“Eğitimde Toplam Kalite Yönetimi Projesi” nin

İçyüzü

 

 

 

 

”Bu çalışma İstanbul Eğitim Sen 2 No' lu şube TKY komisyonu tarafından taslak olarak hazırlanmış, Eğitim Sen İstanbul şubelerinden arkadaşların katılımıyla tamamlanmıştır. Eğitim Sen Genel Merkezi bu çalışmayı, tüm şube yönetimlerine ulaştırılmıştır."

 

 

            Giriş

            Eğitimin bir hak olarak tanımlanması ve devlet eliyle verilmesi fikri Fransız Devrimiyle gerçekleşmiştir. Fransız Devrimini tanımlayan “Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik”  ilkeleri, insanların doğuştan sahip oldukları bir dizi doğal hakların varlığına bağlanmıştır. Eğitim hakkı da bunlardan biridir. Ve bu haklar aynı zamanda devletin zorunlu görevleri olarak belirlenmiştir. Bu aynı zamanda “yurttaşlık” bilincinin de oluşmasını sağlaması anlamında bir zorunluluktu.

            Bu zorunluluk eğitime iki temel işlevi yüklemiştir. Birincisi; toplumsal sisteme uygun insanların yetiştirilmesi ve sistemin ideolojisinin benimsetilmesidir. İkincisi ise; toplumsal yeniden üretim için gerekli olan vasıflı emek gücünün, bilgi ve teknolojinin üretimini sağlamaktır.

Eğitimin bu temel işlevleri sermayenin dönemsel ihtiyaçları üzerinden biçimlendirmiştir. Önceleri devlet eliyle verilen hizmetler, sermayenin yeni ihtiyaçlarına bağlı olarak meta olarak tanımlanmakta ve onlardan yararlanma olanakları bu tanımlama üzerinden yeniden yapılandırılmaktadır.

1970 yıllarla birlikte gelişmiş ve gelişmekte olan  ülkelerde kapitalist ekonomilerin içine düştükleri bunalım, sermayeyi yeni yatırım alanları ve politikalarının arayışı içine sokmuştur.  Hizmet alanlarının sermayenin yeni alanları haline getirilmesi bu arayışların bir sonucudur.

            Krizler, sermaye birikim süreçlerinde tıkanmadır. Yani kar oranları düşer, verimlilik artışlarındaki düşüler görülür, yatırım artış hızları düşer vb. Böyle olunca;

            *Mevcut sermaye alanlarında rekabet daha da yoğunlaşır, tekelleşme artar.

            *Dünya ölçeğinde pazarların yeniden paylaşımı gündeme gelir.

            *En önemlisi de, kar potansiyeli yüksek sosyal alanların sermayenin alanları haline getirilmesi sağlanır. Hizmet alanları dediğimiz alanlar, özellikle eğitim ve sağlık bunların başında gelmektedir. Sermaye bu açmazı yüzünden tüm toplumsal alanları sermayeleştirmekte, tüm değer ve ilişkileri metalaştırmaktadır.

            Eğitim bir kamusal hizmet olmaktan çıkarılmakta, toplumsal özelliğinden kopartılmaktadır. Kapitalist gelişimin bir aşamasında tanımlanan bu olgu, yine kendisi tarafından ortadan kaldırılmakta.

            Artık eğitimin, birey için bir yatırım olduğu tanımı yapılmaktadır. Eğitim hizmetinden yararlananlar bu hizmet karşılığında gelecekte bir fayda sağlayacaksa, bunun bir bedeli olacaktır ve ödenmesi gereklidir denilerek, eğitim sermaye piyasası haline getirilmektedir.

            Eğitim artık bir meta ise, bedelini bu hizmetten yararlanan ödeyecekse, bu metanın üretimi de diğer metalar gibi  özel sermaye tarafından ödenmelidir. Artık bu açıdan eğitim hizmetinin kamu tarafından verilmesine gerek yoktur.

            Ayrıca, eğitim özel sektör tarafından üretildiğinde, kaynaklar daha etkin, verimli kullanılacak daha kaliteli ve yaygın eğitim olanağı sağlanacaktır. Yetersiz kamu kaynaklarının gerekli eğitim yatırımlarını gerçekleştirememesinden kaynaklanan sorunlar ortadan kaldırılarak, daha kaliteli ve ucuz hizmet üretilecektir vs. Diğer kamu alanlarının ve kurumlarının özelleştirme süreçlerinde de bu gerekçelerin kullanıldığını biliyoruz.

            Çalışmamızda ayrıntılarıyla anlatacağımız uluslararası sermaye örgütleri çeşitli anlaşma ve projelerle özellikle gelişmekte olan ülkelerde, hizmet alanlarının özelleştirme programlarını yoğunlaştırmaktadırlar. Gelişmekte olan ülkelerde, nüfus genç, kalabalıktır. Ayrıca eğitimli işgücünün sınırlı istihdam içinde daha iyi ücret koşullarında iş bulabilme, statü, sınıf atlama vb nedenlerden dolayı, eğitim alanı çok büyük bir kar potansiyeline sahiptir.

            Sermaye örgütleri genelde hizmet ve özelde de eğitim sektörünün piyasalaştırılmasında, bu anlaşmalar ve programlara dayanarak devletten destek istemektedir. Şöyle ki:

1-Devlet hızla hizmet alanlarından özellikle eğitim alanından çekilsin. Eşitsiz rekabetin doğmaması için elindeki kurumlarda piyasa kurallarını işletir hale getirsin. Parası eğitim, personel politikalarından vazgeçsin.

2-Devlet elindeki kaynakları, doğrudan ve dolaylı teşviklerle (arsa tahsisi, vergi kolaylığı, uzun vadeli ucuz krediler, vergi indirimleri, ithalat kolaylıkları vb) sermayeye aktarmalıdır.

3-Devlet özel sermayenin ürettiği eğitimi satın alarak, kar açısından verimli olmayan bölgelere eğitim yatırımlarını,bütçe açısından yetersiz kesimlerin eğitim finansmanı sağlamalıdır.

4-En önemlisi de devletin elindeki eğitim kurumlarının sermayeye teşvik kapsamı içinde devredilmesidir.

“Gerçek Liberalizm Nedir? adlı bir çalışmada yazar süreci anla[1]mada çok açık bir tespit yapmış: “Her alanda olduğu gibi eğitimde de rekabetçi bir piyasa oluşturulması kaçınılmazdır. Eğitimin artık bir özel mal olduğu, piyasada alınıp satılabilecek bir mal olduğu kabul edilmelidir.(1)

            Evet bu kabuller üzerinden özellikle son 15 yılda eğitim hizmetleri bilinçli politikalarla çökertilmekte ve sermaye teslim edilecek koşullar hazırlanmaktadır. Son iki yılda, saldırılar yeni projelerle daha da artmış bulunmaktadır.

            Toplam Kalite Yönetimi projesi, zorunlu bağışlarla başlayan, eğitim harcı, katkı payı uygulamaları ve  vakıflar üzerinden işletme haline getirilen devlet üniversiteleri ve orta eğitim kurumları ile , devam ettirilen özelleştirme uygulamalarının bir uzantısıdır. Yine norm kadro uygulaması, mecliste her an çıkarılmak üzere bekleyen personel rejimi reform yasası bütünlüklü ve sonuçları çok ağır olacak bir saldırının parçalarıdır.

            Bu çalışmamız, sermayenin bu bütünlüklü saldırısını anlamaya, demagoji ve süslü söylemlerle eğitim emekçilerinin bilinçlerinin çarpıtılmasını önlemeye yönelik çabaların bir parçasıdır, bilgilendirme çalışmalarının ilk adımıdır.

           

Hizmet Alanlarının Piyasalaştırılmasında Uluslararası Plan

Uluslararası sermaye, 1970’li  yılların başından itibaren ve özellikle de 90’lı yıllarla birlikte,  tüm dünyada hizmet sektörleri alanında etkinliğini yoğunlaştırmıştır. Öyle ki 1997 verilerine göre hizmet sektörü, uluslar arası yatırım-ticaret hacmi içinde %59’luk bir oranla başı çeker duruma gelmiştir. Sermaye, hizmet sektörü içinde önceliklerini, su, elektrik dağıtımı, posta ve haberleşme, bankacılık, sigortacılık ve  yatırım danışmanlığı, sağlık, eğitim, mühendislik ve tarım alanlarında yoğunlaştırmıştır.

Bu sürecin bir sonucu olarak, kamu hizmet alanlarından biri olan eğitim alanında ülkemizde de özelleştirme uygulamalarına tanık olmaktayız.  Yüksek öğrenimde harç uygulaması, vakıf  adı altında sayıları gittikçe artan özel üniversiteler, ticari işletmeler haline gelen devlet üniversiteleri, üniversiteleri sermayeye bağlı işletmeler haline getiren yeni Yüksek Öğrenim yasa hazırlığı yüksek öğrenimdeki somut örneklerdir. Benzer süreç orta öğrenimde de yaşanmaktadır.Orta öğretimde katkı payı, bağış vb. adlar  altında  yürütülen paralı eğitim uygulamaları, sözleşmeli personel çalıştırma, yine özel ortaöğretim okullarının artışı bunlara örnektir. Bu uygulamalar, özellikle bütçeden devlet okullarına aktarılan kaynakların  azaltılması, özel okullar ve üniversitelere yoğun teşvikler, devlet okullarında çalışan eğitim personelinin çalışma koşullarının sürekli geriletilmesi politikalarıyla birlikte yürütülmektedir.

Bu uygulamalar bilinçli bir politikanın uygulamalarıdır. Devlet eliyle yürütülen tüm kamu hizmetlerinin bilinçli bir şekilde çökertilmesi ve kaynak yokluğu yalanları ile bu alanların ticarileştirilmesi bu politikanın en açık ifadesidir. Tüm hizmet alanlarında olduğu gibi eğitim alanında da, sermayenin iştahını kabartacak kar potansiyeli söz konusudur.
            WTO (Dünya Ticaret Örgütü) içinde yapılan çalışmada, sadece yüksek öğrenimin ticarete açılması ile 27 milyar doların üzerinde bir cironun oluşacağı söylenmekte. Ayrıca her eğitim düzeyinde devletin yaptığı yıllık harcamalar toplamı 2 trilyon dolar tutarında olup, dünya toplam gelirlerinin 20’de birine eşit olduğu, dünyada bu rakama denk düşen öğrenci sayısının da 1 milyar çocuk ve gence karşılık düştüğü belirtilmektedir. Aynı çalışmada, bu önemli paranın ancak beşte birinin sermayeye gittiği,  kamunun elinde kalan potansiyelin artan bir sonsuzluktaki sürekliliği özellikle vurgulanmıştır. Bu çalışmalarda ortaya çıkan çarpıcı rakamlar, ulusötesi eğitim tacirlerinin iştahını kabartmaktadır. Avrupalı eğitim tacirleri  ise konu hakkında bakın ne diyor: “Özelleştirmeler sonrasında okullar, kendilerine para ödeyen müşterilerine eskisinden çok daha iyi hizmet verecektir, tıpkı diğer ticaret alanlarında olduğu gibi.” [2]

Tüm dünyada, hizmet sektörünün tam liberalizasyonu (serbest ticarete açılması) adı altında, özellikle devletin elinde bulunan eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim, enerji, sosyal güvenlik vb. alanların sermayenin talanına açılmasını sağlayacak sermaye denetim yasalarının ve örgütlerinin oluşturma çalışmaları da yoğunlaştırılmaktadır. Bunlardan en önemlisi ve gündemde olanı da Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS)’dır.

GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması)

1973-1979 yılları arasında görüşmeleri süren, 1979 yılında Tokyo’da yapılan zirve ile tamamlanan Tokyo Round’u, 1970’li yıllarla birlikte uygulanan yeni liberal politikaların tüm dünyada uygulanmasının strateji, program ve rotasını belirlemiştir. En önemli kararlardan bir tanesi de kamu hizmet alanlarının sermayeye için pazar ve yeni kar alanları olarak yeniden yapılandırılmasıdır. Nitekim bu program ve politikalarla, gerek ülkemizde ve gerekse tüm dünyada kamu hizmet  sektörlerinin sermaye için önemli bir ticaret alanı haline getirilmesini sağlamıştır.

Nitekim Eylül 1986 yılında başlayan 15 Aralık 1994 tarihinde tamamlanan Uruguay Round’da, yeni kurumlar ve anlaşmalar oluşturuldu. Bu raund’ la kurulan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) 1 Ocak 1995 yılında yürürlüğe girdi. Dünya Ticaret Örgütü (WTÖ)içinde Hizmet alanlarının uluslar arası ticaretini dünya bağlamında denetleyecek bir anlaşma olan Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) imzalandı. Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS), uluslararası hizmet ticaretine ilişkin temel kavram, kural ve ilkeleri ortaya koyan ilk çok taraflı anlaşmadır. Türkiye bu anlaşmaya kurucu üye olarak imza koymuş, 25 Şubat 1995 yılında TBMM’ de onaylanan ve 26 Mart 1995 itibariyle  resmi olarak yürürlüğe giren Dünya Ticaret Örgütü Üyeliği ile birlikte yürürlüğe girmiştir.2002 yılı sonuna kadar anlaşmanın geliştirilme ve ulusal uyum süreçleriyle ilgili görüşmeleri sürdürülerek, 2003 yılı itibariyle bir rejim olarak uygulanması amaçlanmaktadır.       

Türkiye, GATS anlaşması ile hemen hemen tüm kamu hizmet alanlarının özelleştirileceği sözünü vermiştir. Bu alanlardan biri de eğitim sektörüdür. Planlanan yeni süreç, “Kamu Eğitimi” ni sona erdirecektir.

            Bir kamu hizmet alanı olarak tanımladığımız eğitim alanı tıpkı diğer kamu alanları gibi, çökertilmiş ve sermayeye teslim edilecek hale getirilmiş durumdadır. Bu doğrultuda sermaye için  tanımlanan “engellerin” ortadan kaldırılmasına dönük yasal düzenlemeler, kurumlar ve programlar GATS anlaşması gereği planlı olarak hayata geçirilmektedir.

