mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

SEKA'dan TEKEL'e Dersler Panoptik Sendikacılığı Aşmak

Yüksel Akkaya - 21 Mart 2005

http://www.sendika.org web sitesinden alınmıştır.

 

Önnot: Bu yazı oldukça uzun bir yazı. Okunmaya değer mi? Bunu okuyucuya bırakmak gerek. Ancak, bu uzun yazının neden okunması gerektiğine yönelik bir kısa açıklama yapmak, okumak istemeyen, çok değerli zamana sahip olanlar için de uyarıcı bir not olacaktır. Bu yazıda SEKA dersleri ışığında TEKEL'de yapılması ve yapılmaması gerekenler ana hatları ile anlatılıyor ve en büyük tuzaklardan biri olarak mevcut sendikacılığın ulaştığı kimlik anlatılmaya çalışılıyor. Ki, bu kimlik basit bir sarı sendikacılık, işbirlikçilik olmayıp, daha da ötesinde işçi sınıfına büyük ihaneti içeren bir kimliktir. Bu hali ile de bu yazı bir uyarıyı ve bu uyarı temelinde "bilinenlerin" ötesinde önyargısız bir tartışmayı öneriyor. Okuyup, okumak ise siz okuyuculara kalıyor.

İşçi sınıfı ve hareketi açısından önemli dersler bırakarak sona eren SEKA direnişinden çıkarılacak dersler ile TEKEL'in özelleştirilmesi sürecinde yükseltilecek bir işçi hareketinin önündeki en önemli engel panoptik sendikacılıktır. SEKA direnişi ile karşılaştırıldığında TEKEL direnişinin çok daha önemli olanaklara ve dayanaklara sahip olduğu anlaşılacaktır. Zira sermaye cephesi ve onun temsilcisi olan hükümet SEKA'yı kapatırken, kendisine az çok haklılık payı yaratacak olan "zarar etme" olgusu üzerinden hareket etmiş, kamu oyunu oluşturmada da buraya harcanan her kuruşun halkın sırtına yüklendiğini ileri sürerek yapmıştı. Kuşkusuz, bu söylem halk tarafından da hatırı sayılır bir düzeyde kabul görmüş, öyle olduğu için de sorun daha çok SEKA işçilerinin işsiz kalıp kalmaması meselesi düzeyinde ele alınmıştı. Bu durum, SEKA direnişinin en önemli açmazlarından birini oluşturuyordu. Öte yandan SEKA direnişinin asıl nedeninin özelleştirme politikası olduğu gerçeğinin topluma yeterince yansıtılamaması, bu söylem üzerinden neo-liberal politikalara karşı bir toplumsal muhalefet örülememesi ise SEKA direnişinin çapının darlığından kaynaklanmıştır. Yine, SEKA direnişinin ülke çapında toplumsal muhalefeti yükseltecek bir kaldıraca dönüştürülmemesinde sendikal bürokrasinin ve bu bürokrasinin benimsemiş olduğu panoptik sendikacılığın da küçümsenemez katkıları bulunmaktadır. Şimdi, SEKA'dan yola çıkarak TEKEL'e bakmak ve doğru bir muhalefet hattı ile mücadele ortaya koymak mümkün müdür sorusunu sormanın zamanıdır.

SEKA'nın yerel yönetime devredilerek üstü örtük bir şekilde yerelleştirilerek "özelleştirilmesi" yankısını en çok açıkça özelleştirilecek olan TEKEL'de buldu. Bu hem önemlidir, hem de bir temel zaafa işaret ettiği için oldukça sorunludur! Zira, TEKEL'de gösterilen tepkinin boyutu ve şiddeti diğer özelleştirilecek işletmelerde aynı şekilde yankısını bulamamıştır, ki bu sınıf mücadelesi açısından şimdi not edilmesi gereken bir "durum"dur. Türkiye'de canı yananlardan sonra ilk sesini çıkaranlar, sırada olanlardır. Yakınlık sırasına göre de tepkinin boyutu değişmektedir. SEKA'dan sonra TEKEL işçileri gelmektedir. Onlardan sonra da diğerleri sıraya girecektir. Ancak, sınıf bilincinin ön plana çıkmadığı, ilkel sınıf tepkisinin mücadeleye egemen olduğu bu süreç tersine çevrilmedikçe, işyeri işyeri mücadeleyi benimseme gibi büyük bir yanlış yapan işçi sınıfının yenilgisi de kaçınılmazdır. Böyle olduğu için, SEKA dersleri eşliğinde TEKEL işçileri mücadelesini örgütlerken bu mücadeleyi işyeri sınırlılığından ve "sıradaki" basiretsizliğinden kurtarıp, özelleştirme karşıtı bir platform temelinde neo-liberal politikalar karşıtı bir mücadeleye dönüştürüp, oradan da anti-kapitalist bir hatta evirerek sınıf mücadelesini hak ettiği siyasal mücadele boyutuna taşımak gerekmektedir. TEKEL'in özelleştirilmesi bu açıdan oldukça elverişli olanaklara sahip bulunmaktadır.

