşmalarına dahil olmak zorunda

A.B.

Filistin

Ticaret

1997

Patent konusunda en üst uluslararası standartlara uyulmak zorunda

A.B.

G. Afrika

Ticaret

1999

Bio-teknolojiyle ilgili yenilik ve buluşlar patentle korunmak zorunda; Patent konusunda en üst uluslararası standartlara uyulmak zorunda ve TRIPS anlaşmasından daha elverişli koşullar sağlamak zorunda

A.B.

Tunus

Ticaret

1998

2002 itibarıyla UPOV ve Buda Peşte anlaşmalarına katılmak zorunda ve Patent konusunda en üst uluslararası standartlara uyulmak zorunda

A.B.D

Ürdün

Ticaret

2000

1 yıl içinde UPOV’a katılmak ve uygulamak, Buda Peşte anlaşmasını da kısmen uygulamak zorunda; bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları patent yasasının içine dahil etmek zorunda

A.B.D

Güney-Sahra Afrikası

Ticaret

2000

Yabancı şirketlere TRIPS’in de ötesinde avantajlar sunan ülkelerdeki kadar ticari avantaj sağlanmak zorunda

                                       ASYA  VE  PASİFİK  BÖLGESİ

A.B.

Cotonou Anlaşması (ACP)

 

Ticaret

 

2000

Biyoteknolojiyle ilgili buluşlara patent koruması sağlanmak zorunda

A.B.

Bangladeş

Ticaret

2001

2006’ya kadar UPOV’a katılmak için en üst düzeyde çaba harcamak zorunda

İsviçre

Vietnam

Patent

1999

2002’ye kadar UPOV’a katılmak zorunda

A.B.D

Kamboçya

Ticaret

1996

UPOV’a katılmak zorunda

A.B.D

Kore

Patent

1986

Budapeşte anlaşmasına katılmak zorunda

A.B.D

Mongolia

Ticaret

1991

Patent yasasından bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları çıkarmamak zorunda

A.B.D

Singapur

Ticaret

Müzakere devam ediyor

Bkz. ABD-Ürdün

A.B.D

Sri Lanka

Patent

1991

Patent yasasından bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları çıkarmamak zorunda

A.B.D

Vietnam

Ticaret

2000

UPOV’a katılmak ve uygulamak, bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları patent yasasının içine dahil etmek zorunda

                                      LATİN AMERİKA VE  KARAYİPLER

A.B.

Cotonou Anlaşması (ACP)

 

Ticaret

 

2000

Biyoteknolojiyle ilgili buluşları patentle korumak zorunda

A.B.

Meksika

Ticaret

2000

Üç yıl içinde Budapeşte anlaşmasına katılmak ve patent alanındaki en üst uluslararası standartları uygulamak zorunda

A.B.D

Andean ülkeleri

ATPA Anlaşması

Ticaret

1991

Yabancı şirketlere TRIPS’in de ötesinde avantajlar sunan ülkelerdeki kadar ticari avantaj sağlanmak zorunda

A.B.D

Karayipler

CBTP anlaşması

Ticaret

2000

Yabancı şirketlere TRIPS’in de ötesinde avantajlar sunan ülkelerdeki kadar ticari avantaj sağlanmak zorunda

A.B.D

Ecuador

Patent

1993

Bitki türleriyle ilgili patent uygulaması yoksa UPOV hükümlerine uymak zorunda

A.B.D

Nikaragua

Patent

1998

UPOV’a katılmak , bitki ve hayvanlarla ilgili buluşları patent yasasının içine dahil etmek zorunda

A.B.D

Trinidad&Tobago

Patent

1994

UPOV’a katılmak için en üst düzeyde çaba harcamak ve uygulamak zorunda

A.B.D ve Kanada

Latin Amerika

FTAA ve ALCA

Ticaret

Müzakere devam ediyor

Müzakere metni UPOV’daki pek çok hükmün aynen uygulanmasını gerektiriyor ve ABD’nin pozisyonu bitki ve hayvanlarla ilgili patent hükümlerinin anlaşmaya dahil edilmesi yönünde

A.B.D ve Kanada

Meksika

(NAFTA/TLCAN)

Ticaret

1994

İki yıl içinde UPOV’a katılmak ve uygulamak zorunda

              

Yukarıdaki tabloda yer alan anlaşmalar, TRIPS-plus maddeleri içeren 1000’i aşkın  ikili ve bölgesel anlaşma içinden yalnızca en fazla bilinenlerdir.  

 

TRIPS Anlaşmalarının uygulamaya konmasının hemen sonrasında öncelikle yaşamsal alanlarda anlaşmanın bedelinin kimler tarafından ve nasıl ödeneceği görülmeye başladı. Başta en az gelişmiş ülkelerin yoğun olarak bulunduğu Afrika kıtası olmak üzere son bir yıldır feryatlar giderek yükselmeye başladı. Sorun, yoksul halk yığınlarının patent anlaşmaları yüzünden en hayati önemdeki  ilaçlara bile (hızlı fiyat artışları dolayısıyla) ulaşmalarının imkansız hale gelmesiydi. Az gelişmişlerin talebi açıktı, İlaç’ta patent uygulamasından vaz geçilmesini , yaşamın patent altına alınmamasını istiyorlardı. En fazla can yakan hastalıkların başında da AIDS ve Kanser tedavileri geliyordu. DTÖ üyeleri bu tartışmalarda ikiye bölündüler: İlaç üretiminde güçlü olmayan fakat genel yaşam düzeyi olarak halkının patent dolayısıyla ilaç alamaz bir konumda olmadığı AB, görüntüde az gelişmiş dünyanın bu insani talebine destek veriyor gibi. ABD, Avustralya, Kanada, Japonya ve İsviçre ise karşıt bir öneriyle geliyorlar TRIPS toplantılarına : Katar’da yapılacak DTÖ Bakanlar Konferansı için bu konuyla ilgili bir Bakanlar Kurulu Deklerasyonu hazırlansın. Fakat bu deklarasyonda “tüm ilaçların TRIPS kapsamından çıkarılması” yerine “yalnızca AIDS ilaçları ile diğer salgın hastalıklara karşı kullanılan ilaçlar” ibaresinin konması ve böylece ilaç istisnasının son derece sınırlı tutulmasını istiyorlar. Elbette ABD’nin öncülüğündeki grup kazanıyor davayı ve DTÖ Doha Bakanlar Konferansına sunulacak deklarasyonun -üstelik sadece giriş bölümüne-  yalnızca AIDS ilaçlarıyla ilgili bir istisna önermesi cümlesi konuyor. [6]                      

 

Ekseriyetli Ticaret Anlaşmaları (The Plurilateral Trade Agreements) :

 

Bu anlaşma tipi ilk kez  Tokyo Raundunda uygulandı ve bu alt anlaşma gruplarından çoğu, bugün artık ekseriyet anlaşması olmaktan çıkarılıp; çok taraflı anlaşmalara dönüştürüldü. Ekseriyet anlaşması olma özelliğini hala koruyan ve günümüze kadar gelen yalnızca iki anlaşma var :  24 ülkenin imza koyduğu ve askeri uçuşların dışındaki tüm uçuşlarda kullanılan uçaklara uygulanan gümrük vergilerinin kaldırılmasını da şart koşan Sivil Havacılık Ticareti Anlaşması  ve  Hükümet Satın Almaları Anlaşması. DT֒nün kuruluşu sonrasında da bazı yeni ekseriyet anlaşmaları üzerinde mutabakat sağlandı ve örneğin, 1997 yılında 40 üye devlet, bilgi teknolojisi ürünlerinin ticaretinde gümrük vergisini devreden çıkaran bir anlaşma yaptılar.