            Ortadan kaldırılması anlaşma gereği zorunlu olan başlıca “engeller” arasında şunlar belirtilmektedir:

*Devlet okullarında geçerli olan 657 sayılı yasayla uygulanan personel rejimi.

*Ücret politikaları, istihdam koşulları.

*Eğitimin anayasada parasız ve devlet tarafından verileceğinin güvence altına olması. Dolaylı uygulamalarla bu     
  hak zedelense de, mevcut durum serbest piyasa ekonomisi ilkelerine aykırı  olarak  görülmektedir.

 

Ağırlıklı olarak devlet eliyle yürütülen eğitim hizmeti ve onun kurumsal yapılanışının mevcut durumu, sermaye için bir sorun oluşturmaktadır. Özel okulların, devlet okullarıyla bu koşullarda eşit olamayacağı, rekabet edemeyeceği propaganda edilmektedir. Özel okullarda personel, sözleşmeli olarak çalışmakta, istendiği anda işten atılmakta, esnek çalışmayı kabul etmektedir. Devlet okulları ile karşılaştırıldığında var olan bu eşitsiz koşullar, daha yüksek maliyetlere neden olmaktadır. Tüm bu koşulların özel okul ücretlerinin yükselmesine ve dolayısı ile müşteri-öğrenci- bulunmasına engel oluşturduğu tespiti yapılmaktadır. Türkiye altına imza attığı GATS anlaşması ve imzalayacağı yatırım ticaret anlaşmaları, bu düzenlemeleri zorunlu hale getirmiştir. Bu anlaşma gereği hizmet alanları ya tamamen özelleştirilecek yada devletin elinde kalsa bile piyasa ekonomisi koşullarına göre işletme mantığı ile işletilmek zorunda olacaktır. Bunu yapılmaması halinde ülkemiz, anlaşma  ilkelerin ihlali yüzünden, ulusal hukuk sisteminin bir parçası haline getirilen uluslararası tahkimde büyük tazminatlara mahkum olacaktır.

            İşte bu yüzden, alanımızda bir çok  yeni düzenleme yapılmış ve başka yeni düzenlemelerin de hazırlığı hızla yapılmaktadır.

            Öncelikle uluslararası tahkim ve özelleştirme anayasal bir hüküm haline getirildi. Sosyal Güvenlik yasasında yaş ve primle ilgili düzenleme yapıldı. Özel sigorta ve emeklilik ile ilgili yasa ve sahte kamu çalışanları sendikası yasası çıkarıldı. Ayrıca iş güvencesini ortadan kaldırmayı amaçlayan  ve esnek çalışmaya olanak sağlayan, Personel Rejimi Reformu Yasası ise meclis gündemindedir.

Bu genel düzenlemelerin yanında, eğitim alanında üç yönetmelik fiili olarak uygulanmaya başlandı.

Bunlar;

*Norm Kadro Yönetmeliği,

*Eğitim Bölgeleri ve Eğitim Kurulları Yönetmeliği,

*Toptan Kalite Yönetimi ve Müfredat Laboratuar Okulları(MLO)

 

Bu uygulamalara genel olarak değinmek gerekiyor.

Norm Kadro Yönetmeliği

Norm Kadro Yönetmeliği şu gerekçeler ileri sürülerek oluşturuldu ve uygulanmaya başlandı.

            “Öğretmen dağılımındaki dengesizliğin giderilmesi”

            “Öğretmensiz okulun kalmaması”

            “Personel ve kaynakların dengeli dağılımını sağlayarak eğitimde fırsat  eşitliğinin sağlanması”

            “Atamalarda torpilin ortadan kaldırılması”

 

İki yıldır uygulanan norm kadro uygulaması, esnek çalışma ve esnek istihdamın ön uygulaması olduğunu göstermektedir. Henüz uygulanmaya başlanmamış olsa da norm kadro dışında kalan öğretmenlerin, istenilen bölge ve okulda çalışma zorunluluğu, bu olanak yoksa süresiz ücretsiz izinli sayılması esnek çalışmanın tipik uygulamalarıdır. Bu uygulama ile birlikte artan sayıda sözleşmeli öğretmen ve personel çalıştırılmaktadır

 

Eğitim Bölgeleri Ve Eğitim Kurulları Yönetmeliği

            Eğitim yönetiminde en geniş katılımın sağlanması gerekçeleri ile tanımlanan “demokratiklik” kılıfı giydirilmiş “Eğitim  Bölgeleri ve Eğitim Kurulları Yönergesi”, Norm Kadro Yönetmeliği’nin tamamlayıcı unsuru olarak uygulamaya sokulmaktadır.Yönetmelikle şu yeni düzenlemeler getirilmektedir.

            Mevcut idari yapıya göre (belediye sınırları dahilinde) nüfusu 30.000’den az olan her il/ilçe bir eğitim bölgesi olarak kabul ediliyor. Ayrıca nüfusu 30.000’ den fazla olan bir il/ilçe merkezinde çeşitli ölçütler dikkate alınarak birden fazla eğitim bölgesi oluşturulabiliyor.

            Eğitim bölgesinde bulunan her derece ve  türdeki örgün-yaygın eğitim okul ve kurumları “eğitim kurumu” olarak tanımlanıyor. Bir eğitim kurumu için yeterli sayıda öğrenci sağlayabilecek yerleşim biriminden oluşan nüfus bölgesine “okul bölgesi” denilmekte ve okul müdürleri yönetmektedir. Eğitim bölgesi ise koordinatör okul olarak tanımlanan okulların müdürleri (koordinatör müdür) tarafından yönetilmektedir.

            Koordinatör müdürlerin görevi; eğitim bölgesinde bulunan eğitim personelinin, öğrenci sayılarının, ders sayılarının, her türlü ihtiyaç ve fazlalıkların envanterinin çıkarılması, eldeki personel ve kaynaklarının bölgede ortak ve verimli kullanılmalarını sağlamak olarak tanımlanmaktadır.

            Bu yeni yönetsel düzenleme, uygulamada norm kadro fazlası personelin, eğitim bölgeleri arasında sürekli yer değiştirerek (il dışı-il içi gözetilmeksizin) çalışmalarını sağlamak ya da ücretsiz izinli sayılarak “geçici işsiz” haline getirilmesi şeklinde uygulanacaktır. Bu tipik bir “esnek çalışma-esnek üretim” uygulamasıdır.

 

Esnek Üretim Sistemi-Toplam Kalite Yönetimi-İnsan Kaynakları Yönetimi

Bir kamu hizmeti olan eğitim, okulların işletme, öğrenci ve velilerin müşteri, eğitimin de meta olduğu, bir ticaret alanı haline getirilmek istenmektedir. Kitleleri buna inandırmak içinde, kamu eğitim kurumlarının  içinde bulunduğu demokratik içerikten yoksun, çağdışı, kalitesiz ve işlevsiz yapısı gerekçe olarak kullanılmaktadır. Mevcut tüm olumsuzluklar, bilinçli çökertme politikaları sonucudur. Özellikle kaynak sıkıntısı yalanları, alanımızdaki özelleştirmelerle ilgili adımlarında zemini olmuştur.Fakat biliyoruz ki, devlet okullarına kaynak aktarımı olabildiğince kısıtlanırken, özel ilköğretim ve üniversitelere doğrudan ve dolaylı kaynak aktarımı  yoğunlaştırılmıştır.

Eğitiminin içinde bulunduğu çöküntüden kurtuluş için eğitim kurumlarını  piyasa kurallarına göre çalışacak  işletmeler haline getirilmek istenmekte,  ilk adım olarak eğitim kurumlarında, bir işletme yönetim modeli olan Toplam Kalite Yönetimi (TKY) uygulamaya sokulmaktadır. Eğitim bir hak olmaktan çıkarılıp, kar için üretilecek,  satın alınacak bir hizmet haline getirilmektedir.

TKY propagandalarında, demokrasicilik oyunu, ne olduğu net olarak ifade edilemeyen kaliteli eğitim iddiaları , bireysel yetkinliğin ve üstünlüğün tek yaşama olanağı olduğu vb süslü söylemler ne yazık ki, toplumda şu an için bir karşılık bulmuş durumda. Eğitim çalışanları olarak, içinde bulunduğumuz koşulların olumsuzlukları yüzünden bu iddialara inanma eğilimi yüksektir. Veliler, uzun yıllardır zaten anlamsız bir yarışın içine sokulmuş, özel dersler, dershaneler ve özel okullara mahkum hale getirilmiş durumdadır. Devlet okulları içinde yaratılan yapay okul ayrımları ile (Süper liseler, Anadolu Liseleri, Fen Liseleri, Meslek Liseleri vb) öğrenci ve veliler, eşitsiz bir yarış içine sokularak, yavaş yavaş paralı eğitime mahkum hale getirilmektedir.

            Milli Eğitim Bakanlığı TKY projesini hızla ve yaygın olarak okullarımızda hayata geçirmektedir. Eğitim alanını ve tüm kurumlarının özelleştirilmesi  ile ilgili hazırlıklar tamamlanmaktadır. Okullar,  birer işletme olarak  yeniden yapılandırılıyor. Biz eğitim emekçileri sermayenin ideolojik kavramlarıyla donatılmaya çalışılıyoruz. 

Bu ihtiyaçların ürünü olarak benimsenen “Eğitimde TKY  Uygulama Projesi”ni , ayrıntılı olarak inceleyelim.

Toplam Kalite Yönetimi  ve “Eğitimde Toplam Kalite Yönetimi Projesi”nin Gerçek İçyüzü


Gelişimi İçinde Toplam Kalite Yönetimi Kavramı 

Toplam Kalite Yönetimi (TKY) ile ifade edilen kavram ve uygulamanın temelleri, 2. Dünya Savaşı sonrasında  Dr. W.Edwards Deming ve J.M.Juran ile  Kaoru İshikawa  gibi ABD ve Japonya’lı mühendis ve teknisyenlerce atılmıştır. TKY’ni önceleyen gelişmeler ABD  kaynaklıdır. Buna karşılık, endüstriyel bir işletme stratejisi olarak 1950-1990’lar arasında Japonya’da  geliştirilmiştir. Bugün başta ABD, Japonya olmak üzere, diğer bazı ülkelerde  uygulanmaktadır. TKY esas olarak 1985’lerdan sonra Türkiye’de de, çoğu uluslararası tekellerle ortaklı olmak üzere 150’ye yakın büyük ve orta ölçekli sermaye işletmesinde uygulanmaktadır.

TKY  ni bir model  tanımlayan TKY İdeologları,, ihtiyaç ve gerekçeler üzerinde şu vurguları yapmaktadırlar:

*TKY, 1950’ler sonrasında dünyada yaşanan birçok gelişme ve krizle birlikte, yoğunlaşan rekabet koşullarında işletmelerin birbirlerine karşı geliştirdiği en önemli rekabet stratejilerinden ve etkin yönetim modellerinden biri olarak bütün mal ve hizmet üreten işletmelerde uygulanabilir. 

*TKY, işletmelerde verimliliğin arttırılabilmesi için kullanılan, hata, israf ve yanlışları düzeltmeyi ve sıfır hataya ulaşmayı temel alan bir araçtır. Toplam Kalite Kontrol, yani  sürecin tümüne yayılan yönetim kontrolüdür.

TKY’nin bir işletmeye sağlaması beklenen yararlar ise  şöyle sıralanmaktadır: Mal ve hizmet kalitesinin iyileştirilmesi, kaynak israfının azalması, müşteri tatminin artması, ürün geliştirme sürelerinin kısaltılması, verimliliğin arttırılması, pazar talebinin karşılanmasında esnekliğin artması, süreç içi işlem sürelerinin kısalması, müşteriye hizmet ve mal teslim sürelerinin kısalması, işçi ve işveren ilişkilerinin düzeltilmesi.

TKY ideologlarının yaklaşımları ve yaptıkları tanımlar, herkesin ilk anda yadırgamayacağı genel söylemlerdir. Fakat laf kalabalığı içinde şu temel amacı net olarak tespit edebiliriz. TKY kavramı, üretimin her unsurunun daha fazla kar için yeniden düzenlenmesidir. Kar ise, biliyoruz ki sermayenin kaynağıdır. Bu yüzden TKY kavramı, sermayenin bu acımasız, yıkıcı mantığı içerisinde  ele alınmak zorundadır. TKY  sermaye sisteminin gelişiminden koparılarak, özü gizlenerek, çalışanlar ve emekçiler için taşıdığı anlam çarpıtılarak ele alınamaz. Bu bağlamda, Toplam Kalite Yönetimi, uluslararası sermayenin küreselleşme adı verilen yeniden yapılanma koşullarında:

1)Karlılık krizi ve sıkı rekabete karşı sermayeyi işletmelerde ayakta tutmayı, çıkarlarını geliştirmeyi amaçlayan,

2)Emeği, ideolojik, yönetsel olarak daha yoğun denetlemeyi sağlayan bir işletme stratejisi ve yönetimi anlayışıdır.

TKY, bu dönemde sermayenin benimsediği emek ve üretim organizasyonu tarzı olan Esnek Üretim ve İstihdam modeli ve İnsan Kaynakları Yönetimi (İKY) ile birlikte uygulanmaktadır.  Esnek Üretim, İKY ve TKY, bir bütünün birbiriyle yakından ilişkili parçasıdırlar.

TKY; Rekabet, Verimlilik Ve Kar

            TKY savunusu şu üç ihtiyacın karşılanması propagandası ile yapılmaktadır:

            1-Talebe uygun, daha kaliteli mal ve hizmet üretilecektir.

            2-Çalışanların niteliği artacak, ücretler yükselecek dolayısıyla verimlilik artacaktır. Verimliliğin artması ürünlerin fiyatlarını düşürecek, daha fazla talebin ortaya çıkmasını sağlanacak, dolayısıyla daha fazla yatırım ve buna bağlı olarak istihdam artışı sağlanacaktır.

