mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu


WTO Genel Başkanı Mike Moore’un ICFTU’ya (Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu) yaptığı konuşmaya eleştirilerimiz.

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

1 Mart 2002  

 

 

WTO’nun, özellikle son bir kaç aydan beri Doha Raundu dahil olmak üzere son derece kararlı adımlarla ilerlediğinde hiç şüphe yoktur. Ancak, bu durumun bir “sonuç” olduğu; nedenlerinin ise -özellikle kapitalist sistemin, hız kazanan gelişmelerin de etkisiyle, ileriye yönelik hamle ve eğilimlerinin belirlenmesi açısından- irdelenmesi gerektiği göz ardı edilmemelidir. 11 Eylül’de yaşananlar, sistem tarafından yeni bir “start” olarak algılanmış, ABD’nin, “saldırıya uğrayan mazlum” konumunu, tüm dünya coğrafyasında askeri güç kullanarak meşrulaştırması gerekçelendirilmiş ve Amerikan sermayesi başta olmak üzere egemen dünya sermayesinin kendi krizini aşmak için tek tek tüm diğer ülkelere nüfuz etmesi hedefi önündeki engelleri kaldırmaya yönelik çabalar bu sayede yoğunlaşmış, dahası kolaylaşmıştır.

 

WTO Genel Başkanı Mike Moore tarafından ICFTU-Dünya Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na hitaben yapılan konuşmanın satır aralarında, DT֒nün ya da bir başka deyişle egemen sermayenin adımlarını hızlandıracağı alanlardan birinin de “sivil toplumla ilişkiler” olduğu dikkat çekiyor. Küreselleşme karşıtları arasında, dünya ticaret müzakerelerinde kendilerine de bir söz hakkı tanınması ya da WTO görüşmelerine çevre konusunun da eklenmesi halinde karşıt mücadeleden çekileceği sinyallerini veren grupların varlığı hatırlandığında, egemen sermayenin ve kapitalist ideologların bu mesajı aldığı ve gereğini yapmak için kolları sıvadığı anlaşılıyor. Diğer yandan, M.Moore, aralarında ICFTU’nunda bulunduğu adı geçen STK’ların, yapılacak görüşmelerde “oy haklarının bulunmayacağı ve yalnızca söz haklarını kullanabilecekleri”nin altını kalın çizgilerle çizmeyi ve aksi bir durumun “WTO’nun devletlerarası yapısı” dolayısıyla mümkün olamayacağını belirtmeyi de ihmal etmiyor. Tam bu noktada asıl şaşırtıcı olanın Moore’un tespiti değil de, kapitalist sistemin reform edilebileceğini iddia eden grupların talepleri olduğunu teslim etmek gerekiyor. Zira söz konusu bu gruplar sermayeye “az gelişmiş ülkelere yatırım yapın ama doğal kaynaklarını sömürmeyin, çevreyi kirletmeyin, ucuz emeği bir rekabet avantajı gibi görmeyin ve kullanmayın, yanlış ve zarar verici yatırımlar yaptığınızda Devletlerin size müdahale etme haklarını kısıtlamayın” demekteler. Bu talepleri alt alta koyup topladığımızda orataya çıkacak sonuç, kapitali kapital yapan, bu sistem için olmazsa olmaz bir dürtü olan“kar oranlarını sürekli olarak arttırmak” bir yana, mevcut kar hadlerinin bile bu seviyelerin çok altına gerilemesine hem de bizzat sistem egemenlerinin icazet vermesi olacaktır. Peki, sistem bunu yapacak olsa küreselleşmesine gerek kalır mı? Kapitalizmin küreselleşmesinin gerisindeki en temel dinamik, kar oranlarındaki sıkışma değil mi? Kar oranlarını yükseltmenin tek yöntemi artı değer ve doğal kaynak sömürüsü değilse nedir? Bu tür sosyal taleplerin kabul edilmesi için, sistemin öznesi konumunda olan karşıt sınıfın, yani işçi sınıfının hiç değilse kapitalist sınıfınkine yakın ve örgütlü bir güce ulaşması ve sermaye karşısında bir güç, bir tehdit oluşturması gerekmiyor mu? İşçi sınıfı enternasyonal düzeyde böylesi bir güce ulaştığında hala kapitalist sistem içi önerileri geliştirmek için mi, yoksa bir sınıf olarak gerçek özgürlük ve eşitliğe ulaşmak için mi kullanacaktır? Tüm bu soruların yanıtlarında kapitalist sistem ideologlarının bile bizimle hemfikir olduklarını düşündüğümüz için yanıtları tekrar etme gereği duymuyoruz. Hal böyle iken, yaşananların kapitalizmle bir ilgisi yokmuş gibi sistem içi taleplerin yükseltilmesi, sınıflar arası çatışmaları sönümlendirmeye, hatta “sınıf” kavramını tarihe gömmeye hizmet etme tehlikesini barındırmakta, sistem tarafından en iyi şekilde kullanılmaktadır. 