TEKEL, SEKA değildir. Öyle olduğu için de daha etkili bir muhalefet ve mücadele potansiyeline sahip bulunmaktadır. Eğer iyi değerlendirilip, sermaye cephesine karşı işçi sınıfına cesaret, umut ve güven verecek, karşı tarafa korku, kaygı ve umutsuzluk salacak bir mücadeleye dönüştürülebilirse, çok önemli bir kaldıraç işlevi görebilecektir. Bunun için önkoşullardan biri olarak mücadele hattında küçük çıkarlar peşinde değil, sınıf mücadelesini örgütleyip, geliştirecek, iktidar perspektifli, küçük çıkarların bir kenara atıldığı, ertelendiği, ortak ve birlikte bir mücadeleyi örmek, bu yönde bir irade göstermek gerekir. Bu kararlılık, irade ve "fedakarlık" gösterilmediği sürece, tıpkı SEKA eyleminde olduğu gibi, her siyasal yapı, sınıf mücadelesini öncellemiş gibi görünse de buradan kendisini öncelleyen bir politika ile hareket etmeye devam eder, olsa olsa bu da her siyasal yapıya biraz moral, biraz propaganda olanağı, belki birkaç tane de sempatizan sağlayabilir; ama, sınıf mücadelesi açısından bakıldığında, hem yenilgi halinde hem de kazanım halinde toplamda herkese daha büyük olanaklar sağlayacak bir fırsat değerlendirilmemiş olur. Böyle olduğu için de sınıf mücadelesini önemseyip, her fırsatı bu çerçevede bir olanak olarak değerlendirmek isteyenlerin en büyük ortak paydasının sermaye cephesine karşı emek cephesinin kazanımı konusunda hem fikir olmak ve ortak, birleşik, birbirini tamamlayan, bütünleyen bir irade temelinde mücadele ve destek sunmaktır. Sorun, küçük çıkarlar temelinde bir iki sempatizan daha bulmak ve orada biz de vardık demek mi, yoksa, bu büyük mücadelenin taşlarını döşeyen, onu ileri bir aşamaya taşıyan ortak ve güçlü bir mücadele hattı oluşturmak mı tercihinde yatmaktadır. TEKEL işçilerinin mücadelesinin başarı koşullarından biri kendisine sahip çıkanların ortak bir payda temelinde gösterecekleri güven verecek bu hatta bağlı bulunmaktadır.

 

SEKA'dan farklı olarak TEKEL, zarar eden değil, tersine çok kar eden bir kuruluştur. Böyle olduğu için, sermaye cephesi ve onun temsilcisi hükümetin zarar ediyorlardı, halkın sırtından geçiniyorlardı türünden kamu oyu oluşturacak güçlü bir argümanı bulunmadığı gibi, çok dezavantajlı bulunduğu bir konum söz konusudur. Böyle olduğu için de TEKEL mücadelesi işçi sınıfının en önemli mücadelelerinden biri olduğu kadar, işçi sınıfı adına siyaset yapanların da varlık nedenini tartıştıracak bir mücadeledir. TEKEL'in özelleştirilerek bu mücadelenin kaybedilmesi, Türkiye'de işçi sınıfının en haklı ve en güçlü olduğu yerde mücadeleyi kaybetmesi anlamına gelir ki, bu durum işçi sınıfı adına siyaset yapanların varlık nedenini de tartışmalı hale getirir! Sınıf bilincinin yükseltilebileceği, kamu oyu oluşturmada en uygun argümanlara sahip olunduğu, TEKEL işçilerinin mücadeleye oldukça istekli olduğu bir yerde bu mücadelenin kaybedilmesi basit hataların değil, işçi sınıfı adına siyaset yapanların yetersizliğinin ve politikalarının isabetsizliğinin tescil edilmesinden başka bir anlama gelmese gerek!.. Böylesi bir durum ile karşılaşmamak için TEKEL direnişi, mücadelesi için şimdiden, özel olanının geri plana itildiği, en küçük katkı sağlayacak olanlarla birlikte ortak mücadelenin ortak paydalarının oluşturulduğu bir hat oluşturmak, "ne yapmalı"nın ilk sorularından ve yanıtlarından biri olmak zorundadır. Zira, TEKEL direnişi, basit bir mevzi direniş, mücadele değil, sınıflar arası mücadelede nihai zaferi işaret eden en önemli büyük muharebelerden biridir. Öyle ki, bu muhabere sınıfın sınıf olarak oluşmasına katkıda bulunacağı gibi, dolaylı dolaysız bu muharebeye dahil olan herkese can ve kan katacak bir mücadeledir de. Çünkü, sınıf da siyasal yapılar da ancak bir eylem sürecinde kendilerini oluşturup, geliştirebilirler. Mücadele etmeyen bir işçi kitlesi sınıf olamayacağı gibi, sınıfın mücadelesine hak ettiği desteği, uygun bir şekilde sunamayan siyasal yapılar da siyasal kimlik kazanamaz. Zira, aslolan ve belirleyici olan teori ile donatılmış eylemdir! Ne ayrı ayrı eylem, ne de ayrı ayrı teori!

TEKEL direnişi, SEKA direnişi gibi tek bir kente sıkışmış ve çok sınırlı sayıda işçinin hayata geçirdiği bir eylem olmadığı için de SEKA direnişinden çok daha büyük bir potansiyele sahip bulunmaktadır. Çünkü, hem sayıca kıyaslanmayacak kadar büyük bir işçi kitlesi söz konusudur, hem de ülkenin tamamını kucaklayacak kadar yaygın bir eylem mekanına sahiptir. Böyle olduğu için de mücadelenin boyutu ve kapsamı ülke genelini derinden etkileyecek kadar büyüktür. Ancak, sermaye cephesi de bunun farkındadır, öyle olduğu için de en sert, radikal önlemlerini almaktan geri kalmayacaktır. En azından tekelci basın SEKA işçilerine sunmuş olduğu "pasif" desteği sunmayacak, tersine bir saldırı kampanyası düzenleyecektir; SEKA direnişine gösterdiği ilgiyi göstermeyerek, sessizlik içinde boğmaya çalışacaktır. Böyle olduğu için de işçi sınıf adına hareket edenler çok çeşitli araçlar ile bu mücadeleyi ilkin hayata geçirilen yerlerde, sonra da ülke düzeyinde duyurup, sınıf temelinde bir muhalefeti örgütlemenin yollarını aramalıdır. Türkiye emek tarihi bu açıdan oldukça zengin deneyimlere sahip bulunmaktadır.