 

Hükümet satın almaları Anlaşması (The Agreement on Government Procurement) 1981 yılında 25 ülkenin Hükümetlerinin imzalarıyla yürürlüğe konduğunda; Uruguay Raundunun(1986-1994) kapsamının olağanüstü genişletileceği anlaşılıyordu. Çünkü bu anlaşma DTÖ ticaret kurallarının, yerelliklerde üretilen mal ve hizmetlerin her zaman en büyük alıcısı konumunda olan binlerce kamu işletmesinin faaliyetlerini kapsayacak biçimde genişletileceğini söylüyordu. Şimdilerde ise Hükümet Satın Almaları Anlaşmasının bir ekseriyet anlaşması olmaktan çıkarılarak çok taraflı ve 142 devletin uymak zorunda kalacağı bir anlaşmaya dönüştürülmesinin hazırlıkları yapılıyor. Bu bağlamda, Kasım-2001’de Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenecek DTÖ-4. Bakanlar Konferansı gündeminin önemli maddelerinden biri de Hükümet Satın Almaları Anlaşması. Anlaşmayla,  hükümetlerin, ekonomik olmadığı düşünülen tüm girişimlerden men edilmesi planlanıyor. Buna göre Hükümetler, “hangi” ihtiyaçlarını ve “nereden” alacaklarına karar verirken, ekonomik olmayan , yani toplumsal , sağlıkla ya da güvenlikle ilgili fayda ve endişeleri dikkate alamayacaklar. Öncelikleri, yalnızca söz konusu malın ekonomik bedeli olacak. Afrika Sivil Toplum Kuruluşları Birliği, kısa süre önce yaptıkları yazılı bir açıklamada “Hükümetler şimdiye kadar yaptıkları devlet satın almalarında kuşkusuz yereldeki firmalara öncelik veriyorlardı ve bu durum kıtamızdaki işsizliği hiç değilse belli düzeyde azaltıcı bir etkiye sahipti. Şimdi ise Hükümet Satın Almaları Anlaşmasıyla, yabancı şirketler dünyanın başka bölge ve ülkelerinde ürettikleri ürünleri getirip Afrika Hükümetlerine sattıklarında bu, yerel firmalar ya küçülmeye gidecek ya da iflas edecek. Sonuç olarak Afrika’lı yoksul emekçileri yeni sıkıntılar bekliyor” diyorlardı.

 

Hükümet Satın Almaları Anlaşmasının alt yapı hazırlıkları Türkiye’de de hızla tamamlanmakta. Bu bağlamda “İhale Yasası” adıyla TBMM’ne sunulacak olan yasa tasarısı ile “Yönetişim” kurumlarından bir yeni daha, bu kez “İhale Kurulu” olarak karşımıza çıkacak. Söz konusu kurul, tıpkı öncekiler gibi (Rekabet Kurulu, BDDK v.b.)  siyasi otoriteden bağımsız kılınacak ve ulus ötesi sermayenin denetimine girecek. Diğer yandan, Hükümet tarafından yapılan satın alma ihalelerine bundan böyle ulus ötesi yabancı şirketler de girebileceği ve bu şirketlerin rekabet gücü yereldeki işletmelerin çok üstünde olduğu için, firma iflasları ya da küçülmeler sonucunda binlerce işçinin işsizler ordusuna katıldığı bir süreç başlayacak.

 

İkili ve Bölgesel Anlaşmalar :

 

İkili anlaşmalar iki veya daha fazla sayıdaki devletler arasında ticaret, yatırımlar, bilimsel araştırmalar, kalkınma ve işbirliği ya da fikri mülkiyet hakları gibi alanlarda imzalanabilmektedir. Ekonomik güç ilişkileri açısından en önemli olanları ise ticaret ve yatırım anlaşmalarıdır. İkili anlaşma , adından da anlaşılacağı gibi anlaşmanın her iki tarafını da etkileyen anlaşma anlamına geliyor. Fakat zaman zaman bu anlaşmaların tarafları iki’den çok daha fazla olabiliyor. Örneğin, Avrupa Birliğinin Afrika, Karayipler ve Pasifik (ACP ülkeleri) ülkeleriyle yaptığı Özel Ortaklık Anlaşması da ikili bir anlaşma statüsünde. Fakat bilindiği gibi AB, 15 güçlü devletin oluşturduğu uluslar üstü bir yapı. ACP Grubunda ise 78 ülke bulunuyor. Bu ortaklık, Lome Anlaşmasında da olduğu gibi ticaret, finansal yardımlar, göç ve diğer olaylarda sayılan ülkeler arasındaki karşılıklı ilişkilerin düzeyini tanımlıyor. AB ülkelerini kattığımızda AB-ACP Anlaşması toplam 98 ülkeyi etki alanına dahil ediveriyor. ABD’nin belli çıkarlar karşılığında 34 Afrika ülkesine tanıdığı ticari ayrıcalıkların tanımlandığı Afrika Büyüme ve Fırsatlar Yasası -AGOA- ; Andean Ticaret Tercihleri Yasası -ATPA- da tıpkı AB-ACP Özel Ortaklık Anlaşması gibi ikili anlaşma hükmündeki düzenlemeler.