            3-Üretim yönetiminin daha demokratik ve katılımcı olması sağlanarak, bir önceki sonuçlarla birlikte ele alındığında, çalışanlar ile sermayedar arasında çıkar çatışmasının nedenleri ortadan kaldırılarak, verimliliği etkileyen en önemli engel ortadan kalkacaktır.

            Bazı rakamlar bu sözler üzerindeki süsü kazımaya yetecektir:

            1990-98 yılları arasını kapsayan veriler ışığında

 Dünya bağlamında, 100 birimlik verimlilik artışı karşısında, 10 birimlik bir ücret artışının, yine aynı yıllar arasında Türkiye’de 300 birimlik verimlilik artışı karşısında 0,02 birimlik bir ücret artışının gerçekleştiğini görmekteyiz.

            1983-99 yılları arasında dünyanın en büyük 200 uluslararası şirketinin karlarındaki artış %362 olurken, istihdam ettikleri işgücündeki artış sadece %14.

           

            TKY’nin temel felsefesi, karlılık ve sömürü üzerine kuruludur. Bu yönetim modelinin bütün kavramları, uygulama adımları ve  değerlerinin altında yatan, onları harekete geçiren ana gerekçe, kardır. Ancak  TKY ideologları ve sermaye sahipleri, bu gerçeği sürekli ve sistemli bir şekilde gözlerden saklamaya çabalamaktadırlar.

Onlar elbette karlılığın bir işletme için önemsiz olduğunu söylemiyorlar.  Ancak TKY tanımlarında, ilkelerde, ana kavram listelerinde kar ilkesi yoktur,  nedense (!) ve  ısrarla sayılmamaktadır. TKY’ni “Yönetimde bir düşünce devrimi” olarak tanımlayan Prf. Dr. Kaoru Ishıkawa; “TKY uygulanacaksa “önce kar ilkesi” atılması gereken eski moda bir düşünce olduğunu kabullenerek  işe başlanmalıdır” demektedir.[3]

Yine bir çok TKY  akademisyen ve ideologları da “bugüne kadar işletmelerin kar etmeleri birinci hedefleri iken, şimdi hayatta kalmaları  ve içinde bulundukları çevreyi de yaşatmaya çalışmaları birincil amaçları olmuştur.” Vurgusunu tüm metinlerde öne çıkarmaktalar. “Globalleşmenin getirdiği rekabet nedeni ile hayatta kalabilme ve süreklilik birinci hedef” olmuş. Onlara göre “şimdi ise, TKY felsefesini benimseyen işletmeler ‘müşteriyi tatmin edecek mal ve hizmeti üretip sat’, ‘yaşamak için yaşat’ politikalarıyla hareket etmektedirler.

Oysa “hayatta kalabilme” ve “süreklilik”, rekabeti niteleyen kavramlardır. Bir işletme,  sırf rekabet etmek için rekabet etmez. Rekabet kendi başına bir amaç değil, karlılık ve sömürünün aracıdır.

Bütün bu söylenenlere karşılık,  TKY’nde işletmelerin  önüne koyduğu  hedefler ve uygulama adımları sayılırken,  gerçek de ortaya çıkmaktadır. TKY ideologları, Toplam Kalite  Yönetimi’nin temelini açıklarlarken, karlılığın bu temel içinde belirleyici bir konumda olduğunu da itiraf etmektedirler aslında:

“İşletmenin başarılı olabilmesi için karlı satışlar yapması gerekir. Bunun için de müşterisi olmalıdır. İşletmeler hem şu andaki müşterilerini elde tutmak, hem de gelecekte müşteri bulabilmek için çabalamalıdırlar.

Bir işletme karlarını en çoğa çıkartabilmek için, verimliliğe ve etkinliğe önem vermelidir. Bunun için müşteriyi tatmin edecek mal veya hizmeti en düşük maliyetle üretmeye çalışmalıdır.” [4]

Burada  sürece odaklılık, hata ve israfı en aza indirmek, müşteri tatmini, verimlilik  vb. gibi kavramlar, işletmenin karlılık şartına bağlı olarak ele alınmaktadır. Verimlilik, etkinlik ve diğer belirlemelerle beraber alırsak, rekabet ne içindir? TKY’cıların da itiraf ettikleri gibi “işletme karlarını en çoğa çıkartabilmek için”...

Rekabet ise sermayenin kar uğruna ömür boyu tutulduğu hastalığın bir diğer adıdır.  TKY için de o ölçüde yaşamsal bir kavram ve pratiktir. Sermaye grupları arasındaki bu saldırgan, sıkı”, amansız, spekülatif, başkalarının kuyusunu kazmak, batırmak, ortadan kaldırıp kendi pazar payı ve karlılığını en çoğa yükseltme savaşının bir diğer adı rekabettir ve  hiçbir insani  niteliği yoktur.  Ama TKY ideologları rekabeti yere göğe sığdıramamaktadırlar. Çünkü rekabet, “hayatta kalabilmek” (sürekli kar peşinde bir hayattır bu) için bir zorunluluktur.

TKY’nin rekabette üstünlük için benimsediği 1980’ler sonrası rekabet yaklaşımları ise, ne çalışanların ne de “dış müşteriler”in çıkar ve tercihlerine yöneliktir. Sermaye birikimine, yani kara yöneliktir.

TKY ve onun benimsediği esnek üretim modeli içerisinde kar, rekabet, verimlilik açısından bakıldığında,  sermayenin bugüne kadar benimsediği diğer üretim ve emek organizasyon biçimleri olan Taylorizm ve Fordizmden temelde farklılığı yoktur.

Esnek üretimde olduğu gibi  Toplam Kalite Yönetiminde de, kapitalizmin özü olan üretim araçlarının özel mülkiyeti ve artı-değer sömürüsü benimsenmektedir. İnsan emeği, bilgisi  dahil her şey alınıp satılan birer metadır. Sistemin temel yasası olan karlılık ve onu sağlayan araçlar olarak rekabet, verimlilik vb. diğer kavramlar ve uygulamalar bu öze, temel özellikleriyle  uyumlulaştırılmaktadırlar. Bu süreçte neyi üreteceklerine, nasıl üreteceklerine, kaynakları nasıl kullanacaklarına, ücretlerden istihdama, planlamadan üretime ve satışa kadarki sürecin nasıl örgütleneceğine, temelde çalışanlar değil, sermaye sahipleri ve işletme yönetimi karar vermektedir.

Bütün bunlarla birlikte değişen hiçbir şey yok mu? Elbette var, ancak bunlar öze ilişkin değildirler. Sistemi korumak ve yetkinleştirmek için girişilen bazı dönüşümler olarak değerlendirmek daha doğrudur. Sermayenin bugünkü ihtiyaçları olan “yeni”liklerdir bunlar. Teknolojik alandaki gelişmelerle birlikte, emek ve sermaye ilişkilerinde yeni organizasyon biçimi olarak “esnek üretim”  böyle bir dönüşümdür. Esnek üretimin çalışanlara getirdiği baskıcı, çalışma koşullarını ağırlaştıran ve aynı zamanda da değişik hak gasplarına yol açan uygulamalarını “yumuşatmak”, çalışanları ideolojik ve yönetsel alanlarda sermayenin denetiminde tutmak için geliştirilen yeni kavramlar ve uygulamalarla TKY ve İKY’ni de bu tablo içinde ele alabiliriz. Bunlarla birlikte,   küreselleşme döneminde sermayenin işletmelerle sınırlı olmayan; yaşamın her alanında, üretimden tüketime, teknoloji, kültür, bilimden  politikaya dek uzanan her düzey ve alanda yeni araçlarla bir müdahale sürecini sürdürdüğünü görmekteyiz.

Özellikle son 30 yıldır, yatırımlarda, verimlilikte artış hızının düşmesiyle yaşanan kar krizleri, sermayeler arasında yaşanan rekabeti daha da kızıştırmaktadır. Kızışan rekabetle bir yandan mevcut piyasalarda tekelleşmeyi hızlandırırken, bir yandan da yeni alanların özellikle de devlet eliyle yürütülen hizmet alanlarının hızla sermayenin talanına terk edilmesi gündeme gelmektedir. Bu alanlardan biri de içinde olduğumuz eğitim alanıdır.Eğitimde TKY  Uygulama Projesi, bu ihtiyaçların ürünü olarak benimsenmiştir.

            “Sinerji”, “empati”, “katılım” “eğitimde kalite ve çağdaşlığı yakalamak”, “biz bilinci”, “insanı esas almak” vb. şirin kavramlarla bizleri “TKY Eğitimi”nden geçirmeye çalışanlar, temel kavramları  karlılık, rekabet, müşteri  vb. olan bir işletme anlayışı ile eğitimin hangi sorunlarını çözeceklerdir?

Karlılığı ve rekabeti bir işletme olarak okullara taşımaya çalışanların, eğitimde sorunları çözmek bir yana , var olan sorunları içinden çıkılmaz boyutlara taşıyacağı açıktır. 

Rekabet, verimlilik ve  kar ölçütünee yönelik iş organizasyonu ile:

*Eğitim emekçileri için  performansa endeksli ücret farklılıkları ve eşitsizlikler artacaktır

*Düşük ücretlerle çalışma dayatması ve dolayısıyla  yoksullaşma artacaktır.

* Sözleşmeli personel uygulaması, iş güvencesinin ortadan kalkması ve  işsizlik artacaktır.

* Çalışma koşullarının ağırlaşması, sınırsız çalışma saatleri artacaktır.

*Ayrıca aynı ölçütlere göre yapılandırılacak eğitimin ticarileştirilmesi ile, “paran kadar oku”, paran kadar kalite sonucunu doğuracak, eğitimde fırsat eşitliği tamamen ortadan kalkacaktır.

*Eğitim hizmeti açısından bölgeler arasında var olan  eşitsizlikler daha da artacaktır.

*Çalışanlar arasında rekabet, meslek ahlakının bozulmasını derinleşecektir. Eğitim alanında her düzeyde rekabetle, insanlar arasında dayanışma ve toplumsallaşma yerini derin yabancılaşmaya bırakacaktır.

 

TKY’de  Kalite,  Müşteri  Odaklılık  Ve   Eğitimdeki Karşılıkları

TKY’nin kaliteyi şu üç unsura dayandırarak tanımlamaktadır:

1)Eski dönemdeki ‘muayeneye dayalı kalite kontrol’ yerine, ‘kendi kendini kotrol’ kavramı benimsenmektedir. Çalışanlar kendi işlerinden sorumlu tutulmakta,  dışardan kontrol yerine, kendi kendini denetlemeye (oto kontrole) tabi tutulmaktadırlar. 

Bu gelişmenin nedenleri, yeni dönemde üretimde çok sayıda, standartta ve türde ürün,  parça ve işlem kullanımıdır. Her bir parçanın kontrolü, muayenesi ve hataların ayıklanması zorlaşmıştır.Ayrıca muayeneye dayalı kalite kontrolü  zaman  kaybına yol açmaktadır ve bunun maliyeti de  yüksektir.

TKY,  “malzemeden, zamandan, insandan tasarruf sağlayarak,  kalitesizlik maliyetlerini azaltmaya  dayandığından eski yaklaşımda değişiklikler yapılmıştır.

2)Kalite güvence anlayışında, “kalitenin kontrolüne değil, yaratılmasına” dikkat çekilmektedir.Yani kalite sorunu, yönetim  düzeyinde ele alınmaktadır. Böylece “ölçülebilir yönetim değerleri” olarak Toplam Kalite Yönetimi, aynı zamanda kaliteyi güvencelemektedir.

3) TKY, kaliteyi, müşteri memnuniyeti olarak ele almaktadır. İddiaya göre  bu, TKY’nin temelidir.

TKY yaklaşımında kalitenin yaratılmasına yönelik adımlar ise şöyle özetlenebilir:

*TKY  müşteri tatminini temel aldığına göre, “tam zamanında üretim” (JIT) gerçekleştirilmelidir.

*Tek tek ürünlerin kontrolüyle değil, sürecin her aşamasında ve herkesi içine alarak, yani “sürece odaklılık” yaklaşımıyla kalite yaratılmalıdır. Hatalar olmadan engellenmelidir.Sistem buna uygun hale getirilmelidir. Yöneticiler, çalışanları  israflardan kaçınıp sıfır hata ile üretim için motive eder ve yönlendirirler.

*Uygun bir kalite planlaması yapılmalı, çalışanları da bu sürece katarak bu plan  uygulanmalıdır.Daha sonra da yine hatalar tespit edilip önlemler alınmalı ve bu dairesel olarak süreklileştirilmelidir.

*Üretimi ve kaliteyi sağlamak, çalışanların eseri olacaktır. Bu anlamda çalışanların 5-20 kişilik “kalite çemberleri”nde ve “problem çözme grupları”nda “ekipler”,  olarak çalışması öngörülmektedir.

            Bütün bu adımlarla: çalışanların kalite sürecine katılımlarının sağlanacağı, yetkilendirilecekleri; kendilerini geliştirecekleri, motivasyonlarının arttırılacağı;  kaliteyi araştıran,  planlayan ve üretenlerin  artık aynı kişiler olacağı; ortak amaçlar oluşturulmasının hedeflendiği; iş koşullarını etkilemede daha fazla özgürlük sağlanmasının beklendiği vb. iddialar ileri sürülmektedir.

 

Müşteri Odaklılık ve Müşteri Memnuniyeti

TKY yaklaşımında, müşteri tanımının da değiştiği belirtilmektedir. Bu amaçla müşteri kavramı, iç ve dış müşteri olarak iki bölümde incelenmektedir. Dış müşteri   işletme dışındaki mal veya hizmetleri alan ve kullanan kişilerdir. TKY’nin işletme yönetimine kazandırdığı belirtilen iç müşteri kavramı ise, şöyle tanımlanmaktadır: İşletme içerisindeki birimler de eğer birbirlerinden mal veya hizmet alıyorlarsa birbirlerinin müşterisidirler. Örneğin üretim satın almanın, pazarlama üretimin müşterisidir. İç müşterinin tatmini de dış müşteri  kadar önemlidir. İşletme içindeki bütün bölüm ve halkalar birbirlerinin gereksinimlerini bir müşteri gibi görerek, bu ihtiyaçları memnun etmeye de çalışmalıdırlar.