TEKEL direnişi sadece burada üretimde bulunan işçileri değil, üretilen ürünleri dağıtan esnafı ve tüketicileri de ilgilendirmektedir. Bu nedenle bu mücadele sadece işçi sınıfı ile sınırlı kalmayacak, kendine müttefikler bulacaktır. Örneğin, özelleştirme ile bir sigara satan bakkalın kar payı mutlaka azaltılacaktır. Bu durumda bir bakkal ile bir TEKEL işçisinin çıkarları örtüşmektedir. Öte yandan, özelleştirme ile birlikte, örneğin sigara üretenler, halkın sağlığından çok maksimum karı düşüneceklerinden daha yüksek fiyat ve daha düşük bedellerle üretimi esas alacaklarından, bundan işçiler kadar tütün üreten çiftçiler de olumsuz etkilenecektir. Yine, yüksek karlılık nedeni ile kaçak rakı üretiminde olduğu gibi halkın sağlığını tehdit eden kaçak üretim artacak, böylece tüketiciler hem yüksek fiyat ödeyerek, hem de sağlığından olarak bu süreçten ikili bir olumsuzlukla çıkacaktır. Bütün bunlar ise TEKEL işçileri kadar bu mücadeleye, TEKEL ürünlerini satan esnaf ile bu ürünleri tüketen tüketicilerin katılım potansiyelinin yüksek olduğunu göstermektedir. Böyle olduğu için de bu mücadele halkın geniş kesiminden büyük bir destek görecek bir özelliğe, olanağa sahip bulunmaktadır. Bu potansiyeli, olanağı hayata geçirmek ise, dar çıkar beklentisinin ötesine geçerek, köklü bir başarıyı hedefleyen bir mücadele perspektifini gerektirmektedir. Zira kaybeden TEKEL işçisi değil, onun adına mücadele ettiğini düşünenler olacaktır. Bu durum, sınıf bilincinin ötesinde bir siyasal bilince sahip olmayı gerektirir. Böyle olduğu için de TEKEL direnişi, mücadelesi, Türkiye'de sınıf adına mücadele edenlerin var olma mücadelesidir. Bu mücadeleyi önemli kılan da budur!... Zira, bir işçi her zaman işsiz kalabilir, daha kötü koşullarda çalışmaya razı olabilir, böyle bir lüksü vardır! Ama, sınıf adına hareket edenlerin bu mücadele olmazsa bir başkası deme lüksü yoktur TEKEL mücadelesinin oluşturacağı olanaklar açısından.

TEKEL mücadelesi, direnişi, 1980 sonrasında işçi sınıfı adına Bahar Eylemlerinden sonra en önemli fırsatı sunan bir mücadele ve direniştir. Çünkü, bağrında özelleştirmeye, neo-liberalizme karşı bir mücadele potansiyelini, çok geniş bir muhalefet oluşturacak düzeyde, taşımaktadır. Bu özelliği nedeni ile de Bahar Eylemlerinden sonra sınıfın sınıfa karşı geleceği en önemli eylem potansiyeline sahip bulunmaktadır. İşçinin, çiftçinin, esnafın yanı sıra geniş tüketici kesimin de destek vereceği, bu destek sürecinde bilinç düzeyini yükselteceği, sınıf kimliğini hem oluşturup hem de pekiştireceği bir olanak sunuyor TEKEL direnişi, mücadelesi. Sorun bu durumun, sermaye cephesinden daha akıllı, kurnaz ve yetkin bir şekilde toplumsal muhalefete ve mücadeleye taşınıp taşınmayacağında yatıyor. Kuşkusuz

sorumluluk, TEKEL işçilerinden çok işçi sınıfı adına hareket edenlere düşüyor. Zira TEKEL işçisi, Tokat'ta milletvekili tartaklayarak, Adana'da Bakanlar Kurulu Başkanın, Kasımpaşa "delikanlısı"nın geçtiği yolu kapatarak, Malatya'da çiftçiler ile ortak mitingi düzenleyerek bu mücadeleye her boyutta hazır olduğunu göstermiştir. Şimdi, sıra işçi sınıfı adına hareket edenlerin doğru bir mücadele perspektifi çizmesindedir.

TEKEL işçilerinin mücadeledeki kararlılığını tehdit eden en önemli etkenlerden biri sendikal bürokrasidir. Tehlikenin sahibi olanlar mücadelenin sahibi olarak da ortaya çıktıkları için durum oldukça naziktir! Zira, işçi her şeye rağmen, herkesten önce üyesi olduğu sendikaya ve onun yöneticilerinin tutumuna bakmaktadır, tıpkı SEKA'da olduğu gibi. O zaman, ilk bertaraf edilmesi gereken şeylerden biri sendikanın TEKEL işçilerinin mücadelesine vereceği zararı önlemektir. Bunun için sendikal bürokrasinin çok farklı araç ve yöntemlerle ihaneti önlenebileceği gibi, bu yöntemlerin işlemediği yerlerde farklı örgütlenme ağı oluşturularak sendikal bürokrasi devre dışı bırakılarak, fiili gerçek bir işçi temsilciliği oluşturulabilir. Bu süreçte, sendikayı "hizaya" getirecek en önemli araçlardan biri olarak da işçilerin sendikadan istifa etme tehdidini de göz ardı etmemek gerekir.

Sendikanın bu mücadeledeki tutarlılığı ve kararlılığı çok önemlidir. Ancak Bahar Eylemlerinden SEKA direnişine kadarki sınıf mücadelesinin deneyimi göstermektedir ki mücadelede esas düşman sermaye cephesinin kendisinden çok, sendikal bürokrasi ve onun izlediği politikadır. O zaman, sınıf mücadelesinin başarıya ulaşması için elimine edilmesi gereken "odaklardan" biri de sendikal bürokrasi ve onun izlediği politikadır.