 

Kaldığımız yerden tekrar Moore’un konuşmasına döndüğümüzde “Dünya ticaret döngüsünde son 30 yılda sağlanan gelişmelerin göz ardı edilemeyeceği” cümlesine takılıyor ve sınıflı bir sistemde yaşadığımız için söz konusu “gelişmeler”in öznesini sorgulama ihtiyacı duyuyoruz. Evet, pek çok gelişmekte olan ülkede yerli burjuvazi gelişmiş, serpilmiş ve bu sayede her coğrafyada kapitalist küreselleşmeye payanda olacak sermaye grupları oluşturulmuştur. “Ekonomiler büyüdükçe ücretler de yükselmiştir” savına gelince, burada sözü edilenin olsa olsa nominal ücretler olabileceği açıktır. Başka bir deyişle, örneğin Türkiye’de 20 yıl önceki ortalama ücret düzeyi 10-12 bin iken, bugün 250-300 milyona yükselmiştir. Fakat bu iki ücret düzeyinin yalnızca satın alma güçleri bile mukayese edildiğinde (reel olarak en az %25 gerileme), ücretlerde değil bir artıştan söz etmek, ancak mutlak bir azalış olduğu apaçık ortadadır. Bu durum sadece Türkiye için değil, ABD dahil bütün gelişmiş ve az gelişmiş coğrafyalar için geçerlidir. Örneklemek gerekirse, 60’lı yıllarda Türkiye ve G.Kore’nin kişi başına düşen GSMH’ları hemen hemen aynı düzeylerdeydi. Bugün, G.Kore’de kişi başına düşen milli gelir 14.000 Dolar, Türkiye’de ise 2.500 Dolar civarındadır. Fakat, G.Kore’deki ortalama işçi ücretlerinin satın alma paritesi ile Türkiye’deki ücretlerin satın alma pariteleri, yani iki ülkenin işçilerinin yaşam ve tasarruf standartları hemen hemen aynıdır. Ancak, aynı iki ülkenin burjuvazileri arasında bariz bir fark vardır ve G.Kore şirketlerinden bazıları bugün dünya devleri arasında sayılmaktadır. Dahası, ABD’ndeki işçilerin reel gelirlerinin son 20 yılda hiç artmadığı gibi %10 düzeyinde gerilediği, Avrupa Birliği’nde ise artan işsizlik sonucunda istihdamını korumayı başaranların pazarlık gücünü kaybetmelerine ilaveten işçilerin toplam gelirden aldıkları payın geriletildiği artık resmi verilere bile yansımış gerçeklerdir.

 

Moore’un yazısında rakamsal verilerle desteklenen yaşam süresinin uzaması, ortalama kalori tüketimindeki artış, okuma yazma bilmeyenlerin sayısındaki azalış gibi “ilerleme”lere gelince: kapitalist süreç içersinde burjuvazinin kendi karlılığını arttırmak amacıyla ve tamamen kendi ihtiyaçlarını karşılamaya dönük olarak bilgi de dahil olmak üzere her türlü tüketimi teşvik edeceği tespiti bilimsel, yadsınması mümkün olmayan bir tespittir. Ayrıca son yüz yılda insani alanda yaşanan gelişmeler, artı değer sömürüsünün toplumsal emek gücü üzerinden gerçekleştiğini bilimsel olarak orataya koyan Marxizmi bir kez daha doğrulamaktadır. Başka bir deyişle insan, emek gücüne sahip olması yüzünden kapitalizm için önemlidir, kapitalistler insanları sevdiği için değil. Son yüz yılda yaşanan insani gelişmeleri, sanki her şeyi insan ve toplumun iyiliği için yapmışçasına sahiplenen kapitalist ideologların bu davranışı, yağmur ve uygun hava koşulları dolayısıyla iyi giden ürün hasatından da kendilerine pay çıkarmakla özdeştir. Bu söylem, kapitalistlerin ele geçirdikleri artı değerin belli bir kısmını, yine sadece kendi gereksinmeleri doğrultusunda bilim ve teknolojik gelişmeler için ayırdığını, yani bu gelişmelerin gerçek sahiplerinin de emekçiler olduğu gerçeğini perdelemeyi amaçlamaktadır. Asıl düşünülmesi gereken ise kapitalist kar dürtüsü ile kuşatılmış ve yönlendirilmiş bir bilim ve teknoloji ile bile bu düzeyde bir gelişme sağlanabildiyse, “bir yandan hiç bir şeyin, insan varlığının doğal koşulu olan üretken emek payını başkalarına devretmek zorunda olmadığı, öte yandan üretken emeğin, köleleştirme aracı olacak yerde, her bireye fizik ve entellektüel yeteneklerinin tümünü her yönde yetkinleştirme ve kullanma olanağını sunarak, insanların kurtuluş aracı durumuna geldiği ve çalışmanın yük olmaktan çıkıp, bir zevk olduğu” bir toplumsal üretim ve yaşam sisteminde sağlanabilecek insani gelişmenin daha büyük olacağı ortadadır.

 

Öte yandan, yazıda en fazla dikkatimizi çeken fakat bizi şaşıtmayan boyut, son yüz yılda dünya üretiminde sağlanan artışa hiç değinilmemiş olmasıdır. Şaşırmıyoruz, çünkü bu yapılmış olsaydı, üretenlerin kendi emek gücü değerlerinin -bu sistemin gereği olarak- nasıl kapitalistlere aktarıldığı gün gibi ortaya çıkacak ve ücret, milli gelir, kalori tüketim oranlarında olduğu iddia edilen artışlar anlamlarını tamamen kaybedecekti. 

 

Son olarak, Moore’un konuşmasının nihayetinde vurgulanan ve Doha raundunun gerekleri hayata geçirilerek ulaşılacağı öne sürülen “Başka bir dünya” nın niteliksel anlamda bir “başka”lığa evrilmesinin mümkün olmadığını tekrar hatırlatıyor ve sosyalistler olarak “başka bir dünya” ile neyi kast ettiğimizi ve bu kavramın altını nasıl doldurduğumuzu bu “yanıt” ile bir kez daha vurguladığımızı düşünüyoruz.