1-İkili Ticaret anlaşmaları  (BTAs) :

Son 10 yılda imzalanıp, halen yürürlükte olan ikili ve bölgesel anlaşmaların sayısı 130’u aşıyor. Bunların çoğu ya “serbest ticaret anlaşması” ya da “tercihli ticaret anlaşması” şeklinde tanımlanıyor. Bu anlaşmalarda her iki (ya da daha fazla) tarafa birbirlerinin pazarlarına daha kolay giriş yapmaları, gümrük vergilerini azaltacakları ve benzer diğer kolaylıkları sağlayacak karşılıklı ayrıcalıklar detaylı bir biçimde yer alıyor. Vergi ve kolaylıkların sınır ve kapsamları detaylandırılmış tablolarda anlaşma ekine konuyor. Bu tablolar bazen NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması), ASEAN Serbest Ticaret Anlaşması ve AFTA gibi muazzam genişlikte serbest bölgeler yaratırken, diğer bazıları da mevcut siyasi konumları dolayısıyla dünya ticaret sistemi dışında bulunan ülkelerle büyük emperyalist devletler arasında ve bu dışlanmış bölgelerden de pay alabilme amacıyla dizayn ediliyor. Vietnam ile ABD arasındaki anlaşma bu ikinci gruba iyi bir örnek teşkil ediyor. Bu tip anlaşmalar ayrıca, -çeşitli nedenlerden ötürü- dünya ticaret sistemi dışında kalmış ülkelerin ivedilikle DTÖ üyeliğine hazırlanmasında da önemli bir role sahip. Üyelik müzakereleri başladığında, aday ülkenin daha önceden ne kadar çok ikili ve bölgesel anlaşma imzalamış olduğu önemli bir referans olarak dikkate alınıyor ve yıllarla ifade edilen adaylık sürecinde bile tam üyelik için öne sürülen şartların başında olabildiğince fazla sayıda ülke ve ekonomik blokla ikili anlaşmalar imzalaması talep ediliyor aday ülkeden. Bu bağlamda, ikili anlaşmalar ve çok taraflı ticaret sistemi arasındaki ilişkiyi en iyi anlatan yakın örneklerden bir tanesi de Çin’in 15 yıldan beri devam eden tam üyelik görüşmeleri süreci. Çin’den ABD, AB ve Kanada ile imzaladığı çeşitli ikili anlaşmaların ardından son olarak Meksika ile de bir anlaşma imzalaması istendi. Eylül ayının 14’ünde Meksika ile anlaşmayı imzalayan Çin 17 Eylül 2001’de , yani son ikili anlaşmasını imzaladıktan yalnızca 3 gün sonra DTÖ-Çin tam üyelik Çalışma grubu tarafından Örgüt’e kabul edildi. Diğer yandan, ikili ve bölgesel ticaret ve yatırım anlaşmaları, bazen DT֒nünkinden bile daha hızlı çalışan hükümlerle donatılabiliyor ve her biri kendi içinde bağımsız düzenlemeler ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları işletebiliyor.

 

AB, 20’si son 10 yıl içinde imzalanan, 27 farklı ülkeyle ikili ticaret anlaşmaları imzalamış olan bir ekonomik blok. ABD’nin, son 10 yıl içersinde biri NAFTA ve Ürdün ile imzaladığı ,ikili ticaret anlaşmaları da bu kapsamdadır. Fakat Singapur ve Şili’nin yanısıra 34 ülkeyi kapsayan FTAA-Amerikalararası Serbest Ticaret Anlaşmasının da müzakerelerine devam ediliyor ve önümüzdeki bir kaç yıl içinde ABD’nin ikili anlaşmalarının sayısında da büyük bir artış olacağı biliniyor. Japonya bu günlerde ilk ikili anlaşmasının müzakerelerini Singapur ile yürütüyor.

 

Bugün gelinen noktada dünya ticaretinin %75’i kurulan bu kapitalist ittifaklar üzerinden yürütülürken sadece %25’i bağımsız ve neo-liberallere göre dağınık, istikrarsız bir biçimde sürdürülüyor. Her ne kadar DTÖ, ikili anlaşmalara pek sıcak bakmıyor gibi görünse de kuşkusuz bu veriler, çok taraflılık anlayışının sona doğru yaklaştığı ya da küresel piyasanın parçalandığı anlamına gelmiyor. Hatta tam tersi, ikili ve bölgesel anlaşmalar bu bloklara küreselleşme sürecini daha da hızlandırmaları için büyük olanaklar tanıyor, yani kapitalist küreselleşmeyi besliyor. Bunun da ötesinde, imzalanan anlaşmalarda -çok taraflı anlaşmalardan farklı olarak- zayıf tarafı temsil eden az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere bütün korumacı düzenlemeleri kaldırmaları koşuluyla teknik ve mali yardım taahhütlerinde bulunuluyor. Bu ikili ve bölgesel anlaşmaların hemen hemen hepsinde fikri mülkiyet hakları ile de ilgili çok güçlü hükümler yer alıyor. Bazen de DTÖ ve Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü -WIPO-‘ya daha önce bulunduğu taahhütleri tekrarlaması isteniyor gelişmekte olan ülkeden. Anlaşmanın zayıf halkasını oluşturan az gelişmiş ve  gelişmekte olan ülkeler iç yasalarını bu talepler doğrultusunda değiştireceklerinde anlaşmanın güçlü tarafı teknik yardım sunmaya başlıyor. Yatırım uzmanları zayıf halkanın ülkesine gidiyor ve istenen değişiklik güçlü halkanın talep, çıkar ve istekleri doğrultusunda ve kontrolunda dizayn ediliyor. Mısır ve Filipinler bu sistemin nasıl işletildiğini çok iyi bilen iki ülke.

2- İkili Yatırım Anlaşmaları (BITs) :  

1980’lerin sonundan beri sayıları 5 katına yükselen ikili yatırım anlaşmalarının bugünkü sayısı 1860 civarında. Bu anlaşmaların çoğunda yatırım, yatırımcı kavramları aynı şekilde tanımlanmış durumda ve çoğunluğu gelişmiş ve az gelişmiş ülkeler arasında fakat en fazla sayıda anlaşma özellikle AB ve Asya ülkeleri arasında imzalanmış bulunuyor.  BIT’lerin yalnızca dörtte biri ise gelişmekte olan ülkelerin kendi aralarında imzaladıkları anlaşmalardan oluşuyor.

 

Anlaşmalarda temel olarak yatırımın taraf ülkelere girişi, ülkede korumacı düzenlemelerden muafiyetinin sağlanması ve yatırımın çıkışına ilişkin hükümler yer alıyor. Fakat fikri mülkiyet hakları (Patent ve Telif hakları yasası) da bu anlaşmaların adeta ayrılmaz bir parçası haline gelmiş durumda. Temel hükümlerin başında ise; yatırımcının ülkesine en çok kayrılan ülke istisnasının tanınması, yatırımcıya yerli yatırımcıdan daha az avantajlı bir uygulama yapılmamasının garanti altına alınması (daha fazla avantaj tanınmasına açık bir düzenleme) ve doğrudan ya da dolaylı kamulaştırma yasağı gelmekte. Anlaşmaların tamamı açık uçlu olarak dizayn ediliyor yani belli süreyle sınırlandırılmıyor ve bu nedenle ilelebet geçerli olabiliyor. Anlaşmalarda her zaman olduğu gibi yine muğlak, esnek ve çok fazla kapsayıcı bir  dil kullanılıyor ve örneğin imzalanan anlaşmanın yalnızca mevcut fiziki yatırımları mı yoksa ileride olabilecek potansiyel yatırımlarıda mı kapsadığı belli olmuyor. Ancak, ihtilaf halinde  uluslararası tahkim sistemi devreye girdiği için, Tahkim Panelistleri bu dili yorumlamakta her nedense hiç zorlanmıyor ve daima yatırımcıdan yana bir yorumla dava dosyası kapatılıyor.