TKY yaklaşımında kalite kavramı, müşteri tatmini ile birlikte ele alınmakta, neredeyse onunla özdeş bir kavram olarak da sunulmaktadır. Bu nedenle her fırsatta, “TKY’nin temeli, müşteri isteklerini aşarak tatmin etmektir” denilmekte ve müşteri odaklı bir üretim anlayışının benimsendiği ifade edilmektedir.  Bu nedenle müşterilerin ne istedikleri, kaliteli bir mal veya hizmeti nasıl gördüğü işletme tarafından dikkatle ve her aşamada  değişik araçlarla gözetilmeli, müşteri ile yakın bir iletişim kurulmalıdır.

 
Rekabet ve Piyasanın Belirlediği Olgu: Kalite

TKY’nin kalite güvence ve müşteri memnuniyetini temel almak, vb. yaklaşım, iddia ve uygulamalar, “eğitimde kalite”yi yakalamak ve müşteri odaklı olmak iddialarıyla birlikte, eleştirel bir anlayışla sorgulanmalıdır.

Kapitalist ekonomide geçen yüzyıldan  esnek üretim ve TKY’ne uzanan süreçlere kadar, kalite kavramıyla ilgili ortak payda hep aynıdır: Kalite, işletmelerin karlılığını  piyasa paylarını, etkinliğini ve verimliliği arttırmak ve rekabette üstün olmak için bir araçtır.   TKY’ nde kalite güvence kavramı, üretimin koşullarının getirdiği, aynı zamanda sıkı rekabetin ve maliyetlerin azaltılmasının da sonucu olan bir tercihtir.

 

Çok Eski Bir Masal: “Müşteri Memnuniyeti”

“Müşteri memnuniyeti ve tatminini temel almak” gibi sözler, her “uyanık tüccar”ın dün de bugün de söylemekte tereddüt etmeyeceği sözlerdir. Aynı zamanda sermaye sahibinin “kendi”  malı için yaptığı bir niteleme ve iddiadır da. TKY’cilerin  bu “kalite” düşkünlüklerinin, müşteri memnuniyeti sözlerinin tüketiciler üzerinde bir etkisi olmalı ki söylüyor, ve her reklamda da bunu yapıyorlar!...

Bir taraftan  işletmenin karlılık ve verimliliği için insan, zaman ve malzemeden tasarruf edilerek maliyetleri en aza indirmek politikası benimsenirken, diğer taraftan müşteriler en yüksek şekilde nasıl tatmin edilebiliyor?

Öte yandan “Kalite” kimler tarafından belirlenmektedir sorusuna, “ iç ve dış müşteriler  belirler”

yanıtı verilmektedir. Fakat yanıtı bu değildir, çünkü:

Birincisi, kaliteyi de müşteri memnuniyetini de belirleyen, işletmenin benimsediği amaç, hedef, planlama, kalite standartları, kaynak, teknoloji seçimi, fiyat vb. bütün tercih ve uygulama sürecidir. İşletmenin bu tercihleri,  sermaye ve yönetim tarafından belirlenmektedir. Çalışanlar ise, işletme sahipleri ve yöneticilerin belirlediği bu plan içinde kalarak, uygulayan konumundadırlar. TKY’nde de iddiaların aksine “eski dönemdekine” benzer bir kalite kontrol ve denetim süreci hiyerarşik  olarak  işlemektedir.

İkincisi,  kaliteyi müşteriler de belirlememektedirler. Çünkü müşteriler, mal veya hizmetin kalite standartlarına uygun olup olmadığını  denetleyecek bilgi, örgütlenme vs. olanaklara sahip değildirler.İşletme dışında bunları kontrol eden ve denetleyen durumundaki resmi ve özel kurumlar ise, sermayenin doğrudan veya dolaylı olarak denetlediği kurumlardır

Ayrıca; oto kontrol, takım çalışması, müşteri odaklı çalışma kavramları neden oldukları yanılsamalarla:

*Çalışanların, bir birleri üzerinde denetim ve sosyal baskı araçları haline gelmelerini sağlamakta.

*Dayanışma duygularını, ortak hareket etme ve örgütlenme geleneklerini tahrip etmekte.

*İşçi-emekçi kimliği dışında kişiliksizleştirici işyeri kimliği üzerinden bir aidiyeti yaratabilmekte.

*Sermaye-işveren için  değil, müşteri için ürettiği yanılsamasını yaratarak emek-sermaye karşıtlığının üzerini örtmekte, emek üzerinde fiziki ve ideolojik denetimi artırmaktadır.

 

Milli Eğitim Bakanlığı’nın eğitimde uygulamaya çalıştığı proje açısından bakıldığında:

*Projede, TKY ile eğitim süreci ve işletmelerde eğitimin kalitesinin arttırılması ve çağdaş yönetim anlayışının getirdiği olanaklardan yararlanılacağı belirtilmektedir. Bu projede, eğitime “kalite” kazandıracak anlayış ve programatik  hiçbir öneri ile sürülmemektedir. Sorun, salt işletmenin organizasyonu olarak tanımlanmaktadır. Fakat eğitimi olumsuz olarak etkileyecek birçok önerisi ve kavramı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Çünkü bu kalite kavramı, kar, rekabet, müşteri   kavramları ve yönetim anlayışı ile birlikte alınınca, eğitim de kamusal bir hizmet olmaktan çıkarılıp, ticarileştirilen bir meta olmaktadır. Bu durumda veliler dolayısıyla da öğrenciler, paraları kadar eğitimden yararlanabilecekler ve verdikleri para oranında da “kalite”den yararlanabileceklerdir.

*Ölçülebilir standartlarla kalitenin yakalanabileceği bir eğitim anlayışı, bilimsel, demokratik ve özgürlükçü bir eğitim sürecinin doğasına aykırıdır. Eğitim süreci insanı bir ürün ve mal gibi ele alarak belirli davranışlar/ bilgi kalıplarıyla,  belirli standartlara uydurma süreci değildir. Eğitim somut olarak insanı temel alır, herhangi bir mal veya “girdi”, ya da “çıktı” gibi nesneleri değil. Eğiteni ve eğitileni de sürekli değişim içinde özneye dönüştüren, insanileştiren, toplumsallaştıran ve özgürleştiren bir süreçtir.

*TKY’nin müşteri, iç müşteri  ve sözde müşteri odaklılık kavramlarıyla eğitim süreci ve okullar birer ticarethaneye dönüştürülebilirler. Ama iç müşteri olarak görülen eğitim çalışanları, müşteri ve “çıktı” olarak değerlendirilen öğrenciler ve veliler, bu süreçte odak alınan ve memnun edilen gerçek bir özne olamayacaklardır. Gerçek öznenin ve hizmet edilenin kim olduğunu şu alıntı çok iyi ifade etmektedir:

“Wisconsin’deki Fox Valey Teknik Eğitim Fakültesi’nin kalite politikası şöyle belirtilmiş(1991): .........Okulun Politikası: Yüksek öğrenim standartlarına uygun kalitede hizmet ve eğitim vermektir.

Biz öğrencilerimize, birbirimize ve mezunlarımıza iş verip, hizmetlerimizi kullanan işverenlere özenli, hassas ve hızlı hizmet vermeye çaba gösteririz.” [5]

*TKY’nin iç müşteri kavramıyla,  farklı bölüm ve birimlerde çalışan eğitim emekçileri arasında, her bölüm diğerinin müşterisidir mantığı ile bir rekabet ve denetleme süreci de örülmeye çalışılmaktadır. Bununla sadece eğitim çalışanları arasında değil, veliler, öğrenciler arasında da benzer bir ilişki kurulmaktadır. Okulları çevresindeki okullarla, bölgeleri birbirleriyle rekabet ettiren bu yaklaşımla birlikte, eğitim bir toplumsallaşma ve özgürleşme süreci olarak değil, rekabetin getirdiği hastalıklarla bireyleri esir alan bir sürece doğru evirilecektir.

 

Eğitimde Kalite ve TKY

Yukarda ayrıntılı bir biçimde tanımladığımız kalite kavramı, MEB’ nın uygulamaya soktuğu TKY uygulamasıa da aynen taşınmıştır. Müşteri odaklı bir kalitelilik tanımı tek ölçüt olmuştur. TKY ile ilgili projenin uygulanmasıyla ilgili oluşturulan Yönetimi Değerlendirme ve geliştirme Dairesi Başkanlığı (YÖDGED)’ nın uygulama projesinin “Gerekçe”  bölümünde, kaliteli eğitimin tanımı ve nasıl sağlanacağına ilişkin şunlar söylenmekte:

“ “İhtiyaca uygun olma ve memnuniyet sağlama” şeklinde tanımlanan kalite her türlü hizmet üründe aranır olmuştur. Verimlilik, etkinlik, hız, sıfır hata, estetik, erişilebilirlik vb. özelliklerin bütünü olarak ortaya çıkan kalite 2000’ li yılların vazgeçilmez olgusu olma durumundadır. Kaliteyi doğuracak şartları hazırlayan hiç şüphesiz eğitilmiş nitelikli insandır. O halde söz konusu olan insan davranışlarına kalitenin yansıtılmasıdır. İnsanın nitelikli olarak toplumsal hayatta yerini alması ise kaliteli bir eğitim ile mümkündür. Çünkü eğitim ve kelite birbirine bağlı iki önemli kavramdır. Eğitim sektörünün çıktısı olan insanın, istenilen nitelikte geliştirilmesi ve değerlendirilmesi eğitim sistemlerinin en temel amaçlarından biridir. Kaliteli bir eğitim ise, iyi bir organizasyon ve kaliteli bir eğitim yönetimi ile sağlanabilir.abç

Günümüzde toplumun her kesimi, bilim ve teknolojideki gelişmelere uyum sağlayamama ve bilgi çağının gereklerini yerine getirememe gibi sorunları yaşamakta ve bu sorunlara çözümler getirilmesini beklemektedir. Gerek bu tür sorunlara çözüm üretebilmek ve gerekse bilim ve teknolojideki değişimlere ayak uydurabilmek için yapılması gereken Tür Eğitim Sisteminde kalite organizasyonlarının oluşturulmasıdır. Ayrıca insan kaynaklarının yanında diğer kaynakların da etkili ve verimli kullanılması en az maliyetle en kaliteli üretimi gerçekleştirme isteği, hizmet üretiminde kaliteyi artırma ve hizmetten yararlanan toplum kesimlerinin memnuniyetini sağlama arzusu eğitim yönetiminde yeni yaklaşımları gündeme getirmektedir.(abç) Yeni yönetim anlayışlarının başında hiç kuşkusuz bu gün ABD’ de Japonya’ ya kadar bir çok ülkede başarı ile uygulanan Toplam Kalite Yönetimi (TKY) anlayışı gelmektedir”

Uzun alıntıda demagojik cümleler içinden altını çizdiklerimiz kalitenin, ürünün niteliğinden çok rekabette çok önemli olan ürünün ucuz maliyette elde edilmesi ile ilgili bir iş organizasyonu olduğunu kanıtlamaktadır.

Kalite ile ilgili somut olarak ne öneriliyor diye zorlanıldıklarında; az sayıda öğrenciden oluşmuş, bilgisayar, diğer görsel ve işitsel cihazların bulunduğu sınıflarda, iyi donatılmış okullarda eğitim dışında bir tanım yapmamaktadırlar.

Eğitimin bu günkü gerici, ırkçı, cins ayrımcı içeriği, eğitim yöntemlerindeki gerilik, kaynak sorunu, öğretmen yetiştirme süreçleri, eğitim çalışanlarının çalışma koşulları, eğitimim yönetimi, meslek edinmeye, bireyciliğe sıkıştırılmış eğitim süreçleri, dayatılan projenin sorunları değil. Ne bu metinde, ne de başka hiç metinde içeriğe yönelik TKY bağlamında hiçbir cümleye rastlayamazsınız. Çünkü TKY’ nin böyle bir sorunu yoktur.

 

TKY ve Projenin “Toplam Katılım “ Ve “Demokratik Yönetim” Aldatmacası

TKY yaklaşımında, işletme içinde çalışanların katılımına dayanan demokratik bir yönetim tarzı benimsendiği iddia edilmektedir. TKY’nin bu iddiasına göre: “Çağdaş bir yönetim tarzı olan Toplam Kalite Yönetimi de demokratik yönetim tarzı gerektirir. Demokratik yönetim, katılımcı yönetim demektir. Demokratik yöneticiler de astlarını dinleyen, onların fikir ve isteklerine değer veren, onlara hedef gösterip hedefe nasıl ulaşacağını kendilerine bırakan liderlerdir.”  “Bu yüzden iyi bir yönetici, astlarının bilgi, görgü ve enerjisinden yararlanarak bu bireysel görgü, bilgi ve enerjiyi işletmenin amaçları ve hedefleri doğrultusunda yönlendirebilecek bir insan olmalıdır.”