Yaygın bir ifade ile işçilere ihanet eden sendikalara "sarı sendika", "işbirlikçi sendika" gibi sıfatlar yüklenmektedir. Ancak, sermaye cephesi çok akıllı bir o kadar da zeki olduğu için aşınmış olan bu ilişkilere başvurmak yerine daha akıllı yollar aramış ve bulmuş bulunmaktadır. Bu arayışın nedenlerinden biri, kendisine rakip bir sistem olarak sosyalist sistemin (isteyen bu sıfatlandırmayı tırnak içi, isteyen tırnak dışı okuyabilir) ortaya çıkması ve işçi hareketinin göz ardı edilmeyecek kadar bir tehlike ve potansiyel içermesidir. Bu durumda eski kaba, sarı sendikalar aracılığı ile işi çözümleyemeyeceğini anlayan sermaye cephesi, yeni arayışlara girmiş ve çözüm olarak korporatist sendikacılığı bulmuştur. Öylesine bir çözüm bulunmuştur ki, hem işçi sınıfı mevcut kapitalist sistem ile bütünleştirilip, tehlike olmaktan çıkarılmış, hem de işçi sınıfı sendikacılık açısından "altın çağını" yaşamıştır!... Bu haliyle, aslında işçi sınıfı korporatist sendikacılık altında altın çağını yaşarken çürütülmüş, sistemin sosyolojik anlamda bir ajanına, aktörüne dönüştürülmüştür. Ki, bu bir çürüyüşten başka bir şey değildir. TEKEL işçisinin direnişinin başarı düzeyi ise bu korporatist sendikacılığı da yeterli bulmayıp, onu panoptik sendikacılığa taşıyan oluşumu aşmaya bağlıdır. Bu nedenle ilkin bir parça korporatist sendikacılığı, sonrada ihanetin şimdilik son aşaması olan panoptik sendikacılığı anlayıp, onun panzehirini oluşturmak gerekmektedir.

Unutulmaması gerekenlerden biri, korporatist sendikacılığın sosyal devlet, refah devleti uygulamasının gereksindiği bir sendikacılık olduğu, panoptik sendikacılığın ise neo-liberal uygulamaların bir sonucu olduğudur. Onun için sendikal hareketi dünden bugüne tartışmak gerekiyor. Aşağıdaki anlatım bunun kaygısını taşıyor. Panoptik üniversitenin panoptik akademik camiası, şimdilik, bu tartışmayı görmezlikten geliyor. Dileyelim ki, işçi sınıfı, onunun adına siyaset yapanlar ve nihayet TEKEL işçileri bunu görmezlikten gelmesinler.

Kapitalizmin özüne dönüp, gerçek yüzünü sergilemeye başladığı bir zaman diliminde, refah devleti, sosyal devlet yanılsaması da ortadan kalkarak işçi sınıfına gerçeğin kendisini daha açık olarak gösterme olanağı doğmuşken, sendikacılığın sonunun geldiği tezinin mutlaka işlenerek işçi sınıfının önce örgütsüzleştirilmesi, sonra örgütsüzleştirilmiş bu işçi sınıfının korkulu, kaygılı, yılgın ve gelecekten umutsuz bir ortam içinde çalıştırılması gerekiyordu. Böylece, onları daha kolay ve daha yoğun sömürmek mümkün olacaktı. Ne var ki, çeyrek yüzyıldır sermaye cephesi işçi örgütleri olan sendikaları güçsüz, etkisiz kılmak için oldukça önemli çabalar göstermesine rağmen, ulaşılan sonuç her yerde aynı olmamıştır.

Sendikal kriz ile üyelik kaybı eş kabul edilmiş, üye kaybı olan her yerde bir krizin yaşandığından, üye kaybı olmayan yerlerde böyle bir sorunun yaşanmadığından söz edilmiştir. Bu açıdan bakıldığına sendikal krizin daha çok Kara Avrupası ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve bunların çeperini oluşturan ülkelerde yaşanan kriz olduğu düşünülebilir. Öte yandan, sosyal hakların görece gelişmiş olduğu, korporatist ilişkilerin yüksek derecede seyrettiği İsveç, Finlandiya, Danimarka gibi Kuzey Avrupa ülkelerinde sendikalar üyelik açısından hala “güçlerini” koruduğundan burada bir sendikal krizden söz edilememekte, hatta bu ülkelerin sendikacılığından dersler çıkarılmaya çalışılmaktadır. Güney Kore, Güney Afrika, Brezilya, Filipinler gibi ülkeler de sendikal hareket ve mücadele oldukça canlı olduğu kadar üye sayısında da sürekli artışlar yaşandığından buralarda bir sendikal krizden söz etmek bir yana, bu sendikal hareketler örnek de alınmaya çalışılmaktadır. Kapitalizmin doğup geliştiği ve kapitalizmin kendisini yeniden restore ettiği topraklar olan Kara Avrupası ve ABD ile onun çevresini oluşturan “bağlı ülkelerde” sendikalar, saldırıları göğüsleyememiş, ciddi kan kaybetmiş ve gerçekten bir kriz ile karşı karşıya kalmıştır.

