mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

 

Avrupa'nın Emeği Toplumsal Sözleşme'nin İdeolojik Mirası

 

Asbjorn Wahl  -  04 Ocak 2005

 

http://www.sendika.org   web sitesinden alınmıştır.

 

Orjinal ismi “European Labor: The Ideological Legacy of the Social Pact” olan bu makale, Monthly Review dergisinin Ocak 2004 sayısında yayınlanmış ve sendika.org tarafından çevrilmiştir. Yazarı Asbjørn Wahl, Norveç belediye ve sağlık işçileri sendikası Fagforbundet'un yöneticisi ve Uluslararası Ulaşım İşçileri Federasyonu (ITF) Yol Ulaşım İşçileri Bölümü başkan yardımcısı. Wahl aynı zamanda özelleştirmeye ve kuralsızlaştırmaya karşı mücadele eden “Refah Devleti İçin” isimli sendikal tabanlı ulusal ittifakın ulusal koordinatörü.


Avrupa sendikal hareketi savunmada. Aynı zamanda derin bir politik ve ideolojik kriz içinde. Halihazırda sendikalar, üyelerinin acil ekonomik ve toplumsal çıkarlarının savunucusu olarak oynamaları gereken rolü yerine getiremiyorlar. Tüm sektörler ve sanayiler içindeki temellerini yitirdiler. İkinci Dünya Savaşı sonrası kapitalist dünyasının güçlü ve etkili sendikal hareketi, bugün açıkça kafası karışmış ve açık-seçik bir vizyondan yoksun bir durumda; yeni bir toplumsal ve politik yaklaşım açısındansa tereddüt içinde. İronik biçimde sendikal harekete savaş sonrası dönemde güç kazandırmış olan teoriler, analizler ve siyasetler bugün artık sendikal hareketin sırtında ağır bir yük oluşturuyor. “Toplumsal sözleşme”nin ideolojik mirası bugün sendikal hareketi yolundan çıkartıyor.

Neo-Liberal Saldırı

Bu gelişmenin ardında yatan şey, toplumlarımızın sürmekte olan neo-liberal dönüşümüdür. Bu süreç bu makalenin ana temasını oluşturmadığı için, yalnızca birkaç önemli noktaya değinip geçelim. Son yirmi yıl içinde, neo-liberal güçlerin yoğun bir saldırısıyla karşılaştık. Kapitalist çıkarlar saldırıya geçti ve emekle sermaye arasındaki güçler dengesinde anormal bir kayma yaşadık. Elbette, bu gelişmenin ön cephesinde, çokuluslu şirketler yer alıyordu. Emekle sermaye arasında savaş sonrasında yaşanan “toplumsal sözleşme”, sendikalarla işverenler arasındaki barışçıl bir arada yaşama siyaseti darmadağın olmuştu. Sermaye toplumsal sözleşmeden çekilmiş; örgütlü emeğe karşı giderek yükselen bir saldırganlık siyaseti izlemeye başlamıştı.

Çokuluslu şirketlerin ve onların politik hizmetkarlarının yeni elde etmiş oldukları bu konumu derinleştirme ve kurumsallaştırma girişimleri bu gelişmenin önemli parçalarıdır. Bu girişimse esas olarak Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Avrupa Birliği (AB) gibi bölgesel iktidar yapıları aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Bu organlar yerel ve ulusal hükümetlerden daha az demokratik oldukları için, şirketlerin iktidarının kurumsallaştırılması için kullanışlı ve etkin araçlar sundular.

Aşağıdaki analiz AB’nin bugün Avrupa’daki neo-liberal toplumsal ve ekonomik modeli kurumsallaştıran başlıca araç olduğu anlayışı üzerine kurulmuştur. AB ve diğer bölgesel ve ulus ötesi kurumlar, yeni güçler dengesi üzerine inşa edilmişlerdir ve işçiler, bu kurumları yönlendiren mevcut güçler dengesinde bir kayma yaratmayı başarana dek de değiştirilmeleri, demokratikleştirilmeleri ya da yenilgiye uğratılmaları mümkün olmayacaktır. Böyle bir kayma ise sendikal hareketin halk sınıfları ile işçi sınıfının gücünü uzun vadede seferber edebilmesine bağlıdır.