 

ABD ve gelişmekte olan ülkelerden biri arasında imzalanan tipik bir BIT’de  gelişmekte olan ülkenin, ABD’ndeki Fikri Mülkiyet Hakları yasasını kendi topraklarında uygulamaya mecbur edildiği görülüyor. Ülke başlangıçta başına bunun geleceğinin pek farkında olamıyor. Çünkü genelde anlaşmada kullanılan cümleler “fikri mülkiyet hakkının korunması konusunda mevcut en üst uluslararası standartların kullanılması” şeklinde yazılıyor. Özel mülkiyete en sınırsız haklar ABD’nde tanınmış olduğu için, otomatik olarak ABD yasaları bir gelişmekte olan ülkenin yasal sistemine zorla da olsa aktarılıyor.  Burada sorulması gereken soru “uluslararası standartlar” tümcesinin kimin için ne anlama geldiği. Bu örneklemeyi bilmiyor olsak, Dünya Ticaret Örgütünün Patent ve Telif Hakları anlaşmasında belirlenen standartlardan bahsedildiği gibi bir kanı oluşabilir. Ama, hayır böyle olmuyor ve kast edilenin bir başka dünya devletinde kabul edilmiş standartlar olduğu çok geçmeden anlaşılıyor. Bir diğer deyişle iki farklı güç arasında aslında bir sistem ihracatı yaşanıyor.

 

Bu konuda tüm Latin Amerika Devletlerinin imzaladığı ikili yatırım anlaşmaları ile ilgili bir araştırma yapan ABD Eyaletleri Örgütü, anlaşmalarda en çok aranılan ilkenin “adil ve eşit” olması ilkesi olduğunu; fakat bu kavramları tanımlayacak kriterlerin anlaşmalarda yer almadığını ve anlaşma içindeki her hangi bir standardın yatırıma ev sahipliği yapacak ülkenin ulusal düzenlemeleriyle bağlantılı olmaması gerektiğini belirtiyor. Bu durumda, karine için kullanılacak yasal düzenlemenin hangi ülkeninki olacağı da belli olmamış oluyor. Ve böylesi bir anlayışla dizayn edilen BIT’lerde karine gösterilmediği için fikri mülkiyet hakları konusunda en üst standart olarak ABD’ndeki yasa gösteriliyor ve dünya da böylelikle yeni bir “uluslararası standarda” kavuşturuluyor.

 

Bu arada, ikili anlaşmaların zaman zaman yabancı bitki ve tarım ürünü yetiştiricilerinin yaptığı, fakat henüz dünyanın hiç bir yerinde yasal koruma hakkı tanınmamış yeni buluşlar için çok özel koruma sağlanan zeminler olarak da işlev gördüğü giderek yaygınlaşan bir uygulama haline gelmiş durumda. Hatta, bu tip koruyucu özel hükümlerle donatılan BIT’ler için “Minyatür MAI” benzetmesi bile yapılmakta.

 

3-Kalkınma – İşbirliği, Yardım ve ortaklık anlaşmaları :

 

Geçmişte kalkınma yardımı dendiğinde genellikle Maputo’da ilk okul inşa edilmesi için ya da Manila’ya pirinç gemilerinin yüklenebilmesi için sağlanan parasal destek akla gelirdi. Oysa bugün tipik bir kalkınma-işbirliği yardım paketinin ikili bir yatırım veya ticaret anlaşmasından hemen hemen hiç bir farkı yok. Sağlanan finansal desteğin kısa dönemde az gelişmiş ülkedeki mali dengelere sınırlı da olsa bir katkı sunduğu düşünülebilir. Fakat orta ve uzun vadede bu desteğin geri ödemesine sıra geldiğinde , zamanında yaratılan faydanın kat be kat üstünde bir zarar, yoksul ülke halklarının sırtına yüklenmekte. Zira bu yardımlar ya yapısal ayarlama programlarının ülkeye dayatılması ya da ülkenin hızla kuralsızlaştırma, emek piyasalarının esnekleştirilmesi, finans piyasaları reformu ve mülkiyet haklarını güçlendiren yeni yasal düzenlemeler karşılığında sağlanıyor.  Kalkınma yardımları konusunda bilinmesi gereken en önemli husus ise, bu tip paketlerin yardımla uzaktan veya yakından hiç bir ilgisinin olmadığı ve gerçekte  amacın, gelişmekte olan ülkeleri doğrudan ticaret ve yatırımlarla ilgili, sermaye çıkarları doğrultusunda  düzenlemeler yapmaya zorlamak olduğudur. Avrupa Birliğindeki adı “ortaklık” anlaşması olan bu tip sözde kalkınma yardımı projelerinden Birlik içersinde sorumlu olan makam, AB- Ticaret Genel Başkanlığıdır (EU-DG-Trade) ve  bu Başkanlığın görevi, Avrupa Şirketlerinin, anlaşmaya taraf olan gelişmekte olan ülkelerin pazarlarına daha iyi nüfuz edebilmesini sağlayabilmek adına mümkün olan en üst düzeyde ayrıcalıkları elde edebilmektir. Bu çerçevede,  AB’nin, Akdeniz’e kıyısı olan ülkeler arasında ortak bir serbest bölge yaratılması amacından (EuroMed Partnership) hareketle başlattığı Barselona sürecine bağlı olarak tamamlanmış ya da halen devam eden ortaklık görüşmeleri veya Bangladesh, Meksika gibi ülkelerle yaptığı ortaklık anlaşmalarının hepsinde en ileri düzeyde mülkiyet hakları koruması ve en agresif liberalizasyonu sağlayacak hükümler vardır.

 

Daha önce imzaladığı ikili ve bölgesel kalkınma projelerine, mülkiyet haklarının tam koruma altına alınması maddesini nasıl ekleyeceğinin hesaplarını yapan ülkelerden bir diğeri de Avustralya. AusAID isimli kalkınma yardımı projelerine bilhassa bitki, tohum ve hayvan genleriyle ilgili patent korumasının da eklenmesini isteyen Avustralya sermayesi bu yolla proje maliyetlerini de karşılamayı planlıyor. Patent ve telif yasaları, ilk anda gerekli ve adilmiş gibi algılanabiliyor. Fakat milyar dolarlarla ifade edilen lisans alma bedelleri, ardından lisans kiralama süreci başladığında bu kez misli ile ve bir akar şeklinde geri dönmeye başlıyor. Geri dönüşte, aslan payının buluşun sahibine gittiği gibi bir yanılsamaya yol açabilen bu çevrimde de kapitalist sistemin kendini var eden sömürü mekanizması işletilerek, buluş sahiplerinin entellektüel emeği yalnızca bir ücret karşılığında satın alınıyor. Geri dönüş sürecinde şirketlerin elde ettiği kazanç yalnızca lisansın kiralanmasından sağlanan gelirle sınırlı değil kuşkusuz. Bu muazzam gelirin yanı sıra , aynı ürünü veya hizmeti lisanssız kullananlara uygulanan para cezaları da küçümsenmeyecek  boyutlarda.