Sendikal krizin yaşandığı ülkeler, sendikaların hala gücünü koruduğu ve gücünü artırmaya devam ettiği ülkelere bakmış, onların özelliklerinden yola çıkarak krizi aşmak için “yeni” sendikal politikalar üretmeye çalışmıştır. Örneğin, “Çağdaş sendikacılık”, “Toplumsal hareket sendikacılığı (THS)” “Üyesiz sendikacılık” bu tür gözlemlerin sonucunda oluşturulmuş sendikal krizi aşmak için önerilen sendikacılıklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Yine, bu genel sendikal felsefe ve politikanın yanı sıra, sendikacılıkta ihmal edilmiş olan kadın ve genç işçilerin sendikalar ile bütünleştirilmeye çalışılması, örgütlenmenin oldukça geri olduğu hizmet sektörü gibi alanlarda örgütlenme çabasına girişilmesi gibi politikalar da krizi aşmak için gündeme getirilmiş diğer “önlemlerdir”. Sendikal krizin yaşandığı yerlerde krizin nedenleri çok farklı etkenlerden kaynaklanmaktadır. Baskın söylemde sendikal krizin temel nedeni olarak işçi sınıfının yapısal değişikliği, yeni emek süreçleri ve yönetim politikaları gösterilse de bunlar gerçeğin sadece küçük bir parçasıdır. Asıl sorun, sendikal politikalar, felsefeler ve sendikal yönetimden kaynaklanmaktadır.

Sermaye cephesi, kapitalizmin yasalarına uygun kapitalist sistemi yeniden restore ederken emek ile sermaye arasındaki ilişkileri düzenleyen mevzuatı da değiştirmekte, işyerlerini adeta birer hapishaneye dönüştürerek buna özgü sendikalar, yöneticiler ve işçiler yaratmaktadır. Krizin asıl nedeni burada yatmaktadır. Ancak, bu sendikacılık türü bir anda oluşmamıştır. Bu sendikacılığın oluşumunda sendikaları birer sosyal kontrol aracına dönüştüren ve sendikalara yalancı bir bahar yaşatan 1945-1980 döneminin korporatist sendikacılığının da önemli bir katkısı vardır. Korporatist sendikacılık anlaşılmadan sendikal krizin ta kendisi olan panoptik sendikacılık ve sonuçları da tam anlaşılamaz. Dolayısı ile bu krizi aşmayı amaçlayan yeni arayışlar da başarısız kalır. Bu nedenle, sendikal krizi anlayıp, çözüm yollarını bulabilmek için önce korporatist sendikacılığın temel özelliklerini ortaya koymak daha sonra panoptik sendikacılığı iyi anlamak gerekir.

Aslında yaşandığı düşünülen sendikal krizin asıl kaynağı, Avrupa'da sendikacılığın altın çağının yaşandığı 1945-1975 dönemindeki sendikacılıktır. Bu sendikacılığın temel felsefesi devlet ve işverenlerle çatışmaya girmeden, kapitalist sistemi ve bu sistemi benimsemiş ülkelerdeki düzeni sarsmadan, sermaye cephesi ile uzlaşmayı tercih eden ve sosyal kontrol aracı görevi üstlenmeyi benimseyen, iktisadi istikrarı hedefleyen korporatist sendikacılıktır. Bu sendikal anlayış modeli ile geniş anlamda toplum-devlet ilişkileri, dar anlamda işçi sendikaları ve işveren örgütlerinin birbirleri ve hükümetler ile olan ilişkileri çatışmasız, uzlaşmaya dayalı bir şekilde çözülmeye çalışılmaktadır. Korporatist sendikacılık, devlet tarafından tanınan, faaliyetlerinin sınırları devletçe belirlenen ve bu sınırlar içinde tekelci temsil hakkı tanınan, sınırlı sayıda merkezileşmiş, zorunlu üyelik temeline dayanan, rekabetçi olmayan, hiyerarşik ve işlevsel açıdan farklılaşmış kurucu birimlere sahip çıkarların temsil edildiği bir sendikacılık sistemidir. Devlet sendikaların bazılarına yapısal ve fiili ayrıcalıklar tanıyarak koruyup gözetir, bunun karşılığında da bu örgütlerin işlev alanını, temsil edeceği çıkarları, üyelerin niteliğini, örgütün yapısını, faaliyetlerini, liderliğin nasıl ve kimlerden oluşacağını denetler. Korporatist sendikacılıkta, politikaların oluşturulmasında, uygulanmasında işverenlerle ve devletle işbirliği yapmak esastır. Bürokrasi ile sendikalar ve işveren örgütleri iç içe geçtiğinden çıkarların temsili geleneksel anlamını yitirir, devletle sendikalar ve işveren örgütleri arasında üst düzeyde bir işbirliği doğar. Korporatist sendikacılık, sınıf çatışmalarının düzenlenmesinin önemli bir unsurudur. Çünkü, korporatist politikanın oluşturulması için emek ile sermaye arasındaki çatışmalara devletin müdahale ederek temsilcisi örgütleri uzlaştırması gerekir. Bu uzlaştırmadaki amaç, çatışmaları yumuşatmak ve sermaye lehine hayata geçirmektir.

Devlet, işçi ve işveren örgütlerinin özerkliklerini sınırlayarak onları devlet politikaları doğrultusunda harekete geçirir ve yönetsel bir kontrol aracı olarak kullanır. Bu süreçte sendikaların kamu politikalarının oluşturulma sürecine dahil edilmeleri istihdam, kriz, rekabet gibi söylemlerle etkisizleştirilen işçi sınıfının siyasi sistem için bir tehdit oluşturması önlenmiş olunur, böylece işçi sınıfının var olan egemenliği sarsmayacak taleplerde bulunması sağlanmak istenir. Bu durumda, işçi sınıfı ve sendikalar mevcut çalışma ilişkilerini bir veri olarak kabul etme karşılığında sisteme dahil edilmeyi kabul etmektedirler, yani "katılım", "sosyal diyalog" adı altında mevcut sistemle bütünleşerek taleplerini ılımlılaştırmaktadır.Devletçe sağlanan yapısal korporatist nitelikler ve sosyal kontrol yöntemleri, sendikaları diğer çıkar gruplarına göre daha çok etkileyip kısıtlamakta, işçi sınıfına daha büyük bir darbe vurmakta ve işçi örgütleri sistemle bütünleştirilmekte, sınıfsal talepleri kabul edilebilir sınırlara indirgenmektedir.