Yeni Koşullar, Eski Politikalar

Ne yazık ki, işçi sınıfının gücünü harekete geçirmek, bugün Avrupa’daki sendikal hareketin gündemini oluşturmuyor. Emeğin karşı karşıya olduğu ikilem, sendikaların içinde harekete edecekleri ekonomik ve politik iklimin, anormal ölçülerde değişmiş olmasına karşın, yine aynı sendikaların toplumsal sözleşme siyasetinin peşinden koşmaya devam etmeleridir. Onlar küreselleşmeyi bilinçli stratejilerle yeni iktidar ve sınıf ilişkilerinin bir sonucu olarak değil, daha çok teknolojik ve örgütsel değişimlerin zorunlu bir sonucu gibi görüyorlar; ki bu da “Hiç bir alternatif yok” diyen Margaret Thatcher’ın o kötü ünlü sözlerinde ifade edilen konumu önemli ölçüde andıran bir konumdur. Diyorlar ki, gerekli olan, toplumsal sözleşme siyasetini ulusal düzeyden bölgesel ve küresel düzeye transfer etmektir. Kullandıkları yöntemlerse işveren örgütleri, devlet ve devlet üstü kurumlarla “toplumsal diyalog”a gitmek, (örneğin Uluslararası Çalışma Örgütü, İLO’nun, angaryayı yasaklayan, örgütlenme ve toplu sözleşme özgürlüğü haklarını güvence altına alan ve istihdam ayrımcılığını yasaklayan emekle ilgili sözleşmeleri gibi sözleşmelerde öngörülen) resmi emek standartlarının uluslararası ticaret anlaşmalarına ve ticaret örgütlerine dahil edilmesi için kampanyalar düzenlemek, bir yandan da çokuluslu şirketlerle Şirketlerin Toplumsal Sorumlulukları türünden yönetim kodları ve çerçeve anlaşmaları düzenlemek. Bu sonuncular çokuluslu şirketlerin kendileri tarafından geliştirilmiş olan keyfi, bağlayıcı olmayan ve uygulanamaz kodlardır. Bugüne dek şirketlerin davranışları üzerinde herhangi bir etkileri olmamıştır ve ortak amaçlarının çokuluslu şirketler hakkında kamuoyunda varolan kötü ünü dengelemek olduğu görülmektedir.

Bu “toplumsal diyalog” stratejisi, güç ilişkilerine dair somut bir analize dayanmayan ve toplumsal değişimin elde edilmesi için sınıfın ve halkın gücünün seferber edilmesi gerekliliğini öngörmeyen bir temelde sürdürülmektedir. İşlerin halihazırdaki durumunu anlamak içinse, Avrupa emek hareketinin tarihine; özellikle de, emeğin yaşadığı politik ve ideolojik krizi gerçekten anlamak istiyorsak, tarihini ve yaratmış olduğu etkileri küçümsemememiz gereken, toplumsal sözleşme siyasetine daha yakından bakmalıyız.

Emekle Sermaye Arasındaki Tarihsel Uzlaşma

Yirminci yüzyıl boyunca, Batı Avrupa’daki sendikal hareket kapitalist çıkarlarla yavaş yavaş bir tür barışçıl uzlaşma içine girdi. Sendikal hareketin işveren örgütleriyle anlaşmaya vardığı 1930’larda, bu uzlaşma önce Avrupa’nın bazı bölgelerinde, özellikle kuzeyde kurumsallaştırıldı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, benzer bir süreç Batı Avrupa’nın tamamında gerçekleşti.