            TKY’de savunulan demokrasi ve katılımcılığın içinin ne kadar kof olduğunu, tersine katı bir merkeziyetçi anlayışa sahip olduğunu, kendi metinlerinden yapacağımız alıntılarla  tespit edelim:

            Deming’in (TKY’nin kuramcısı ve kurucusu)  TKY için tanımladığı en önemli ilke Liderliktir. “Deming’e göre, bir sistemi geliştirmenin yolu, sistemin özünde değişiklik yapmaktan geçiyor ve bunu yapmak, sistem içinde çalışanların değil doğrudan doğruya yönetimin asli görevidir. İyi bir liderliğin ilk şartı, tüm çalışanları amaçlar doğrultusunda mükemmelliğe yönelterek sistem içindeki çeşitliliği ve çok sesliliği azaltmaktır. (abç) Bu sanayide işe yarayabilir ama çok sayıda öğretmeni ve öğrencisi olan eğitim kurumlarında uygulanması biraz zor. Mükemmellik profiline uymayan öğrencileri eleyerek çeşitliliği azaltmak mümkün, ya da öğrencilerdeki doğal farklılıkları dikkate alan yeni bir çoklu yaklaşımcı yapılanmaya da gidilebilir” [6]

            Diğer alıntı, kalite ile yönetim arasındaki ilişkinin tanımlanması ile ilgili:

            “Deming kalite konusunun başkalarına havale edilmeyip yönetici tarafından yürütülmesi konusunda da ısrarlıdır. Kalite işlemleri ve ürünlerin sorumluluğu yönetime aittir. Örneğin, işçiler kendi bildikleri gibi hareket ederek sistemin gerektirdiği süreci yaratamazlar. Bu iş, kesinlikle kesinlikle Toplam Kalite felsefesini tüm sisteme uyarlayıp en üst kademeden en alt kademeye kadar güvenli ilişkiler kurarak, öğrencilerin önündeki engelleri yok ederek, sürekli gelişimi öğrenme yolunda onları güçlü kılmayı sağlayacak olan yönetimin işidir. Bu sadece iş dünyasında değil, eğitimde de yönetimin görevi.”.........okul müdürü ve okul yönetimi, kalite okullarının gerektirdiği değişim eylemini başlatmak ve sürdürmek görevinin baş oyuncularıdır. Okulu daha iyiye yöneltme yolunda yöneticilere verilecek desteğin hiç bitmemesi gerekiyor.”[7]

Bu  alıntıda yönetim, liderlik, sistem arasındaki ilişkinin TKY’ de nasıl tanımladığını çok açık ifade ediyor:

“Sistem geliştirmek sadece yönetim görevi yürütenlere özgü bir sorumluluktur. Diğer elemanlar kimi zaman sistemi dönüştürmeye dönük öneri getirseler bile, bu işler onların asli görevleri arasında yer almaz. Onlar sadece yönetimin tespit ettiği sistemin içinde çalışırlar. Yönetim kademesi yükseldikçe, sistem geliştirme yetki ve sorumluluğu artar” [8] Çalışanların TKY içinde gerçek yerlerini ve değerlerini aşağıdaki alıntı tartışmayı bitirecek bir netlikte ifade etmektedir:

“Kalite öncüsü Deming, bir kuruluşun başarısını %90 sisteme, % 10 insana bağlamaktadır. Yönetimlerin birinci vazifesi, işletmenin bünyelerini sağlamlaştırmaktır, yani sağlam bir sistem kurmaktır”[9]

           

Evet biz bu alıntılarda demokrasiyi ve katılımcılığı göremiyoruz. TKY zaten bir bütün olarak demagoji ve laf yığınından başka bir şey değil. Demagoji ve laf kalabalığı ile nelerin saklanmaya çalışıldığını anlamak önemli:

*TKY’nin katılımcılık ve demokratik yönetim iddiası ile, çalışanların ideolojik denetimi amaçlanmaktadır. Yaşanan uygulamalar göstermiştir ki, TKY’nin  yönetsel yapısı içinde  çalışanların üretim , bölüşüm ve çalışma koşullarının belirlenmesinde  karar ve yönetsel süreçlere katılımı söz konusu değildir. Çalışanlar eskiden olduğu gibi üreticidirler. “İyi yöneticiler”, “ast”larını üretimle ilgili yeni teknikler geliştirmek için   ara sıra ‘dinleyerek’, daha kolay yönlendirmekte ve daha fazla karşılıksız çalıştırmaktadırlar

*TKY’nin toplam katılımcılığı, ortak amaçları gerçekleştirebilmek için katılımının önemli olduğu izlenimi yaratarak,  işletme ile ‘uyumlu’ bir çalışma ve işletme ile bütünleşme yanılsaması yaratılmak istenmektedir. Bu ise, kimliksizleşmeye, sosyallikten uzaklaşmaya ve çalışan olarak daha fazla güçsüzleşmeye neden olmaktadır. Esnek üretim ve istihdamın güçsüz unsurları olmaktadır. Öyle ki, yeni üretim organizasyonu ya da en küçük krizde kimlik edindiği işletmenin  dışına bırakıldığında gerçekleri ancak görebilmekte. Geride kalanlar daha fazla bağımlılık, ruhsal ve sosyal çöküntü, aşırı çalışma sonucu ölümlere kadar varan sonuçlarla karşılaşacağı güvensiz ilişkilere mahkum hale gelmektedir.

Somutlamak açısından TKY’ni en yaygın olarak uygulandığı ülke olan Japonya’da işçiler günde yaklaşık 18 saat çalışarak bedenlerini ve beyinlerini fabrikadaki verimlilik artışı çalışmalarına adamışlardır. Toyota fabrikasında bir işçi bir günlük üretim faaliyeti sırasında yaklaşık 6 mil yol kat etmektedir. Ayrıca işçiler hastalık izinlerini yıllık izinlerinin önemli bir kısmını kullanmayarak işyeri performans göstergelerini etkileme yoluna gitmektedirler.

Özellikle Japonya’daki uygulamalar göz önüne alındığında, toplam kalite yönetiminde,iş yoğunlaşmasının çalışanlar üzerindeki etkileri ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. Örneğin otomobil fabrikalarında presleme aşaması ABD’de 6 saatte gerçekleşirken,bu Toyota fabrikalarında 1 saat 12 dakikaya indirilmiştir.(Ercan,P-İş yıllığı 95-96)

Yine Japonya’da artan emek verimliliğine rağmen, ücretlerde ve sendikalaşma oranlarında önemli düşüşler gözlenmiştir.

Kalite adına iş yoğunlaşmasının en önemli etkilerinden biri, Japon İşçileri İnsan Hakları Komitesi’nin açtığı davalarla ortaya çıkmıştır. Buna göre kalite çemberlerinde birbiriyle rekabet (satei) eden çalışanlarda aşırı çalışma ve stresin yol açtığı kalp ve diğer hastalıkların sonucu olan ani ölüm (karoshi)’lerin giderek yaygınlaşmıştır. Bu nedenle 4,152 ölüm olayı hakkında dava açıldığı belirtilmiştir. Bu nedenle Japonya’da sendikalar federasyonunun (Zenzoren) yapmış olduğu bir anketi cevaplayan işçilerin %54.1’i en çok kaygılandıkları şeyin ne olduğu sorusuna ‘sağlığım’ yanıtını vermiştir.

 

TKY “Demokratik ve Katılımcı Tarza Gerçekten Sahip mi?

Tüm iddiasına  karşılık TKY’ nin özgün bir  yapılanma veya örgütlenme yaklaşımı da yoktur. Yönetim, sermaye sahipleri ve onların yukarıdan aşağıya atadıkları profesyonel bürokratik bir ekipten oluşmaktadır. Bu yönetim anlayışında, görevlendirilmiş, atanmış, terfiler ve özendirici ücretlerle ‘kaliteli’ ve  ayrıcalıklı olan bir üst yönetim, belirleyici konumdadır. Zincir en alta kadar aynı anlayışla işlemektedir.  En altta, ise önlerine konan  stratejik plana, hedeflere  vb. göre tanımlanan işleri yerine getirmekle yükümlendirilmiş çalışanlar bulunmaktadır.

Bunların yönetim düzeyinde  bir  yetki ve karar organı olmaları söz konusu değildir.  Benzer şekilde, bunlar katılımcı bir yönetim için  ‘yatay’ yönetsel organlar  da değildirler. Bu ekiplerin üyesi işçiler, kendi önlerine konan ve uygulamakla yükümlü oldukları görevlerini daha iyi nasıl yapabiliriz diye tartışabilirler. Özdeğerlendirmede bulunabilirler,  bölüm yöneticileri, “liderler” onlara bununla sınırlı teknik konularda “danışır”lar.vs..vs..

Tüm bu süreçler,  “katılım”, “demokrasi”  uygulanıyormuş havası veren biçimler altında yaşanır. İşçilerin , çalışanların  tepkileri yatıştırılır, “işe “motive” edilirler. Yönetime katıldıkları hissi verilmeye çalışılır.

 “Kalite çemberleri”, “problem çözme grupları”  “kalite kriterleri”, “özdeğerlendirme” vb. ekipleri ile, işçiler  ‘verimli çalışmakla’ ve “sıfır hata” ile  üretim yapmaya koşullandırılırlar. Bu ekipler, daha yoğun çalışmanın aracıdır, ekip ilişkisi adı altında çalışanlar birbirlerini denetler, zorlar ve sosyal bir baskı ilişki sürekli canlı tutulur. Bu demokratik ve katılımcı ilişki araçları değil baskı araçları olarak işlev görürler. “İnsanı insanın kurdu haline getirirler”

Kısacası, TKY’nin uygulandığı işletmelerde de yönetim işletme sahiplerinin çıkar ve tercihlerine göre, üretimi planlamadan satışa kadar organize etmekte ve bu arada işçileri, çalışanları da bu ‘inceltilmiş ayarlar’la  yönetmektedir.Söz konusu olan sanal bir katılım ve demokrasidir.

İşçiler, çalışanlar,  TKY’nin bu sözde katılımcı ve ‘demokratik’ yönetim modelinde, işletmelerdeki yönetim organlarını demokratik olarak seçme ve denetleme olanaklarına sahip değildirler. Daha doğrusu başından beri bu sürecin dışında bırakılmışlardır ve bu hakları gasp edilmiştir. Asgari biçimsel/temsili bir demokratik sürecin bile işlemediği bir işletme sürecinde çalışanlar için hangi ‘demokrasi’ ve ‘ katılımdan’ bahsediliyor?

Peki Niyet Ne?

TKY’nin toplam katılımcılık, demokrasi  söylemleriyle, özünde emeğin demokratik bir yönetim ve özörgütlülük talebi ile sendikal örgütlenmesi de etkisizleştirilmeye çalışılıyor.

Yapılmaya çalışılan, özünde şudur: Sendikaların önüne emekçilerin değil, sermayenin yönetim anlayışına “katılım” seçenek olarak dayatılıyor. Bu seçeneği reddeden sendikalar, değişik yöntem ve araçlarla baskı altına alınarak tasfiye edilmeye çalışılıyor.

TKY’nin diğer kavramları ve bu arada  çalışanları bireysel başarı ve performansa  göre ücretlendirme politikaları da aynı planın bir parçasıdırlar. Bunlarla emekçilerin ortak çıkarları için yan yana gelmeleri, dayanışma içinde olmaları, sendikal ve benzeri ortak  örgütlenmelerle  ekonomik, demokratik, sosyal, kültürel, özlük  haklarını alma yolu kapatılmak isteniyor. Bireycilik ve yanındakiyle  rekabet pompalanıyor.

“Kendi durumunu iyileştirmeye bak, gerisini boş ver.”, “Sendikaya ve çalışanların ortak mücadelesine ne gerek var, zaten her şey sizin için düzenlenmiştir, işletme hepimizin, hepimiz aynı gemideyiz” vb. masallarla ve hatta tehditlerle, dikensiz bir gül bahçesi yaratılmak istenmektedir.  

 

Okullarımız Demokratikleşecek mi?

TKY’nin toplam katılımcılık anlayışı ve uygulaması budur... Peki TKY’nin bu anlayışını benimseyerek eğitimde uygulamaya çalışan bakanlığın projesi açısından durum nedir? Bunu somut  örnekleriyle  ortaya koymaya çalışalım.

 

Projenin Katılımcılığı: Direktif ve  ‘Kanun Gücünde Yönergelere’ Katılım!

Milli Eğitim Bakanlığı’nın “Eğitimde TKY Uygulama Projesi”, yukarıda ortaya koyduğumuz TKY’nin ‘yönetim modeline uygun bir yaklaşımı ana hatlarıyla benimsemektedir.

Örneğin Kasım 1999/2506 tarih ve sayılı Tebliğler Dergisi’nde yer alan “Milli Eğitim Bakanlığı Toplam Kalite Yönergesi”nin “Toplam Kalite Yönetimi Uygulamaları” başlıklı üçüncü bölümünün 6. maddesinde şunlar belirtiliyor:

“Toplam Kalite Yönetimi uygulamaları, uygulamada yer alacak birimlerle işbirliği yapılarak Yönetimi Değerlendirme ve Geliştirme Dairesi tarafından hazırlanacak ve Bakan onayından sonra uygulamaya konulacak projeye göre yürütülür.”

Aynı yönergenin 7. maddesinde ise, “a) Gerekçe, b) Amaç,c) Kapsam, d) İlkeler, e) Fayda ve riskler, f )İş ve işlemler, g )Uygulama birimleri, h) Uygulama planı, i) Proje yönetimi, j) Birimlerin görev, yetki ve sorumlulukları, k) Finansman , l) Ölçme, değerlendirme ve raporlaştırma ile ihtiyaç duyulan diğer hususlara” yer veriliyor.

TKY’nin  eğitimde uygulama projesi içinde, tüm temel konularda, işverenimiz Milli Eğitim Bakanlığı üst yönetimi ve “Yönetimi Değerlendirme ve Geliştirme Dairesi”, yetki ve karar sahibi kılınmıştı.

2000/14 tarih ve sayılı Milli Eğitim Bakanlığı “Eğitimde TKY Uygulama Projesi”nde bu anlayış daha da sistemli hale getirildi. Projede “eğitim yönetiminde insana değer veren, kaynakları etkili ve verimli kullanan” bir anlayışla, “çalışanların katkısının” ve “yönetimde katılımcılığın sağlanması”nın hedeflendiği belirtildi

Bu arada  proje, TKY anlayışına ‘uyularak’, ‘yukarının emir’leri doğrultusunda merkez ve taşra teşkilatı ile okullarda pilot bölge uygulamaları ile yürürlüğe konuldu. Bu çerçevede, Kalite Geliştirme Ekipleri (KGB), Kalite Kurulları (KK), “Okul Geliştirme ve Yönetim Ekipleri (OGYE) gibi TKY’nin “kalite çemberleri” ekipleri oluşturuldu.

 

Biz Eğitim Çalışanları Bu Projenin Neresindeyiz?

 Bu proje içinde çalışanlar, eğitim yönetiminde, temel sorun ve konularında hangi yetki, söz ve karar olanaklarına sahip olabiliyorlar? Bakanlık bürokrasisinin denetiminde yürütülen TKY’nin   diliyle söylersek,  “iç müşteriler” olarak tanımlanan personel için, “yönetimde katılımcılığı sağlayan” ne gibi araç ve olanaklar tanımlanmıştır? Bu soruların yanıtına ancak, başka iki önemli sorunun  yanıtını vererek ulaşabiliriz.