 

 

 4-Bilim-Teknoloji  ve Araştırma İşbirliği üzerine İkili Anlaşmalar (S&T):

 

İkili Bilim ve Teknoloji anlaşmaları, ulusötesi şirketlere entellektüel sermaye birikimi ve piyasa oluşturma olanakları sağlamaları bakımından aslında son derece önemli anlaşmalar. Yalnızca Amerika Birleşik Devletlerinin bile dünyadaki 60’tan fazla ülkeyle imzalamış olduğu 800’ü aşkın S&T anlaşması bulunuyor ve araştırmaya ayrılan fonların hacimleri kesin olarak bilinmiyor. Federal bazda desteklenen S&T anlaşmalarında, Amerikan şirketlerinin entellektüel sermaye varlıklarına sağlanan korumanın boyutları ve kapsamı dünyadaki diğer ülkelerle oranlandığında son derece yüksektir ve bu anlaşmaların önemli bölümü tıp bilimi ile ilgili. ABD’nin bugünlerde yoğun olarak üzerinde çalıştığı meselelerin başında S&T anlaşmalarındaki içeriğin ulusal dış politikayla bağlantılandırılması geliyor. Konuya ABD özelinde  yaklaşıldığında, yakın zamana kadar bağıtlanan her uluslararası anlaşmanın ekine 90 model bir Fikri Mülkiyet Hakları protokolünün eklenmiş olduğu dikkati çekiyor. Bu protokole göre, her bir anlaşma tarafı kendi ülkesindeki fikri mülkiyet hakları yasasının kendisine tanımış olduğu hakları sonuna kadar kullanmaya yetkili kılınıyor ancak anlaşmanın üçüncü kişisi konumundaki taraflarla bu konu için tek, tek müzakerelerde bulunulacağı iberasi de bulunuyor protokolde. Protokolde yer alan bir diğer şarta göre ise, anlaşma taraflarından biri kendi ülkesindeki fikri mülkiyet hakları korunmasına(IPR) ilişkin yasa hükümlerini tam olarak uygular ve karşı taraf buna uygun davranmazsa, bu durumda diğer taraf da IPR korumasından vaz geçebiliyor.  ABD’ndeki bu uygulama üzerinde yıllardan beri çok büyük tartışmalar yaşanmakta. Bu tartışmalardan en ünlüsü de Hindistan’ın ABD IPR düzenlemelerine karşı açtığı ve 1987-1992 yılları arasında uluslararası tahkimde görülen davadır. Dava, ABD’nin IPR düzenlemelerini Hindistan’lı yatırımcıların haklarını tanıyacak bir şekilde değiştirmeye karar vermesiyle son buldu. ABD, bugün bile bu 90’lı yılların IPR modelini kullanmakta; ancak IPR düzenlemeleri ABD’ninkine çok yakın olan ülkelerle yaptığı anlaşmalarda revize edilmiş 2000 yılı IPR düzenlemesine baş vurmakta.

 

Ticaret Politikası İnceleme Mekanizması -TPRM- (Trade Policy Review Mechanism)

 

TPRM’nin hedefi, anlaşmanın daha ilk paragrafında açıklanıyor: “ Tüm üye devletlerin çok taraflı ticaret anlaşmaları ve uygulanabildiği durumlarda ekseriyete dayalı ticaret anlaşmaları altında belirlenen kurallar, disiplinler ve taahhütlere bağlı kalması ilkesinin gelişitirilmesine katkıda bulunmak ve üyelerin ticaret politikaları ile uygulamalarında şeffalığı ve bu kuralların iyi anlaşılmasını sağlamak”. Bu hedefler içersinde her ne kadar “belli taahhütlerin güçlendirilmesi” gibi bir niyet sayılmıyorsa da; DTÖ üyesi devletlerin ticaret politikaları ve Örgütün yasalarına uyup; uymadıkları TPRM yardımı ile oldukça sıkı bir biçimde denetleniyor. Bu bağlamda, “Quad” devletleri diye bilinen ABD, Kanada, AB ve Japonya’nın ekonomi ve ticaret politikaları her iki yılda bir kez -düzenli olarak yapılan- incelemelere tabi tutulurken; diğer ülkeler için bu süreler 4 veya 6 yıl olarak belirlenmiş. Pek çok DTÖ anlaşmasındaki , Hükümetlerin ilgili politikalarını ve uygulamalarını kendi ülkelerinin kamu oyuna ya da en azından yalnızca Dünya Ticaret Örgütüne açıklamasına ilişkin “gerekler” ile birlikte, TPRM de aynı amaca  , sözde -şeffaflığa- hizmet etmesi düşüncesinden hareketle geliştirilmiş bir anlaşma. Böylece ülkede yaşayan bütün kesimlerin, kendi devletinin ticaret politikası ve ekonomik yönelimleri hakkında önceden bilgi sahibi olması, fakat daha önemlisi egemen medyanın da yardımıyla kitlelerin “neo-liberal politikalar dışında hiç bir seçenek olmadığı” teorisine inandırılması hedefleniyor.

 

Uyuşmazlık Çözümünün Prosedür ve Kurallarının Anlaşılması -DSU- (Dispute Settlement Understanding)

 

DSU anlaşmasının hedefi; üyeler arasındaki uyuşmazlıkları, DTÖ anlaşmaları içersindeki herhangi bir ticaret kuralının ihlal edilip edilmediğine karar vermek suretiyle çözüme bağlamak ve sonuçta da sorunun çözümünde hangi -cezai- uygulama ya da tazminat yönteminin seçileceğine karar vermek. Dünya Ticaret Örgütünün bir önceki dönem başkanı Renato Ruggiero’nun tanımlamasıyla “Uyuşmazlıklar için Çözüm Mekanizması DSU, çok taraflı ticaret sisteminin temel direği ve Dünya Ticaret Örgütünün, küresel ticaretin istikrara kavuşması için tek başına yaptığı en önemli katkıdır”. DSU’nun temel amacının, üye devletlerin birbirlerine karşı tek taraflı eylemler üzerinden yaptırım uygulamasının önüne geçmek , başka bir deyişle bir üye devletin diğer biri ile uyuşmazlığa düştüğü durumlarda kendi burjuvazisine yaptığı destekleri arttırarak serbest ticareti engelleyici biçimde savaş açmasının engellenmesi olduğu söylenir. Türkiye’de “Uluslararası Tahkim” olarak tanınan DTÖ-DSU mekanizması, üyelerin oy birliğini gerektiren ve tek bir üyenin Tahkim Kurulunu bloke etmesinin mümkün olduğu 1995 öncesi GATT sürecindekinden oldukça farklı biçimde işletiliyor. DTÖ-DSU’da ancak bir Tahkim Kurulu kararının reddedilmesi için konsensus ya da oy birliği gerekiyor. Başka bir deyişle, tahkim kurulunun kararına üyelerin söz gelişi %90’ı bile itiraz etse, ya da yalnızca tek bir üye kararı desteklese ve tüm diğerleri karşı çıksa bile oy-birliği sağlanmamış olacağından karar onaylanmış sayılıyor buna da DTÖ demokrasisi adı veriliyor. Buna ilaveten; yeni sistemde -sözde- uyuşmazlık çözüm süreçlerinin belirsizce uzamasından kaçınmak için çok kesin süreler veriliyor ve DT֒nün kendisine bu süreçte üst bir hakem kurulu rolünü üstlenme hakkı tanınıyor. Bu tip katı uygulamalara gerekçe olarak ta ; 1995-1999 döneminde uyuşmazlık dolayısıyla DTÖ-DSU sistemine getirilen dava sayısının 170 olması, oysa 1995 öncesi neredeyse 50 yıllık GATT tarihi boyunca uluslararası tahkim sistemine intikal ettirilmiş dava sayısının bile yalnızca 300 olması gösteriliyor.