Yukarıda belirtilen yaklaşım ve ulaşılan sonuçta şaşılacak bir yan yoktur. Çünkü, iktisadi alanlarda giderek işlerlik kazanan korporatist sendikacılık, ulusal ekonomiler arasındaki rekabetin, mülkiyetin yoğunlaşmasının, kamu politikasının genişleyen rolünün ve sınıfları siyasi sürece katmak biçiminde ussallaştırılan karar verme mekanizmalarının yol açtığı, istikrarlı, burjuva-egemen bir rejim ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Çünkü, egemen ideolojiye göre, kapitalizmin tekelci aşamasında, "küreselleşme" diye adlandırılan süreçte, sermaye ve emek arasındaki paylaşıma ilişkin çatışmanın ekonominin sürekli büyümesinin gerekleri ile bağdaştırılması gerekmektedir. İşte tam da bu noktada korporatist politikalar ve gereksindiği sendikacılık devreye girmekte, emek ile sermaye arasındaki bölüşüm sorununu ve toplumsal sınıf çatışmalarını, sermaye lehine her seferinde yeniden yaratıp, düzenleyerek kapitalist sistemi ve egemenliğini rahatlatmaktadır.

Sermaye cephesi adına bunca önemli işlevler üstlenmesine rağmen, korporatist sendikacılık, özellikle 1980’li yılların başından itibaren kapitalizmin gereksindiği sendikacılık için yetersiz kalmaya başlamıştır. Korporatist sendikacılığın yetersiz kaldığı yerde görevi, kapitalizm adına, bir ileri aşama olan, panoptik sendikacılık almalı idi. Temelleri özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde atılan panoptik sendikacılık, bugün ulaştığı boyut itibari ile artık sarı sendikacılığın bir üst aşaması olan korporatist sendikacılığın da aşkın bir türü olup, işbirlikçilikte bugün ulaşılmış olan son aşamayı temsil eder.

Bugün itibari ile bir çok yerde oldukça olgunlaşmış olan "panoptik sendikacılık" mevcut sendikacılığa, felsefesine, politikasına yönelik bir yetmezliğin sonucu olarak ortaya çıkan yeni bir sınıflandırma olarak kabul edilmelidir. Çünkü, "sarı sendikacılık", "korporatist sendikacılık", "hükümet sendikacılığı", "devlet sendikacılığı" gibi kavramlarla ifade edilen ve işbirlikçiliği tarif eden sendikacılık için günümüzde artık bu kavramlar yetersiz kalmaktadır. Zira gelinen nokta oldukça farklı olgulara işaret etmektedir. Bu nedenle bu yeni sendikacılığı tanımlamak için yeni bir kavrama ihtiyacımız var. J. Bentham, denetim üzerine kafa yormuş, denetim ve kontrol için iktidarın gözünün her yerde olduğu duygusunun yaşatılmasının, bunun içselleştirilmesinin çok önemli olduğuna dikkat çekmiştir. Hapishanelerdeki mahkumlar gibi sendikalarda yöneticileri ve işçileri de denetim ve kontrol altında tutmak için sermayenin gözünün her yerde olduğu duygusunun yaratılması gerekir. Bunun için de önce yasal düzenlemelere, sonra da bu yasaların yarattığı duygunun işçilere, sendikacılara içselleştirilmesi gerekir. İşsiz bırakma tehlikesi ile tehdit bu sistemin olmazsa olmazıdır. İşsiz bırakma tehdidi işçiler ve sendikalar üzerinde estirilen büyük bir terör olduğu kadar, onların geleceğe güvenle bakmasını ortadan kaldıran, sürekli bir kaygı ve korku içinde kalmasını sağlayan, işverenin isteklerini anında, en iyi bir şekilde yerine getirmesini olanaklı kılan bir terbiye edici, uysallaştırıcı araçtır da. Panoptik sendikacılığın da temel direğini oluşturur. Emek piyasasının, çalışma ilişkilerinin, sendikal evrenin düzenlenip, yapılandırılmasında iktisat politikasının en önemli baskı araçlarından birine dönüşen işsizlik ve kaygısı bir veba gibi hızla işçi sınıfının içinde yaygınlaşarak onu teslim almaya başlamıştır.

Bu temel kabul çerçevesinde yasal düzenlemeler gözden geçirilip, incelendiğinde, bu düzenlemelerin ruhunun ve özünün panoptik sendikacılığı oluşturmaya çok uygun olduğu görülmektedir. Sermaye birikiminin önündeki engelleri mümkün olduğunca kaldırmayı, kar oranlarını artırmanın olanaklarını kolaylaştırmayı amaçlayan yeni iktisadi düşünce ve onun ideolojisi işçiyi daha verimli olmaya zorlayacak, iş denetimini kolaylaştıracak bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaç, Bentham'ın Panoptikon hapishane ile sağlamak istediği denetim ve iktidarın her yerde olan gözüne olan ihtiyaçtan başka bir şey değildir. Yani her işyeri ve sendika artık bir panoptikon hapishaneye dönmüştür. Bu hapishanede gözetim için, iktidarın varlığını hissettirmek için çok sayıda denetçiye gerek yoktur. Burada işçiler ve sendikacılar terbiye edilmekte, kendi kendilerini denetleyecek bir özelliğe kavuşturulmaktadır. İşçiler ve sendikacılar denetimi içselleştirmekte, dışarıdan bir denetim ve baskı olmadan, kendiliğinden beklenenleri en iyi şekilde yerine getirmeğe çalışmaktadırlar. Bunu sağlayan en önemli araç ise, daha önce de belirtildiği gibi, var olan işi, konumu korumak, işsiz kalmamaktır. Kuşkusuz, bu durum istemeyi de unutturmaktadır. İstemeyi unutmak, var olan ile yetinmeği de önemli ölçüde tahrip etmekte, daha geri koşullara rıza göstermenin olanaklarını yaratmaktadır.