Birinci soru: Proje kimler tarafından hazırlanmıştır? 

Projeye yön veren iki adres, projenin gerçek sahiplerini göstermekte . İlk adres Dünya Ticaret Örgütü(WTO)dür. Bu örgüt kapsamı içinde, bu proje, bu broşürümüzün başında da anlattığımız GATS (Hizmet Ticareti genel Anlaşması) anlaşmasının gereklerini yerine getirmek için hazırlandı ve uygulamaya sokuldu. IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliği, Kamu Hizmet alanlarının özelleştirilmesini ve bu projenin tüm kurumlarda oluşturulmasını, kredi koşulu ve AB üyeliği koşulu olarak ülkemize dayatmaktadır. Nitekim tüm kamu hizmet alanlarında süreç işletilmektedir.

İkinci adres ise, bu projenin mühendisliğini ve operasyonel olanaklarını hazırlayan, destekleyen, 1995 yılında  TÜSİAD’ın  KalDer (Kalite Derneği)’idir. 

Tüm bu ilişkiler ortada iken, ön hazırlığından, planlanmasına, proje haline getirilip uygulanmasına kadar, bakanlık biz eğitim çalışanlarını, sendikalarımızı bir özne olarak görmemiştir. İMF ile, Dünya Ticaret Örgütü’yle, TÜSİAD’ın  KALDER’ri ile eğitimde TKY’ni konuşup “iyi niyet protokolleri” imzalayan,  kararlaştıran hükümet ve bakanlık yetkilileri, nasıl bir katılımcılık ve demokratik yönetim anlayışına sahip olduklarını böylece göstermişlerdir. Sendika, veli, öğrenci derneklerinin yanına bile uğramayanların, biz eğitim emekçileriyle bunu tartışıp, kararlaştırmayanların, eğitimde insana ve çalışanların katılımına değil, ama kimlere ve neye değer verdiği çok açıktır.

Evet tüm bu süreçte olup bitenler, TKY’nin ve projenin katılım ve demokrasi oyununu da açığa çıkaran birer tipik örnektirler. Tipik diyoruz, çünkü bunlar, her TKY’ci  olmak isteyen “işletmenin” başına gelir!

İkincisi soru: Eğitim Yönetiminde  Özne kimlerdir?

Bakanlıkta  her düzeydeki yönetim, bakan ve üst yönetim tarafından tepeden atama usulü ile belirlenmektedir. Çalışanların eğitim hizmeti ile ilgili politikaları belirleme ,  yönetimi seçme ve belirleme hakları yoktur. Eğitim çalışanlarının sendikal örgütlülüğü ve velilerin örgütleri ise muhatap bile alınmamışlardır..

Bu durumda, soruyoruz: Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı merkez ve taşra örgütlerinde, hükumetlerin partizanca uygulama ve müdahaleleri ile çalışanların iradesi dışında oluşturulan, bürokratik ve anti-demokratik yapı ile demokratik ve katılıma dayanan bir yönetimden nasıl bahsediliyor?

Okullarda yukardan atanan, gelen emirleri uygulamakla yükümlü olan, karar ve yetkilere sahip bir “ita amiri” anlayışı ile nasıl demokratik bir yönetim var olabilir?

Bu durumda eğitim çalışanları, veliler, öğrenciler yönetime nasıl katılmış oluyorlar?

Bakanlığa bağlı alt birimlerde ve okullarda oluşturulan OGYE, KGB, KK vb. ekiplere gelince:Bunlar, çalışanların yönetime katılmalarını sağlayan  herhangi bir yönetim işlevine ve  yetkisine sahip oluşumlar değildirler. Projenin diliyle söylersek, “kaynakları etkili ve verimli kullanma”, ve personelin iş doyumu”nu sağlamak için oluşturulmuşlardır. Yani biz çalışanlar bir “kaynak” olarak yönetimin yukarıdan belirlediği hedeflere göre, tam zamanında, sıfır hata ile ve “işe doyarcasına” ,“mükemmel” bir verimlikle çalışmalıyız. Projenin kastettiği, bu olsa gerek.

 

 Bizim Demokrasi Anlayışımız Nedir?

Açıkçası TKY’nin  ve projenin katılım ve demokratik yönetim anlayışı ve çıkarları  ile biz emekçilerin bunlara yüklediğimiz anlam ve beklentilerimiz farklıdır. Sorun da buradan kaynaklanmaktadır.

Biz emekçilerin mücadele deneyimlerimizden deneye sınaya süzdüğümüz ve “dünya”mıza uygun  yönetim anlayışımız, TKY’nin toplam katılım aldatmacalarından temelde farklıdır. Emeğin ve ezilenlerin doğrudan demokrasi ve doğrudan katılım anlayışına dayanmaktadır.Yöneten  yönetilen ayrımını, ekonomi siyaset ayrımını, üreten yöneten karşıtlığını, söz ile eylem bölünmesini aşmaya ve ortadan kaldırmaya yönelik bir demokrasiden yanayız. Bu genel anlayışımıza bağlı bir demokratik yönetimi işletmelerde de savunuyoruz. Bu demokratik yönetim anlayışımız kısaca şunları içerir:

-Eğitim çalışanları, öğrenciler ve veliler, eğitim süreçlerinde ve kurumlarında, hem üreten hem yöneten olarak, üretim sürecini belirleyip söz, karar ve yetki sahibi olmalıdırlar.

-Özgür tartışma, doğrudan katılım ve seçimlerle her düzeydeki yönetim birimi aşağıdan yukarıya oluşturulmalı, geriye çekilebilmeli, ve bürokratik yozlaşmaya karşı çeşitli tedbirlerle denetlenmelidirler.

-Kararlar her düzeyde kolektif olarak alınmalıdır.Her birimde yönetim ve denetim organları olan çalışanların meclisleri, yani özyönetim organlarınca alınmalıdır..

Bu anlayışa uygun adımlar atılmadıkça, eğitimin yönetiminde demokratikleşme iddiaları, boş sözler ve kandırmaca olmaktan öte sonuçlar vermeyecektir.

 

Müfredat Laboratuar Okulları Projesi (MLO)

Müfredat Laboratuar Okulları (MLO), Toplam Kalite Yönetiminin pratik olarak uygulandığı bir projedir.1993 yılından beri Dünya Bankası destekli olarak uygulanmaktadır. Son yıllarda uygulama genişletilmesi  doğrultuda önemli adımlar da atılmış durumdadır.  Bu gün, Türkiye de toplam 23 ilde 208 okulda uygulanmaya konmuş ve yeni öğretim yılında sayıları arttırılmıştır.

TKY’nin buraya kadar anlattığımız tüm kurulları oluşturulmuştur durumdadır. Fakat  bu okullarda, eski yönetmelikler ve bürokratik ilişkiler, hiyerarşi, ücret sistemi  aynen devam etmekte, eski sistem ve programla yeni çözüm üretilmek istenmektedir. Bu projenin finansının, işyerlerinde sosyal, kültürel etkinliklerden ve bağışlardan sağlanacağı ileri sürülmektedir. Bu kadar önemsenen “çağdaş” proje için kaynak olarak, orta çağ mantığı ile, para toplama, bağış vb. belirlenmiştir. Genel bütçeden eğitimin payını arttırmadıkça “eğitime katkı payı” adıyla toplanan paralarla eğitimin sorunlarının bu projelerle çözülemeyeceği bu uygulamanın kendisi açıkça göstermiştir. Yine bu uygulama, TKY anlayışı ile, demokratik yönetim ve katılımcılığın  gerçekleşmesinin mümkün olmadığını göstermiştir. Yapılan en önemli uygulama, “nitelikli sınıflar” oluşturmak için velilerden büyük paralar toplamak olmuştur.

Bu proje çevresinde tüm okulların MLO’nın sahip olduğu alt yapıya ulaşması hedeflenmektedir. Bu alt yapının finansmanının  her okulun kendisinin sağlayacağı, bunun için ek bir ödeneğin yeterli kaynak olmadığında okullara verilemeyeceği vurgulanmıştır. Fatura yine veliye çıkarılmaktadır.  Gelir seviyesi yüksek  olan bölgelerdeki bazı okulların istekli velileri ile bu alt yapının oluşturulması, düşük gelir seviyesindeki ve kırsal kesimdeki okullardan daha erken olacaktır. Kırsal kesimlerdeki okullarda veli istese de ekonomik katkı sağlanamayacak, okullar arası teknolojik ve fiziksel niteliklerde büyük farklılıklar doğacaktır. Hatta aynı okul içinde nitelikli sınıflar oluşmaya ve para aktarımı yapan velinin çocukları bu sınıflara kaydolması uygulaması başlamış durumdadır.Bu eğitimdeki fırsat eşitliğini bir kez daha zedelemektedir. Aynı okul binası içinde,  parası olanın daha nitelikli sınıflarda, para veremeyenlerin, kalabalık ve ders araç-gereçleri açısından yetersiz sınıflarda eğitim yapması pratik olarak yaşanır hale gelmiş durumdadır.

.

Kamu Personel Rejimi Reformu Yasa Tasarısı

TKY’nin en önemli parçasının esnek üreti ve istihdam olduğunu daha önce de belirtmiştik. Bu bağlamda meclis gündemine getirilme hazırlığı yapılan önemli bir yasayı irdelememiz gerekiyor. Bu yasa taslağı aynı zamanda, GATS anlaşmasının zorunlu kıldığı uyum yasaları kapsamında hazırlanan bir yasadır. TKY bu yasanın ardından daha etkin olarak yapılandırılacak ve esnek istihdam ve çalışma kurumlarımıza yerleştirilecektir. Şu anda okullarımızda ve diğer tüm  kamu hizmet kurumlarında, geçici, sözleşmeli personel çalıştırma uygulamalarında önemli mesafeler alınmış durumdadır. Bu yasa,  uluslararası sermayenin hiçbir kural ve ulusal yasalarca engellenemeyecek  serbest ticaretini güvence altına alan GATS anlaşmasının zorunlu kıldığı bu yasayla kuralsız çalıştırma, hukuk haline getirilecektir..

Yasada yapılması düşünülen değişikliklerle:

*İstihdam,memur, işçi, sözleşmeli, geçici, taşeron çalışanı vb biçimler altında  parçalanarak, esnek istihdama yasal bir kılıf hazırlanmaktadır. Bu düzenleme ile, sendikal örgütlenme engellenmek, sendikalaşma alanı daraltılmak istenmektedir.

*Esnek üretim ve çalışmanın en önemli unsuru olan bireysel sözleşme hukuksal zemine dayandırılmakta, sendikal örgütlülüğün nesnel koşulları ortadan kaldırılmaktadır.

*Kamu hizmetlerinin ve hizmet kurumlarının taşeronlara devrinin yolu açılmaktadır. Yaşanan 15 yıllık uygulamalar göstermiştir ki, hizmetlerin taşerona devri, kuralsızlaştırılmış bir çalışmanın ve sendikasızlaştırmanın araçlarından biridir.

Okullarımızın mevcut perişan durumu, eğitimin niteliksizliğini, düşük ücret politikalarını somut olarak yaşamaktayız. Bu yeni süreçte öne sürülecek, daha iyi çalışma koşulları, yüksek ücret  aldatmacası, gerek kamuoyunda ve gerekse eğitimciler içinde yandaş bulacak şekilde kullanılacaktır. Bu politikalarla eğitim çalışanları, iş güvencesinin olmayacağı, sözleşmeli veya geçici personel olma tercihiyle  karşı karşıya bırakılacaktır. Hazırlıkları yapılan bu uygulamaların tümü, eğitim çalışanları açısından, ciddi bir işsizlik tehdidi anlamına gelmektedir. Bu tehdit altında, tüm çalışanlar, düşük ücretlerle ve iş güvencesiz kölelik ilişkileri içinde bir çalışmayla karşı karşıya kalacaklardır. Yine aynı gerekçelerle, okulların birer işletme haline gelmesi, eğitimde fırsat eşitliğinin ortadan kaldırılması, eğitimden yararlanma hakkının paraya bağlanmasının gündeme geleceğini bir kez daha vurgulamak gerekiyor

 

Yüksek Öğrenimim Özelleştirilmesi ve Yeni YÖK Yasası

Yine aynı liberal sürecin zorunlu kıldığı yasal düzenlemelerden biri de, Devlet Üniversitelerini paralı hale getirecek, özerk bilim kurumları olmaları yerine, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda programlanacak üniversiteler yaratmayı amaçlayan yeni YÖK Yasasıdır. Yasa taslağının getirdiği değişiklikler içinde öne çıkanları şunlardır:

-          Ön lisans, lisans ve yüksek lisans programları ödenen eğitim katkı payları, piyasa koşulları üzerinden belirlenen ölçütlere göre belirlenecektir. Bu ise yapılan ödemelerin artmasına neden olacaktır. Sınıfta kalma, herhangi bir nedenle ara vermelerle gerçekleşecek tekrar durumlarında bu oranlar artacaktır. Katkı payı ödemeyenlerin eğitim hakkı ellerinden alınacaktır. Yabancı öğrenciler için katkı payları eğitim sektöründeki uluslararası rekabete göre belirlenecek.

-          Öğrencilere sağlanan krediler ucuz, kolay ödene bilir bir biçimden, üniversitelerin işletme hesabından, ya da anlaştıkları bankalar aracılığıyla piyasa koşullarına göre belirlenen kredi koşulları içinde verilecektir.

-      Üniversiteler, her türlü fiziki olanak, tesis, araç-gereç, insan gücü ve bilgi birikiminin satılması ve ya kiralanması, 
       öğrencilere verdiği kredilerin faizleri, mezun öğrencilerin geri ödemeleri, katkı payları, araştırma projeleri ve
       kadroları için yapılacak bağışlar, gerçek ve tüzel kişilerden, kurum ve kuruluşlardan yapılacak bağışlar gibi
       kaynaklardan elde edilecek gelirlerle bir işletme tarzında yeniden yapılandırılacaktır.