 

DSU sistemi şöyle işletiliyor :

1-      Şikayette bulunma :  Eğer bir veya bir’den fazla DTÖ üyesi, başka bir üyenin Hükümetince herhangi bir DTÖ anlaşmasının belli hüküm veya hükümlerinin ihlal edildiğini hissederse ya da söz konusu Hükümetin DTÖ nezdinde bulunduğu taahhütlerine uymadığına hükmederse, bu durumda olayı DTÖ Tahkim Kuruluna sevk edebilir. İşte bu noktada DSU yapısının farklı kılığa bürünmüş şekliyle DTÖ Genel Konseyinin ta kendisi olduğu unutulmamalıdır.

2-      Konsültasyon : Tarafların, sorunu kendi aralarında çözebileceklerini öngörmeleri olasılığı da göz önüne alınarak, 60 günle sınırlı konsültasyon sürecinin 30 gün içersinde başlatılması zorunludur. DTÖ, bu tip “yapıcı” konsültasyonların nasıl cazip hale getirileceğini açıklamaktan büyük bir zevk almaktadır ve Nisan 1999 itibarıyla iletilen toplam 170 şikayetin 30’u Tahkim süreci başlatılmadan, bu yolla çözüme kavuşturulmuştur. Hiç şüphe bulunmayan nokta ise bu “yapıcı” konsültasyonlarda izlenen yöntem, davanın tahkim mekanizmasınca ele alınması halinde muhtemelen kaybedecek tarafın , olası sonuçlar anlatılarak, olası cezai müeyyideye gecikmeksizin razı edilmesi şeklinde yaşanmakta yani kaybeden taraf için sonuç pek değişmemektedir. Çünkü aksi taktirde, tahkime gitmekle daha büyük kazançlar elde edeceğini düşünen davacı taraf doğal olarak hiç bir uzlaşmaya yanaşmayacaktır.

3-      Panellerin oluşumu :  Eğer, konsültasyon üzerinden uzlaşma süreci başarısızlığa uğrayacak olursa, DSB (Dispute Settlement Body) –Uyuşmazlık Çözüm Kurulu tarafından 45 gün içersinde bir Panel oluşturulur. Bu Panelde genellikle 3 ya da bazen 5 ticaret ve yatırım uzmanı bulunur ki bu kişiler çoğunlukla uyuşmazlığa taraf olmayan ülkelerin uzmanları arasından seçilir. Davacı ve davalı ülke/ülkelerin katıldığı bir müzakerede uzmanların seçimi yapılır; fakat bir anlaşmaya varılamaması halinde, uzmanların atanması da DTÖ Genel Başkanına verilmiş bir görevdir. Böylece DTÖ Başkanlık mekanizmasına yakın olan tarafın, uzmanların seçimi konusunda bir anlaşmaya varılmaması için elinden geleni yapacağını ve atama yetkisinin DTÖ Başkanına bırakılmasını kolaylıkla sağlayabileceğini öngörmek yanlış olmayacaktır. Çünkü karşılıklı uzlaşma süreçleri, anlaşılacağı gibi tüm tarafların mutabakatını gerektirir, yani taraflardan birinin bile karşı çıkması halinde uzlaşmaya varılması mümkün değildir.

4-      Panellerin çalışma yöntemleri : Ardından Panel devreye girer ve 6 ay içersinde (durumun acilliyet kesbediyor olması halinde bu süre 3 ayla sınırlı tutulur) davayı sonuçlandırır. İşleyiş mekanizmasında, tarafların birbirleri hakkında yazılı iddia ve savunmalar yapması, duyumlar, hatırlanan olayların yazılı ve sözlü olarak aktarılması gibi süreçler vardır. Bazı davalarda, dava sonucunun kendi çıkarlarını yakından ilgilendirdiğini kanıtlayabilen diğer üye ülkeler de davaya müdahil olarak katılıp; delil, belge sunabilirler. Ayrıca, Tahkim Panelinin, gerekli gördüğü durumlarda bilimsel ve teknik açıdan uzmanlığa sahip kişilerle görüşme yapma ya da bu kişileri de dava sürecine dahil olmaları için atama yapma hakkı vardır. 

5-      Tahkim Panelinin Raporu : Ardından, Tahkim Paneli nihai raporunu hazırlar ve bu raporda davalının bir DTÖ anlaşması hükmünü nasıl ihlal ettiğini ya da etmediğini tanımlar. Tahkim Paneli, sonuç bölümünde bu sonuca cevap verebilecek politikayı ya da çıkarılabilecek bir karşı yasayı önerme yetkisine de sahiptir. Bu rapor, tüm DTÖ üyelerine gönderilir ve kamu oyuna da açık hale getirilir.

6-      Raporun onaylanması : Bir başvuru olmadıkça ya da tüm üyeler raporu reddetmedikçe , rapor otomatik olarak kabul edilmiş olur ve 60 gün içinde işleme konur.

7-      İtiraz (Temyiz)Başvurusu : DTÖ içersinde başvuru süreci son derece sınırlıdır ve bu nedenle uyuşmazlık taraflarından birine veya her ikisine , raporun yürürlüğe konması için belirlenen 60 günlük sürede itiraz başvurusu hakkı tanınır. Taraflar yalnızca yasanın belli bir noktasına itiraz edebilirler, yeni durumun yeniden gözden geçirilmesini istemek gibi bir hakları yoktur. Bu tip bir itiraz başvurusu 90 gün içersinde DTÖ İtiraz Başvuruları Kurulundaki 7 geçici, hukuk ve ticaret uzmanının 3’ü tarafından yapılacak duruşmada ele alınır. DTÖ İtiraz Başvuruları Kurulu uzmanları DSB tarafından ve 4 yıl süreyle, atama yoluyla göreve getirilirler. Kurulun nihai kararı da aynı süreçlerden geçerek onaylanır; yani karar oy birliği ile reddedilmemişse onaylanmış sayılır. DTÖ yasalarına göre, Tahkim Kurullarının ya da İtiraz Kurulunun kararına DTÖ yapısı dışında bir merciide itiraz etme hakkı yasaklanmıştır.  Başka bir deyişle, DTÖ – DSU yapısı içinde alınan kararlar insan, emek, çevre hakları ya da uluslararası kabul görmüş sosyal standartları yok saysa bile, bu insanlık dışı uygulamaların Örgüt dışında yargılanabilmesinin bütün koşulları ortadan kadırılmıştır.