Emekle sermaye arasındaki bu toplumsal sözleşme, üzerinde refah devletinin geliştiği zemini oluşturdu ve ücretlerle çalışma koşulları tedricen iyileştirildi. Toplumlar emekle sermaye arasındaki çatışmaların karakterize ettiği bir süreçten, bir toplumsal barış, ikili ve üçlü (emek, işverenler ve devlet arasındaki) görüşmeler ve uzlaşma politikaları evresine girdiler. Bu politika refah, ücretler ve çalışma koşulları açısından önemli kazanımlar sağladığı için, işçi sınıfının da kitlesel desteğini kazandı. Sonuç olarak, emek hareketinin daha radikal ve anti-kapitalist parçaları yavaş yavaş marjinalleştirildiler. Yani bu gelişme emek hareketinin depolitizasyonu ve ılımlılaşması ve sendikal hareketin de bürokratikleşmesiyle sonuçlandı. Bu sınıf uzlaşması siyasetini yönetmek sosyal demokrat partilerin tarihsel rolü haline dönüştü. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, bugün sendikaları zorlamakta olan sorunlar Avrupa sosyal demokrat partilerinin sorunlarında da kendi yansımasını bulmaktadır.

Emekle sermaye arasındaki bu toplumsal partnerliğin sendikaların ve emek hareketinin gerçek gücünden kaynaklandığını anlamamız önem taşımaktadır. İşverenler ve örgütleri sendikaları yenmelerinin mümkün olmadığını görmüşlerdi. Onları işçilerin temsilcileri olarak kabul etmeli ve onlarla uzlaşmalıydılar. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemin bir başka önemli öğesi, kapitalizmin yirmi yıldan uzun bir süredir istikrarlı ve güçlü bir ekonomik büyüme yaşıyor olmasıydı. Bu da karların emek, sermaye ve sosyal refah arasında bölünmesini mümkün kıldı.
Toplumsal sözleşmenin belirleyici bir parçası, sermaye ve pazarlar üzerindeki ulusal düzenlemelerdi. Sermaye üzerindeki denetim tüm ülkelerde günün kuralıydı. Emekle sermaye arasındaki düzenlemeler ulusal sınırlar içinde düzenli ve barışçıl biçimlerde yapılıyordu. Bu durumun önemli bir sonucu sendikal hareketin son derece ulusal bir yaklaşım benimsemesi oldu. Sendikal hareketin enternasyonalizmi, üyelerinin acil ihtiyaç ve çıkarları ile çok az bağı olan ya da hiç bir bağı olmayan, (ILO gibi) uluslararası örgütler içinde gerçekleştirilen bir tür diplomasiye ve hatta farklı sendikal turizm biçimlerine indirgendi; enternasyonalist politik retoriğin bazı öğelerinin yerli yerinde durmasına rağmen.

Sosyalist retorik bir yana, sendikal hareket için toplumsal sözleşme, üretimin kapitalist örgütlenmesinin, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ve işverenlerin emek sürecini düzenleme hakkının kabul edilmesi anlamına geliyordu. Sendikal konfederasyonlar, refah ve çalışma koşullarındaki kazanımlar karşılığında, endüstriyel barışı ve ücret görüşmelerindeki sınırlandırmaları kabullenmişlerdi. Basitçe söylemek gerekirse, refah devleti ve tedricen iyileşen yaşam koşulları emek hareketinin kendi sosyalist projesinden vazgeçmesi karşılığında elde ettiği kazanımlardı. Bugün bunun çok özgün bir tarihsel bağlam içinde gerçekleşmiş olan, işçi sınıfının depolitizasyonuna ve ılımlılaştırılmasına katkıda bulunan kısa-vadeli bir kazanım olduğu sonucuna varabiliriz.