-     Önemli bir düzenlemede, istihdamla ilgili, şöyle ki; eğer her hangi bir araştırmanın tüm maliyeti gerçek ve tüzel
       kişilerin bağışlarından karşılanıyorsa, bu araştırma için üniversite dışından profesörler alınabilir.

       Bir başka düzenleme de, tıpkı özel üniversiteler gibi, piyasa koşullarında belirlenecek bir ücret karşılığı öğrenci
       kabul etmeleridir.

Bu yasa Yüksek Öğrenimi Piyasalaştıracaktır

Türkiye’de şu an karma bir üniversite-eğitim sistemi var. Ama son 10 yılda özel okulların sayısı çarpıcı rakamlara ulaştı. Diğer yandan genel olarak eğitim ve üniversite eğitimi için ulusal bütçeden ayrılan ödenekler yıldan yıla azaltılırken, özel okullar için ayrılan ödenekler ve düşük faizle verilen krediler hızla artıyor. Özel üniversiteler vakıf üniversiteleri olarak adlandırılmıştır. Bu adlandırmayla beraber özel üniversiteler devlet politikaları aracılığı ile büyük miktarlarda borç ve bağış alma hakkına sahip oldu. Ama bütün saldırılara rağmen özel okul öğrencilerinin toplam üniversite öğrencilerinin sayısına oranı hala %4 gibi küçük miktarda. Belki devlet üniversitelerinin şu anki durumu olduğu gibi devam edecek ama, üniversitelerin (şirketlerin), öğrencilerin (müşterilerin), ve hocaların (satıcıların) statüsü değişecek.

Personel Rejimi Reformu yasası ile kamu  kurumlarında geleneksel istihdam ilişkileri sistemi terk edilerek, TKY, İKY ve Esnek İstihdam  yönünde yeni yapılanma daha da yoğunlaşacaktır. Bu yasa tasarısı ve yeni YÖK yasa tasarısı ile birlikte, üniversiteler belli işler için yarı zamanlı ve geçici personel, hoca ve hatta öğrenci istihdam edebilecekler. Bu statüde çalışanların sosyal hak ve kazançları çok sınırlı olacaktır.

 Eğitimin yanında üniversiteler dışarıdan hoca alarak, araştırma ve geliştirme, yöneticilik faaliyetleri yürütebilecektir. Böylelikle bilim tamamen para veren kişilerin ve sermaye şirketlerinin ihtiyacına yanıt verecek hale getirilecektir. Bu sponsorlar kendi kapitalist ideolojilerine uygun bilimsel çalışmaları ve araştırmaları, üniversitelerden isteyebilecekler. Ve bir çok öğrenci de bu çalışmaların sonuçlarının bilimsel olduğuna inanacak.

Devlet üniversitelerinin binaları, arazileri, ve taşınmaz malları öğrencilerin yararına ve onların eğitimi için kullanılmak yerine, büyük ihtimalle Nike, City Bank, Lee Cooper, Mc Donalds gibi ünlü uluslar arası şirketlere kiralanacak.

Üniversitelere bağış yapan anonim şirketler genel eğitim sistemine ve hocalara müdahale etme hakkına sahip olacaktır. Varsayın ki Toyota Co. Bir devlet üniversitesine 10 milyon dolar bağışta bulundu ve üniversite yönetim kuruluna hocaların listesini ToyotaCo. Yönetimi ile birlikte hazırlamayı önerdi. Büyük ihtimalle Toyota satış, pazarlama ve kalite yöneticilerini üniversiteye hoca olarak atayacak. Dolayısıyla gençler mezun olduklarında hiç sorgulamadan şirketlerin tezlerini savunmak ve çalışmak için hazır olacaklar.

Eğitimin ticarileştirilmesi sadece ekonomik değil aynı zamanda ideolojik bir sorundur. Üniversite, gençlerin politikleşmesinde önemli bir zemindir. İşçi ve emekçilerin çocuklarının büyük çoğunluğu yüksek masraflar nedeniyle üniversite eğitimi alma şansından yoksun kalacaklardır. Dahası paralı eğitim daha yüksek oranda sömürü yoluyla reel ücretlerde çarpıcı bir düşüş anlamına gelmektedir. Görece parasız eğitimden paralı eğitime geçiş–beslenme, barınma, sağlık, ulaşım harcamaları ve vergiler aynı kalsa bile- ücretli emeğin harcamalarında artışa neden olacak. Bu artan harcama özel okullar veya ticarileştirilmiş devlet okulları yoluyla,  dolaylı ya da dolaysız olarak sermayeye gidecektir.

 

Toplam Kalite Yönetimi Uygulamalarının Sendikal Örgütlenmelere Etkileri

TKY’ nin  de içinde yer aldığı yeni üretim teknikleri, esas olarak maliyetleri düşürme amacı gütmekte ve özellikle de emeğin üretim içerisinde verimliliğinin artırılması, gerekse emek piyasası içerisinde esnekliğin sağlanmasını hedeflemektedir. Özellikle 1970 ler sonrası yeni liberal politika uygulamalarının yaygınlık kazanmasıyla, başta birçok çok uluslu işletmeler olmak üzere bir çok gelişmiş ve gelişmekte olan kapitalist ülkede uygulama alanı bulmuştur. Bu uygulamaların, emek maliyetlerini önemli ölçüde azalttığını, işletmelere rekabette üstünlükler sağladığını ve kar oranlarında ciddi artışlara neden olduğu tespit edilmiştir.

            Uygulana geldiği 20 yılı aşkın süre içinde TKY, emek piyasaları ve emeğin yapısında da önemli değişmelere yol açmıştır. En önemli etkisi, emek esnekliği ve “kaizen” gibi iş geliştirme yöntemleriyle işsizlik oranına ciddi katkılar sağlamasıdır. Bu bağlamda, TKY’ni uzun süredir ve etkin biçimde uygulayan Japonya’ da işsizlik oranı 1975-1999 arasında %1.9’ dan  % 4.7’ ye çıkmıştır. Yine TKY ve diğer yeni üretim yönetim tekniklerinin uygulandığı İngiltere’ de işsislik aynı dönemde %3.2’ den %6.3’ e, Fransa’ da %4.1’ den %11’ e çıkmıştır. Öte yandan, yine “kaizen” ve “kalite çemberleri” gibi uygulamalar le birlikte işyeri içerisinde çalışanların var olabilmeleri birbirleri ile rekabet etmelerine yol açmış, böylece, bir taraftan çalışanların iş yükleri artarken, diğer taraftan sınıf bilincinden hızla uzaklaşmışlardır.

            TKY’ nin de içinde yer aldığı yeni yönetim teknikleri ve daha genel tanımıyla yeni liberal politikalar karşı, fordist üretim biçimi, ve Keynesyen ekonomi politikalarına uygun olarak yapılanmış bulunan sendikalar bütünlüklü bir şekilde  karşı koyamamışlardır. Böylece, sendikaların önemli bir bölümü işyerinde yeni yönetim ve üretim teknikleri içinde yer almaya talip olmuşlar ve üyelerine de bu sistemleri olumlayan yönde eğitimler vermişler, diğer bir deyişle bu sistemin bir parçası haline gelmişlerdir.

            Ancak, özellikle 1990’ lı yılların başından itibaren yaşanan yeni krizlerde TKY ve diğer sistemlerin emek yönünden sonuçları ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu sonuçları sendikalara etkileri yönünden şu şekilde özetlemek olanaklıdır.

            *Sendikalar sınıf örgütü olma işlevlerinden uzaklaşmışlar, sadece işyerinde çekirdek işgücünün sorunlarıyla uğraşan işyeri/ücret sendikacılığı yapmışlardır.

            *Fordizm fabrika tipi üretim biçiminin büyük ölçüde parçalanması ve üretimin küçük ve orta ölçekli işletmelere kayması ve işyerinde taşeron uygulamaları sonucunda sendikalar, ciddi biçimde üye kaybetmişlerdir.

            1975-1995 döneminde sendikalaşma oranları; İngiltere’ de %52’ den %32’ye, Fransa’ da%23’den %9’a, İtalya’ da %43’den %32’ye düşmüştür. Türkiye’ de 1975-1999 döneminde sendikalı işçilerin SSK’ lı işçilere oranı %51’ den %16.3’ e gerilemiştir.

            *Öte yandan sınıf sendikacılığı anlayışından uzaklaşmış olmaları sendikaların toplumsal desteği yitirmelerine de neden olmuştur.

            *Çalışanların yüksek performans göstermeleri ve birbirleriyle rekabet etmelerine dayanan TKY uygulamaları, işçiler arasındaki sınıfsal dayanışmayı ve sermayeye karşı ortak mücadelenin gelişmesini engellemiştir. Böylece bireyselleşen işçiler, işverenlerle değil kendi konumundaki işçilerle mücadele etmek durumunda kalmıştır. Bu yapı içinde de sendikal örgütlenmeler anlamını yitirmiştir.

            *TKY sistemi ile esnekleşen istihdam yapısı içinde istihdam ve ücret güvencesi önemli ölçüde ortadan kalkmıştır. Bunun bir sonucu olarak da işçilerin çalışma süreleri ve iş yükleri artmıştır. Sendikaların ve toplu pazarlık sisteminin temel işlevi olan istihdam ve ücret güvencesinin ortadan kalkması, bu kurumların varlığının sorgulanmasına neden olmuştur.

            *Özellikle son 5 yıl içinde, tüm dünyada özellikle de Avrupa’da sendikal örgütlenmelerde yaşanan üye kayıpları, Dünya ve Avrupa üst sendikal örgütlenmeleri sınıf mücadelesi açısından tehilkeli bir politikayı benimsemeye ve üye ülke konfederasyonlarına benimsetme çabasına içine girdiklerini görmekteyiz.

            Sınıf mücadelesi yerine, “sosyal diyalog” sermaye yerine “sosyal partner”, hisse senedi sahipliği ve endüstriyel demokrasi, “pozitif esneklik”, “şirketlerin sosyal sorumluluğu” gibi sermayenin yeni tuzaklarına karşı çıkmak yerine, taraf olma eğilimi sınıf mücadelesinin yüzyıllardır sürdürdüğü mücadelelerle kazanılmış bir çok hakkını, en önemlisi de sendikal örgütlenme ve mücadele hakkını ortadan kaldıracaktır.

 

Peki Bizler Neler İstiyoruz?

Biz eğitim emekçileri alanımızın sorunlarını biliyoruz. Bu sorunların çözümü adına ileri sürülen ve demagojilerle, süslü söylemlerle ustaca gizlenen gerçek niyetleri bu çalışmamızla ortaya koyduk. Bu bütünlüklü saldırıların önünü kesmek için, içinde yaşadığımız soruların çözümü için,  ne önerdiğimizi  anlama, anlatmakta, gerçekleştirmede aşağıda sıraladığımız tespitler çok önemli:

*Tüm sosyal bililimler eğitimi, sosyal bir varlık olan insanın kendini ve dolayısı ile sosyal varoluşunu sağlayan içinde yer aldığı toplumsal ilişkileri yeniden üretmede işlev gören bir toplumsal süreç olarak tanımlar. Bu yüzden eğitim, yaşama hakkı kadar temel haktır.

*Eğitimi bir ticari süreç, insanı da müşteri olarak tanımlayan bir anlayış için toplum, sosyallik olgusu anlamsızlaşır. İnsan bu anlayış göre, yalnızca tüketirse var olabilen bir canlıdır. Ne tükettiği önemli değildir. Bu yüzden insana dair ne varsa, meta haline getirir ve tüketime sokar.

*Bu anlayışın tanımladığı eğitim, insanı sosyal yapılanışından soyut olarak ele alır. Var oluşunu, bireysel üstünlüğe, yetkinliğe indirger. Onu bu yüzden sürekli bir yarışın içine sokar. Bireysel üstünlüğün ve yetkinliğin kazanılmasında “kaliteli eğitim” alabilmek bireysel bir yarışı ve bir bedeli gerektirir.

*Çok yönlü gelişmişlik, toplumsal, sosyal duyarlılık, değişebilme ve değiştirebilme yetkinliğine sahip olmanın, donanımını sağlayan eğitim bu işlevlerinden kopartılarak ancak parayla satın alınabilen bir “değer” haline getirilmektedir.

*Bir ürünün maliyetinin  içinde yer alan tüm faktörlerin en yüksek verimde kullanılması üründen elde edilecek karı belirlemektedir. Fakat eğitim toplumsal ve sosyal bir faaliyettir ve bu ölçütle değerlendirilemez. Maliyet ticari bir zihniyetle kara göre değil, toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına dönük olarak ele alınmak zorundadır.

*Tüm bireylerin eğitim süreçlerine, sosyal statülerine bakılmaksızın eşit olarak ve  bedelsiz   katılmasını sağlamaktır. İhtiyaçların tespitinde, eğitim yönetiminde, eğitim araç ve yöntemlerinde, eğitim politikalarının belirlenmesinde, eğitim tüm unsurlarının etkin ve eşit olarak demokratik bir işleyiş içinde söz sahibi olmaları gereklidir.

*Öğrenci ve veliyi müşteri olarak gören sistemin diğer önemli unsurundan hiç bahsedilmemektedir; bu da, işletmenin-okulun-sahibidir, yani sermayedir. Burada bütün ihtiyaçlar sermayenin çıkarlarına göre belirlenmektedir. Tüm maliyetler, üretilecek ürünün diğer rakiplerinden daha ucuza üretilmesine göre hesaplanmaktadır. Rekabet için her zaman daha ucuz bir üretim gereklidir. Eğitimin serbest piyasa ekonomisine açılması ve ticarileştirilmesi, zorunlu olarak bir rekabeti doğurmaktadır. Özellikle devlet okullarının mevcut sorunlu hali bile, bu rekabeti sermaye aleyhine zorlaştırmaktadır. Bu sorunu aşmak için sermaye iki yola baş vurmaktadır. Birincisi, halkın dolaylı ve dolaysız vergileriyle yarattığı toplumsal kaynaklara el koyarak; ikincisi de, bizzat devlet okullarının çökertilmesini sağlayarak. Böylece devlet okullarının ve dolayısıyla kamusal eğitimin ortadan kaldırılmasında toplumu ikna edecek, gerekçelerine inandırıcılık kazandırabilmektedir.