8-      Uygulama : Eğer bir üye ülkenin politika ve uygulamaları DTÖ anlaşmalarının hükümlerine uymuyorsa , söz konusu üyenin, söz konusu yasa ve düzenlemelerini 30 gün içinde (ya da bu uygulama mantıken daha makul bir süreyi gerektiriyorsa  bu süre içinde) değiştirmesi beklenir. Eğer bu beklenti gerçekleşmezse, zarar gören ülke veya ülkelerle belli bir tazminat verilmesi yönünde anlaşma yapmak üzere görüşmelerde bulunması beklenir. Bu tazminat, söz gelişi , suçu işleyen ülkenin, çıkarları zedelenen ülkenin menfaatlerine uygun bir sektörde/sektörlerde gümrük indirimine gitmesi şeklinde belirlenebilir. Eğer böylesi bir tazminat üzerinde mutabakat sağlanamayacak olursa; şikayette bulunan üyeler DSB’den, davacı ülke üzerinde uygulanmak üzere,  sınırlı düzeyde ticari ambargo, mesela bu ülkeden yapacakları ithalata uygulayacakları gümrük vergilerinin oranlarını yükseltmek gibi uygulamalar için izin alabilirler. Ambargoya konu edilecek sektörün , uyuşmazlık konusu ticaret alanının dışında olmamasına özen gösterilmesi gerekir.

 

Başlangıcından, bitişine kadar bir tahkim davası yaklaşık bir yıl içinde tamamlanır. Sadece taraflardan birinin itiraz başvurusunda bulunması halinde bu süre 15 aya kadar uzar. DTÖ üyeleri, yalnızca ulusal Hükümetleri üzerinden DTÖ içinde temsil edilirler. Bazı ülkeler dava sırasında, eyalet hükümetleri ya da devlet kurumlarının işledikleri “suç”lardan sorumlu tutulsalar bile, nihai aşamada bu makamların DTÖ içindeki savunmasını yapacak mercii yine Hükümetler olmak zorundadır.

 

Bu, mevcut uyuşmazlık çözüm sistemi dünyada halen , başta az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler olmak üzere geniş çaplı eleştirilere ve kınamalara hedef  oluyor. Eleştirilerin kaynaklarından bir tanesi, Tahkim Panellerine yapılmak zorunda olan sunuşlar ve Demokratik Kitle Örgütlerinin de karıştıkları davalarda bu Organizasyonların, tanık sıfatıyla dinlenmemesi ve kısa süre önce DT֒nde  bu yönde alınan kararla bu durumun bundan sonrada değişmeyeceğinin kesinleşmesi. DT֒nün bu kararında açıkça belirttiği görüş şöyle : “Önemli olan dava sırasında Hükümetlerin duruşlarının sürece yansıtılması, diğer çıkar gruplarının değil.” Son dönemdeki görünüşe bakılacak olursa, DTÖ üyesi ülke Hükümetlerinden yalnızca bir kaç tanesi, Örgüt içindeki tartışma, karar ve süreçlerde kendi ülkelerinin diğer çıkar gruplarının bir bölümünün (yerli burjuvazinin taleplerini seslendiriyorlar) çıkarlarını savunuyorlar, kalan ezici çoğunluk ise dünya egemen sermayesinin sözcülüğünü yapmayı bireysel çıkarları ve sınıfsal konumları itibarıyla daha uygun görüyorlar. Bu konuda örnek olarak verilebilecek ülkelerin başında Hindistan geliyor. Hindistan Ticaret Bakanı Mr.Maran ile Ağustos 2001’de yapılan aşağıdaki ropörtaj, Hintli Devlet erkanının konuya hangi perspektiften yaklaştığını oldukça çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