Panoptik sendikacılığın ve işçiliğin en büyük etkisi işçide ve sendikacıda iktidarın otomatik işleyişini sağlayan bilinçli ve sürekli bir görülebilirlik halini yaratmaktır. Gözetim altında tutmanın, eylemi itibariyle kesintili olsa bile, sonuçları itibariyle sürekli olmasını sağlamak; bu mimari aygıtın, iktidarı icra edeninkinden bağımsız bir iktidar ilişkisini yaratan ve destekleyen bir makine olmasını sağlamak; kısacası işçilerin ve sendikacıların bizzat kendilerinin de taşıyıcısı oldukları bir iktidar durumunun içine alınmalarını sağlamaktır. Bunu sağlamak için, esas olan sürekli olarak gözetim altında olunduğu düşüncesinin içselleştirilmesidir. Bu nedenden ötürü panoptik sendikacılıkta, iktidarın görünür ve varlığının kanıtlanamaz ilkesi büyük önem taşır. İktidar görünür: tutuklu, yani işçi ve sendikacı, gözünün önünde sürekli olarak, gözlendiğini varsayar. İktidarın varlığının kanıtlanamaz olması: tutuklu, yani işçi ve sendikacı, o anda kendine bakılıp bakılmadığını asla bilmez, ama bunun her an olabileceğinden hiçbir kuşkusu da bulunmaz. Bu duygunun yaşanabilmesi için, sürekli gözetim ve denetim duygusunun içselleştirilmesi önemlidir, ama yetmez, panoptikonun felsefesine uygun olarak, bir de işçilerde ve sendikacılarda "her sendikacı, her işçi bir gözetmendir, iktidarın gözüdür" duygusunu yaratmak gerekir.

Yeni yasaların mimari kurgusu ve dili tam da bunu gerçekleştiren bir özellik taşımaktadır. İşçilerde ve sendikacılarda yaratılacak olan işsiz kalma kaygısı, korkusu, panoptikon hapishanenin görünmeyen iktidarının ve gözetim duygusunun işçilere içselleştirilmesi yeni yasaların en önemli kurgusudur. Kendine olan güvenini kaybetmiş, geleceğe yönelik olarak sürekli kaygılı olan bir işçi, bir sendikacı artık kendi kendini denetleyecek, dışsal bir baskı olmadan, bir emir verilmeden daha yoğun çalışacak, işçi çalıştıracak; işyeri ve işveren ile daha uyumlu olacak, dayanışmadan uzak, sadece kendisini düşünen bencil bir kimliğe ve sendikal politikaya da kavuşturulmuş olacaktır. Bu ise sınıfa ihanetten başka bir şey değildir.

Panoptik sendikacılığın ve işçiliğin temelleri iki önemli mekanizma ile sağlanmaktadır. İlki işsizlik korkusudur. İkincisi ise yasal düzenlemelerdir. Her ikisi birbirinin olmazsa olmazlarıdır. Zira, tam istihdamın olduğu, ya da işsizliğin çok düşük olduğu zaman ve mekanlarda ne kadar yasal düzenlemeye başvurulursa başvurulsun, panoptik sendikacılığı ve işçiliği oluşturmak pek de kolay olmayacaktır. Zira işsizlik korkusu yaşamayan işçi ve sendikacılar istemesini de bileceklerdir, ki bu da kendine güveni gösterir. Zaten işçi sınıfının kendisine güveninin olduğu yerde panoptik sendikacılığın ve işçiliğin yeşermesi de pek kolay olmayacaktır. İşsizlikle birlikte, panoptik sendikacılığın ve işçiliğin temellerini atacak olan yasalar, mimarisi ve dili ile bu korkuya dayalı kurguyu sürekli üreten aygıtı ve ilişkisini oldukça yetkin bir şekilde yaratmaktadır. Kuşkusuz bu yaklaşım İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin temel felsefesinden kopuştan başka bir anlama gelmez. Artık işçileri korumaktan çok, aslolan mümkün olduğunca onları emek ve zaman açısından yoğun çalıştırmaktır, yani 19. yüzyılın vahşi çalışma koşullarına geri dönmektir. Oysa 19. yüzyıl çalışma yaşamının daha insanileştirilmesi yönünde çabaların yaşandığı bir çağ olduğu kadar, ilkel işbirlikçi sendikacılığı temsil eden sarı sendikacılığın ortaya çıkmaya başladığı dönemdir de. Demek ki, 21. yüzyılın eşiğinde sermaye aşkın olarak 19. yüzyıl yaşanmaktadır. Yani, 19. yüzyıl işçi sınıfı için bir iyileşmeye yönelik mücadelenin de ortaya çıktığı çağ iken, 21. yüzyıl kötüye gidişin derinleştirildiği bir çağdır.