Evet tüm bu tespitlerden hareketle biz eğitim emekçileri, sorunların çözümü için şunları öneriyoruz:

*Tüm kamusal kaynakların kullanımı, toplumun tüm kesimlerinin örgütsel denetimine sahip olmalıdır.

*Özel okul ve üniversitelere, her türlü dolaylı ve dolaysız(arsa, bina tahsisleri, vergi indirimleri, kolaylıkları, kredi teşvikleri, ithalat kolaylıkları VB) kamu kaynak aktarımı durdurulmalıdır.

*Sermayeden (özellikle finansal piyasa işlemlerinden) servet vergisi alınarak, kamu hizmet alanlarına yatırım için aktarılmalıdır.

*Bütçe, kamusal alanın tüm unsurlarının örgütleri tarafından belirlenmeli ve denetlenebilmelidir.

*Bütçe içinde eğitime ayrılacak kaynakların oranı, eğitimin tüm taraflarının ortaklaşa belirlediği ihtiyaçlar, hedefler ve planlara göre belirlenmelidir.

*Genel olarak kamu hizmetleri, özellikle eğitim hizmetleri, holdingler haline getirilmiş yerel yönetimlere terk edilemez. Tüm sosyal kesimlerin örgütleri aracılığı ile temsil edilebildiği, demokratik kurumsal işlerliğe sahip yerel yönetimler eliyle, yerinden yönetime olanak sağlanmalıdır. Böylece kaynakların belirlenmesi, verimli kullanımı  ve toplumsal denetimi sağlanabilir.

*Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik ve diğer tüm hizmet alanlarının piyasa koşullarına terk eden programlar derhal durdurulmalı ve bu programları dayatan uluslararası anlaşmalar iptal edilmelidir.

*Eğitim hakkının, okul öncesi eğitimden yüksek öğrenime kadar  eşit, parasız ve ayrımsız olarak verilmesi güvence altına alınmalıdır.

*Örgütlenme önündeki tüm engeller kaldırılarak, tüm kamu çalışanlarına, grev ve TİS içeren sendika hakkının verilmesi sağlanmalıdır.

*Tüm eğitim çalışanlarının, çalışma ve yaşam koşullarını geliştirecek ücret ve özlük hak düzenlemelerinin yapılması sağlanmalıdır.

*Öğretmen yetiştiren kurumların mevcut yetersizlikleri, sorunları ve öğretmen açığı gözetilerek, hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerle birlikte, bilimsel, demokratik ve nitelikli bir öğretmen yetiştirme programı ve kurumları oluşturulmalıdır.

*Eğitim kurumlarında, memur ve hizmetli çalışanların çalışma koşulları, angarya ilişkileri dışında, net ve eğitimin asli işlevi olarak tanımlanarak yeniden düzenlenmelidir. Ücret ve özlük hakları ile ilgili farklar ortadan kaldırılsın.

*Hizmet içi eğitim, ayrımsız, süreklilik içeren tarzda ve koşulsuz,  tüm eğitim çalışanlarına verilmelidir. 

*Hizmet İçi Eğitim Dairesi demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır. Bakanlık ve sendika temsilcisinden oluşturulmalı, uygulanacak programlarda eğitim fakültelerinin görüşleri alınmalıdır.

*Teknolojik gelişmeler ile ortaya çıkan yeni bilgi araçları ve yöntemleri, okullara eşitlilik ilkesi korunarak hızla taşınmalıdır.

*Ciddi bir sorun olan okul ve derslik sayıları arttırılmalı, fiziki alt yapı en kısa sürede yetkinleştirilmelidir.

*Her çocuğa, 1 yıl okul öncesi, 8 yıl temel eğitim, 4 yıl orta eğitim olmak üzere toplam 13 yıl kesintisiz, bilimsel, demokratik, eşit ve parasız eğitim uygulanmaya başlanmalıdır.

*YÖK kaldırılmalı, yüksek öğrenim özerk, demokratik, bilimsel bir yapıya kavuşturulmalıdır. Üniversite giriş sınavsız olmalıdır.

*Tüm eğitim süreçleri, herkese eşit, parasız, laik, demokratik, bilimsel, cins ayrımcı, gerici-ırkçı öğelerden arınmış, özgürlükçü ve nitelikli bir içerikte sağlanmalıdır. Eğitim müfredat programları, yöntem, araç ve kitapları bu bu içeriğe göre, tüm tarafların etkin olarak katıldıkları çalışmalarla yeniden hazırlanmalıdır.

*Eğitim sorunlarının, dönemsel ihtiyaçların ve çözümlerinin tartışılıp, planlanacağı ve uygulama projeleri haline getirileceği, demokratik olarak  yapılanmış Eğitim Kurultayları periyodik olarak düzenlenmelidir.

*Anti-demokratik yasalar ve yönetmelikler derhal kaldırılmalıdır.

*Eğitimin tüm süreçlerinde ve kurumlarında yönetsel organlar, eğitimin tüm unsurlarının(eğitim çalışanı, öğrenci, veli)  katılacağı seçimlerle oluşturulmalıdır. Tüm yönetsel süreçler doğrudan denetlenmelidir.

*Okul çevresinin, okul içi süreçlere etkin olarak katılımı sağlanmalı, tüm unsurlarla oluşturulacak meclis, kurul vb. organlarca özyönetim-yerinden yönetim geleneği yaratılmalıdır.

 

Toplam Kalite Yönetimi Uygulamalarının EĞİTİM SEN Üzerine Olası Etkileri

 Eğitim Sen, 12 Eylül sonrası baskıların sürdüğü bir dönemde, uygulanan yeni liberal politikaların toplumda yarattığı gelir dengesizlikleri ve eğitim sistemindeki olumsuzlukları ve eşitsizlikleri derinleştirici uygulamaları karşısında, 1980’ li yılların sonlarında fiili ve meşru bir mücadele alanı yaratmış bir örgütlenme geleneğinin parçası ve  bu günkü temsilcisidir. Türkiye’ de işçi sınıfı hareketinin 12 Eylül sonrasındaki sindirilmişliğinden kurtularak, yeni umutların belirdiği 1989 Bahar Eylemlerinin öncülüğünü yapmış ve eğitim emekçilerinin toplumun sorunları karşısında gösterdiği duyarlığın sembolü olmuş bir hareketin içerisinden çıkmıştır.

Bugün, kamu çalışanları sendikalarının tüm eksikliklerine karşın anayasal bir güvenceye sahip olması, kamu çalışanlarının kararlı, militan mücadeleleri ile  başarılmıştır. Bu mücadelenin en kararlı ve etkin unsurlarından olan Eğitim Sen, yıllardır baskı, sürgün, gözaltı, işkence ve ölümlere kadar varan her türlü saldırıya göğüs germiş ve bu gün 200 binlere ulaşan üye potansiyeli ile Türkiye’ nin en büyük sendikası haline gelmişti.

Eğitim Sen’ in bu gücü, bu çatı altında mücadelelerini sürdüren ve yeni katılan eğitim emekçilerinin her türlü baskı ve engellemelere karşın, kapitalizmin yeni liberal politikalarının başta eğitim olmak üzere toplumun tüm kurumlarında ortaya çıkardığı çöküntüye duydukları tepkidir.

            Milli Eğitim Bakanlığı tarafından uygulamaya sokulan TKY projesi, Türkiye’de 24 Ocak 1980’ den beri uygulamaya sokulan ve sürdürülen liberal politikaların ve yeniden yapılandırma politikalarının alanımızda ki en son örneklerindendir. Türkiye’nin kendi  özgül ihtiyaçlarından çok, kapitalizmin küresel yeniden yapılanma ve sömürü ihtiyaçlarına uygun olarak gerçekleştirilen bu uygulamalar bir dayatma şeklinde gündemimize girmektedir.

Daha önce “Norm Kadro” uygulaması ile başlayan, 657 sayılı yasa çerçevesinde getirilmesi planlanan “Personel Rejimi”  ile süreceği anlaşılan TKY uygulamaları, bir taraftan eğitimde özelleştirmeyi, diğer taraftan da eğitimde emeğin esnekleştirilmesini sağlayacaktır. Böylece, eğitim bir taraftan devletin sırtında “yük” olmaktan çıkartılacak ve eğitimin tüm maliyeti “liberal devlet” anlayışına uygun olarak toplumun sırtına yüklenecektir, diğer taraftan ise,öğretmenlerin istihdam ve ücret güvenceleri ortadan kaldırılarak birbirleri ile rekabet etmeleri sağlanacaktır. Öğretmenlerin birbirleri ile rekabetleri, hem ücretlerin düşmesine, hem iş yüklerinin artmasına ve hem de mevcut örgütlenme düzeylerinin ve araçlarının kaybedilmesine neden olacaktır.

TKY sisteminin temel ideolojisi ve bugüne kadar dünyada ve ülkemizde endüstrideki uygulamaları ve emek açısından sonuçları ortadadır. Bunun yanı sıra Türkiye’de    eğitim sisteminin yapısı ve Milli Eğitim Bakanlığı’ nın bu güne kadar uygulamalarındaki samimiyet en başta eğitimciler tarafından bilinmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’ de eğitim sisteminde uygulanmak istenen TKY’ nin gerek öğretmenler, veliler ve öğrencilere yönelik etkileri, gerekse toplumsal sonuçları geri dönülmeyecek tahribatlar yaratacaktır.

Toplumun ve eğitimin bileşenleri için son derece olumsuz sonuçlar yaratacak olan eğitimde TKY uygulamasının karşısında en önemli güç eğitim çalışanlarının örgütü Eğitim Sen’ dir. Eğitim Sen’ nin bugün, TKY uygulaması karşısında açık ve kararlı bir biçimde durması, bu uygulamayı ve olası sonuçlarını diğer sendikalar ve sivil toplum örgütlerine de anlatması ve toplumsal desteği yanına alması tarihsel bir görevdir.

Eğitim Sen bu tarihsel görevini zamanında ve doğru bir biçimde yerine getiremez, bu sistemin uygulanmasına sessiz kalır veya bunun içinde yer almaya çalışırsa, aynı hataya düşmüş diğer sendikalar gibi, geçmişindeki onurlu mücadeleyi ve bu mücadele içinde yer almış olanların emeklerini bir kalemde yok sayacaktır. Bunu karşılığı olarak da başta üyelerinden olmak üzere toplumsal desteğini kaybedecek ve aynı alandaki diper sendikalardan farklı olmayan bir tabela  sendikası haline gelecektir.

Buna karşın Eğitim Sen, Türkiye ve dünyadaki diğer bir çok sendikanın düştüğü hataya düşmeyerek, sınısal bir perspektif içinde, TKY ve benzer sınıfsal saldırılar karşısında kesin ve kararlı bir biçimde toplumsal desteği de yanına alarak mücadele ederse; sadece eğitim alanında değil, Türkiye ve dünya emek hareketi içinde önemli bir öncü olacaktır.

Son Söz

Ulusötesi sermayenin tüm dünya emekçilerine yönelik uyguladıkları bu politikaları, bir kader olarak görmüyoruz, durdurulamaz, karşı konulamaz, değiştirilemez,  değildir.

En temel haklar olan eğitim, sağlık ve diğer hizmetlerin hak olmaktan çıkarılıp, bu hakların bir kar kaynağı olarak sermayeye piyasa olarak terk edilmesi kabul edilemez.

Hizmet üretimini yapan emekçilerin iş güvencesinden uzak, her türlü sosyal hakkı elinden alınmış koşullarda köle zihniyetiyle çalıştırılmak istenmesi kabul edilemez.

TKY ve diğer eğitimde özelleştirme politikalarına ve sanal çözümlerine alanımız terk edilemez.

Devletin tüm sosyal işlevlerinin tasfiye edilmesi ile, tüm dünyanın birkaç yüz şirketin sömürüsüne terk edilmesi kabul edilemez.

Biz kamu emekçileri diyoruz ki:

Bu saldırılar karşısında sessiz kalmayacağız.

12 Yıllık grevli toplu sözleşmeli sendikal hak talebimizi, geliştirerek  kazanacağız.

Bu saldırıların, tüm çalışanların ortak, birleşik, örgütlü mücadelesi ile durdurulacağına inanıyoruz.

Bu ortak-birleşik mücadeleyi mutlaka yaratacağız.

Biz eğitim emekçileri bu mücadelenin içinde, onun bir parçası olarak yer aldığımızda, eşit, parasız, demokratik, bilimsel, nitelikli eğitimi yaratabiliriz.

Yalan ve demagojilere inanmayalım, örgütlü gücümüze, mücadele geleneğimize güvenelim.

 

 

NOT: Metnin son tashihi yapılmamıştır. Okurken gerekli tashihleri de yapabilirsiniz.



[1] Fuat Ercan. Eğitim ve Kapitalizm/Bilim-ÖES Ortak yayını

[2] MAI ve Küresellleşme Karşıtı Çalışma Grubu Bülteni NO: 38

[3] Kaoru Ishıkawa. “Tolam Kalte Konrol” KalDer Yay. Syf 114

[4] Toplam Kalite Yönetimi Temel Kavramlar ve Uygulamaları- Mina Özevren syf 7

[5] Kalite Okullarına Geçişte Toplam Kalite Yönetimi-Dr Hayal Köksal. Syf 67)

 

[6] Kalite Okullarına Geçişte Toplam Kalite Yönetimi-Dr Hayal Köksal. Syf 44

[7] Kalite Okullarına Geçişte Toplam Kalite Yönetimi-Dr Hayal Köksal. Syf 54-55)

 

[8] Toplam Kalite Yönetimi ve ISO 9000 Kalite Güvence Sistemi- Prf. İsmail Efil syf 141

[9] .Toplam Kalite Yönetimi Temel Kavramlar ve Uygulamaları- Mina Özevren syf 97