“Hindistan Ticaret Bakanı, “DTÖ yeni emperyalizme alet olmamalı” diyor. Hindistan ne DT֒nden izole edilmiştir ve ne de izole edilmekten korkmaktadır. Biz Hindistan olarak CTBT-Kapsamlı Test Yasağı Anlaşmasından izole edildik, bu doğru. Bu anlaşma imzalanırken tüm dünya bir tarafta biz ise diğer taraftaydık. Peki, bu bizi incitti mi? Konu, ulusal çıkarlarımız olduğunda size göre uzlaşmacı mı davranmak zorundayım. Hindistan izole edilmemiştir, fakat bizim bundan korkumuz da yoktur. Ulusal çıkarlarımızı, bedeli her ne olursa olsun, sonuna kadar savunacağız. Ülkemin kamu sektörüne ya da köylüme ve çiftçime zarar verecek politikaları benimsememi kimse benden beklemesin. Hint halkının desteklemeyeceği hükümlerin altına imza atmamız asla mümkün değildir. Biz de demokratik bir rejim içersinde yaşıyoruz, gün gelecek bizde de sandık başına gidilecek. ABD Ticaret Temsilcisi, Bay Zoellick’e daha önce söylediği “DTÖ, yeni çevre yasaları ya da emek yasaları, vergi kanunları, emeklilik ve sosyal güvenlik programları, orduların siviller tarafından denetimi, sağlık sistemleri değişikliklerini yapma gücüne sahip küresel bir Hükümet  değildir. DTÖ, yalnızca , Hükümetlerin ticaret önündeki engellerin azaltılması ve uyuşmazlıkların nasıl çözüme kavuşturulacağına ilişkin olarak müzakerelerde bulunacağı bir forumdur. DT֒yü seçimle işbaşına gelmiş Hükümetler yerine koymak anlamına gelecek misyonlarla donatamayız.” Sözünü hatırlattığında şaşkına döndüğünü belirten Ticaret Bakanı Bay Maran kendisine yöneltilen “Hindistan ticaretin daha fazla liberalize edilmesinden yana mı?” Sorusuna ise Evet cevabını vermiş ve şöyle devam etmiştir : “Biz, Uygulamaya ilişkin sorunların ele alınmasını talep ediyoruz. Nedir bunlar, söz gelişi Uruguay Raundunda getirilen “built in agenda” sürekli yenilenen gündem meselesi. Hükümetimiz de bizden önceki Hükümetler de ticaretin liberalize edileceğine dair taahhütlerde bulunmuşlardır. Biz, gümrük vergilerimizi diğer Doğu Asya ülkeleri vergi düzeyine indirmek istiyoruz. Yabancı şirketlerin piyasalara daha kolay girilmesini sağlayacak hükümlerden de konuşabiliriz ve hatta sanayii ürünlerindeki gümrük vergilerinin indirilmesini bile masaya yatırabiliriz. Tüm bunlar DTÖ tarafından ele alınması gereken Ticaret Gündemidir.” Peki, Hindistan olarak karşı çıktığınız şey nedir ? sorusuna da “Ticaret-dışı olarak değerlendirilebilecek, tamamıyla yeni konular ki bunları daha çok Avrupa Birliği zorluyor. Nedir bunlar: Yatırımlar (MAI), Rekabet Politikası, Hükümet Satın Almaları (Kamu İhale yasaları). İnsaf artık bu bir dünya Hükümeti mi? Yoksa bir ticaret kurumumu?” Bay Maran’a “Fakat ABD’nin de yeni AB önerileriyle ilgili ciddi çekinceleri var” dendiğinde, cevabı şöyle : “Günü, zamanı geldiğinde hepsi birlik olacaklar. Gelişmiş ülkeler bizlerden hoşlanmıyorlar ayrıca gelişmekte olan ülkelerin yaşadıkları sorunlar da umurlarında falan değil. Hala emperyalist bakıyorlar meseleye. Bu da yeni emperyalizm.” Çeşitli görüşler, Hindistan nihai noktada ABD’ne şirin görünmek isteyecek ve taviz vermeye razı olacaktır diyor. Maran’ıncevabı şöyle: Neden?, Biz AB ile ABD’nin ittifak içinde olduğunu fakat serbest ticaret konusunda aralarında ciddi görüş ayrılıkları olduğunu bilmiyormuyuz? ABD ile dostane ilişkiler içinde olmamız gerektiğini kabul ediyorum, fakat bunun bedeli ulusal çıkarlarımız olamaz. CTBT anlaşmasında yaptığımız DTÖ için de yapamayacağımzı kim söyleyebilir.” Görünüşe göre Bay Maran’ı asıl kızdıran Avrupa Birliği’nin talepleri ve bu konuda “Bay Lamy, yeni raunda katılmayacak olursak treni kaçırmış olacağımızı ve ticaret yarışında gerilere düşeceğimizi söyleyerek bizi tehdit ediyor. Hindistan’ın treni kaçırmak gibi bir korkusu yoktur. Küreselleşme treni büyük bir hızla yol alıyor zaten. Bu hız, başdöndürücü , dayanılmaz bir boyuta çıkacaksa biz zaten trenin içinde olmak istemeyiz. [7]

 

Eleştirilere hedef olan diğer bazı uygulamalar da şunlardır :

 

Anlaşmanın 4. Ek’i : Uzman İnceleme Grupları (Appendix 4 : Expert Review Groups):

 

1-     Uzman İnceleme Grupları, Tahkim Panelinin yetkisinde. Grupların çalışma prosedürleri ve referans hükümleri T.Paneli tarafından belirleniyor ve Gruplar doğrudan ve yalnızca T.Panel’ine rapor ediyorlar.

2-     Uyuşmazlık taraflarının yurttaşları dava ile ilgili olarak uzman gruplar içinde -istisnai olarak T.Panelinin diğer teknik uzmanların davanın çözüme ulaşmada gereği gibi yararlı olamadıklarına karar vermesi dışında- hizmet veremezler .

Bir diğer şikayet ve eleştiri konusu da Tahkim Panelleri içindeki “gizlilik” ile ilgili. Panel süreçleri, duyumlar ve itiraz başvuruları tüm bu süreçler kapalı kapılar arkasında yaşanır, öyleki olan bitenler hem kamu oyundan fakat hem de DTÖ üyelerinden gizli tutulur. Bu paneller tarafından alınan kararlar tüm dünya halklarını etkileyebilecek kadar önemli olduğu halde ve dünyanın pek çok ülkesindeki ulusal hukuk sistemlerinin işleyişi çok daha açık ve görece adil olduğu halde DT֒nün -sözde- hukuk sisteminin dünyadaki hakim tek hukuk sistemi haline getirilmek istenmesi, Örgüt ve gerisindeki güçler hakkındaki endişe ve korkuları her geçen gün daha da haklı çıkarıyor.  

 

Madde 14 : Gizlilik

Tahkim Panellerindeki görüşmelerin, yapılan konuşmaların gizli tutulması gerekiyor. Tek tek Panel üyeleri tarafından davada dile getirilen görüşlerin, nihai raporda, görüş sahibinin ismi belirtilmeksizin yer alması şart koşuluyor.

 

Madde 17 : İtiraz Başvurusu İncelemesi

İtiraz İnceleme Kurulunun çalışma sürecinin gizli yürütülmesi gerekiyor. İtiraz duruşmasında tek tek uzmanlar tarafından dile getirilen görüşlerin, nihai raporda isimsiz olarak yer alması şartı koşuluyor.

 

Anlaşmanın 3. Ek’i : İşleyiş Prosedürleri

Tahkim Panelinin kapalı bir toplantıda bir araya gelmesi gerekiyor. Uyuşmazlığın tarafları ve ilgili taraflar yalnızca Tahkim Panelince davet edildikleri zaman duruşmalara girebiliyorlar. Panellerdeki konuşmalar ve dava belgeleri gizli tutulmak zorunda.

 

Bir başka şikayet konusu da, panel üyeleri arasındaki çıkar çatışmalarından kaçınmak üzere panelistlerin belirlenmesi sırasında hiç bir ön-denetim mekanizmasının işletilmiyor olması. Bu duyarsız ve tehlikeli işleyişe verilebilecek en iyi örneklerden biri Amerika’nın Küba’ya uyguladığı Helms-Burton yasasına karşı Avrupa Birliği tarafından açılan davada, ICC-Uluslararası Ticaret Odasının bir alt kurulu olan Uluslararası Yatırım ve Ticaret Politikaları Komisyonuna Başkanlık eden Arthur Dunkel’ın, Panelist olarak atanması. ICC, Helms-Burton yasasına kurum olarak şiddetle karşı çıktığını açıklamış olmasına rağmen, bir ICC Yöneticisi bu alandaki bir uyuşmazlık davasına panelist olarak atanabiliyor ve kendisinden tarafsız olması (belki de olmaması ?)beklenebiliyor.



[1] İktisat Dergisi-Şubat-Mart 2001

[2] Social Responsibility of Corporates, Belgium Presidency

[3] Cumhuriyet Gazetesi, Prof. İzzettin Önder

[4] Bridges Weekly Trade News Digest, Vol 5 No 34

[5] Bridges Weekly Trade News Digest, Vol 5 No 34

[6] Grain’s study in cooperation with SANFEC

[7] Sanjaya Baru, New Delhi, 20 August