21. yüzyılın ilk yıllarında yeni düzenlemeler ile sadece işyerleri değil, sendikalar ve işçiler de artık işverenler için daha kolay denetlenebilir hale getirilmiştir. Böyle olduğu için de emek gücü hem zaman hem yoğunluk açısından daha kolay sömürülme olanağı yaratan görünmez hapishanelere hapsedilmiştir. Denetimi ise hem buraya gönüllü olarak kendisini hapseden işçiye ve onun örgütü olan sendikalara bırakılmıştır. Kendisini gönüllü olarak hapsetmiş olan bu panoptik sendikacılar ve işçiler gözlenip gözlenmediklerini bilmezler, ancak sürekli olarak gözlendikleri duygusunu yaşarlar. Çünkü hep kendilerini gözleyen birisinin olduğunu düşünürler, ama ne zaman kim tarafından denetlendiklerini, gözetlendiklerini bilmezler. Yaşanması istenen duygu sürekli gözetildikleri ve denetlendikleri yönündedir. Kendilerinden beklenenleri yerine getirmedikleri takdirde işsizlikle cezalandırılacakları kaygısı tüm çalışma yaşamlarına bir veba hastalığı gibi hakim olur. Saklanacak, gizlenecek bir yerleri yoktur. Her şey açıktır. Bu durumda panoptik sendikacılara ve işçilere kurallara itaat etmek, "uyum"lu davranmaktan başka bir şey kalmaz. Tersini sorgulamak bile anlamsızdır. Önce ve sonra hep "ben" vardır, "biz" duygusu çoktan terk edilmiştir. İşte panoptik denetim bunu gerçekleştirmekte, işçilere, sendikalara işverene karşı itaatkar olmak ve uyum içinde emirlerini yerine getirmekten başka bir seçenek bırakmamaktadır. Bazen emire bile gerek kalmamakta, beklentiler kendiliğinden yerine getirilmektedir.

Sosyal politika önlemleri ile yüz yıl boyunca sömürüsü zaman ve yoğunluk bakımından azaltılmaya başlanmış olan emek gücü, bu yasal düzenlemeler ile sanayileşmenin ilk dönemlerindeki gibi hem emek gücünü yeniden zaman ve yoğunluk bakımından acımasız bir sömürüye tabi tutmakta, hem de sermaye birikiminde, artık değerin, sömürünün oranını yükselterek emek gücünün katkısını daha da artırmaktadır. Yasanın temel amacı da bunu sağlamaktan başka bir şey değildir. Bu tam bir kapatmadır, emek gücünün, emekçinin ve örgütü olan sendikaların kapatılması. Kuşkusuz panoptonik felsefeye uygun olarak. Kapatan, her yerde mevcut ve görünür hale gelen iktidardır yani sermayenin ta kendisidir. Bu iktidar sürekli yeni çarklar icat etmekte, işçilere atomize etmekte, hareketsiz, tepkisiz kılmaktadır. Panoptik yasa işçi sınıfının gündelik yaşamına girerek, örgütlü ya da örgütsüz hayatının her anında varlığını duyurmaktadır. Bu nedenle panoptik işçilik ve sendikacılık sermaye cephesi için bir devrim, işçi sınıfı için bir yıkımdır, karşı devrimdir. Artık, hayatın her alanı işverenin iktidarınca gözetlenen, işçinin, sendikacının kendisince denetlenen bir hapishane hücresidir.

Tarihin geride bıraktığı dersler ve deneyimler bu tür süreçlerin beraberinde alternatifini, bu olumsuzluklara karşı direnç mekanizmalarını ve ruhunu da hayata geçiren örneklerle doludur. İşsizlik korkusu ve kaygısını ortadan kaldıracak, dayanışmayı geliştirecek, "ben" yerine "biz"i egemen kılacak, güven duyan, istemekten korkmayan bir kimlik ve kişilik panoptik sendikacılığın ve işçiliğin en iyi panzehiridir. Bunun için G. Afrika'ya, G. Kore'ye, Brezilya'ya, Filipinler'e bakmak ve dersler çıkarmak çok yararlı olacaktır.

TEKEL işçileri ve onların şahsında işçi sınıfı adına mücadele yürütenler için bir durum tespiti ve yol haritası çizen bu değerlendirmelerden ne kadar yararlanıldığını ise yine bize tarih büyük bir öğretmen olarak gösterecektir.

(Meraklısı için not: Bu yazının ikinci bölümünü oluşturan panoptik sendikacılık, önce TÜSAM'ın düzenlediği bir sempozyumda, daha sonra cumartesileri Evrensel'in "işçi üniveristesi" köşesinde yazdığım bazı yazılarda dillendirildi. Evrensel'in yeni yıl ekinde ise biraz daha genişçe ele alındı. Daha sonra, Kaldıraç dergisi ile yapılan bir röportajda, Kızılbayrak dergisi ve Toplumsal Özgürlük'te ana hatları ile açıklanmaya çalışıldı. Birikim'de dolaylı olarak İş Kanunu'ndaki değişiklik nedeni ile başka bir boyutta ele alındı, İHD'nin dergisinde de benzeri bir şekilde işlendi. Bu yazılara, belirtilen yayın organlarının dışındaki siyasal yapılardan bir tepki gelmedi, ki bu anlaşılmaz bir "durum" olarak değerlendirilmelidir. Zira, bu tespit en çok onları ilgilendiriyor, ama onlar hala, burada tartışılan sendikacılığı yüz elli yıl öncesinin durumu ve onun tespitleri üzerinden çözümlemeler yaparak, açıklamaya çalışıyor. Ki, anlaşır gibi değil!... Öte yandan, birer panoptik hapishaneye dönüşmüş olan panoptik üniversitenin panoptik "hocalarından" olumlu ya da olumsuz bir tepki de gelmedi!... Ki, bu çok anlaşılır bir durum. Onların, böylesi netameli bir konuyu tartışmaları, panoptik hoca olmalarını ortadan kaldırır. Onlar, hala, küreselleşme vs. gibi masallar ile oyalanmakta yarar görmekteler, zira bunun bulundukları konuma ve erişecekleri sıfata bir zararı yoktur!...)