Bu bağlamın önemli bir öğesi, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da rakip bir ekonomik sistemin varlığıydı. Britanyalı tarihçi Eric Hobsbawn’ın işaret ettiği gibi, bu durum Batıdaki kapitalistlerin bir uzlaşmayı kabul etmeleri açısından işlevseldi. (1) Bu uzlaşma temelindedir ki, İkinci Dünya Savaşını izleyen otuz yıl içinde en önemli refah reformları ve kurumları gerçekleştirildi. Bir başka deyişle, 1930’ların ekonomik ve sosyal krizinden ve savaştan doğan radikal emek hareketi, kapitalistler cephesinin bilinçli bir stratejisi ile karşılaştı. Zaman kazanmak ve emek hareketindeki sosyalist duyarlılıkları eritmek üzere gönüllü biçimde toplumsal sözleşmelere imza attılar ve emeğin birçok ekonomik ve sosyal talebini tanıdılar. Bugünün bakış açısından bakıldığında, bu sermaye stratejisinin oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Emek hareketi içindeki keskin işbölümü bu sınıf uzlaşmasının en önemli yan-etkisi oldu. Emeğin alım ve satım koşulları görüşmeler yoluyla sendikal hareket tarafından düzenlenirken, işsizlerin sosyal güvenliği parlamentodaki sosyal demokrat partiler tarafından ele alınıyordu. Bu ise sendikal hareketin daha da dar bir ekonomist bakış açısı geliştirmesine neden oldu ki, bu bakış açısı sendikaları, sosyal demokrat partiler eski reformist siyasetlerini terk ettikten sonra bile zayıflatmaya devam etmektedir.

Toplumsal Sözleşme İdeolojisi

Bu sermaye stratejisi toplumsal sözleşme dönemi boyunca emek hareketinde bir körleşme yaratmış gibi görünmektedir. Çalışma ve yaşama koşullarındaki yirmi yıllık sürekli iyileşmenin neden olduğu gerçek bir deneyime dayalı olarak ortaya çıkan yaygın görüş, toplumlara artık, sıradan insanların sınıf mücadelesine ve toplumsal çatışmalara katılmasına gerek olmaksızın, toplumsal ilerleme ve görece adil bir refah dağılımı sunabilen bir yolun bulunmuş olduğu görüşüdür. Düşünülmektedir ki kapitalist toplum daha yüksek bir uygarlaşma düzeyine erişmiştir. Emek hareketi tedrici reformlar yoluyla ekonomi üzerindeki demokratik kontrolünü artırmıştır. Krizsiz bir kapitalizm gerçek olmuştur. Artık bir daha 1930’larınkine benzeyen ekonomik krizler, kitlesel işsizlik, toplumsal gerilimler yaşanmayacak, artık insanlar arasında sefalete rastlanmayacaktır. Tüm toplumsal eğilimler yukarıyı işaret etmektedir. Emek hareketinin çoğunluğu açısından bu, sosyalizme giden reformcu yoldu; ve herkes de görmüştü ki, bu yol pekala da işe yaramaktadır!

Bu gerçek toplumsal kazanımlar Avrupa sendikal bürokrasisinde hala derin köklere sahip olan toplumsal partnerlik ideolojisinin maddi temelini oluşturdular. Kişisel olarak ben bu ideolojinin açıkça ifade edildiğini ilk olarak 1980’lerde Norveç Sendikalar Konfederasyonu’na bağlı bir eğitim merkezinde gerçekleştirilen bir sendikal eğitim seminerinde duydum. Orada yirminci yüzyılın ilk otuz yılının emekle sermaye arasındaki; genel grevler, lokavtlar ve grevdeki örgütlü işçilere karşı askerin ve polisin kullanılmasını içeren yoğun çatışmalarla karakterize olduğunu öğrendim. Bu yıkıcı bir dönemdi ve sonunda (1930’larda) işçi sınıfını hiçbir yere ulaştıramamıştı. Sendikal hareket ancak bu çatışma siyasetini terk ettikten sonradır ki, tam toplumsal sorumluluk alabilmiş; daha iyi çalışma koşulları, daha iyi ücretler ve refah reformları biçimindeki gerçek bir ilerleme elde edilmişti. Bir başka deyişle, işverenlerle çatışmak yıkıcılıktı; izlenmesi gereken yolsa barışçıl toplumsal diyalogdu. 1980’lerin başları gibi geç bir tarihte bile, bir sendikal eğitim merkezinde öğretilmekte olan dersler, işte bunlardı.

Yukarıda anlatılan analiz o zaman da yanlıştı, bugün de yanlıştır. Ancak, bu hatanın sonuçları, sendikal hareket açısından toplumsal sözleşme dağıldıktan sonra, çok daha tehlikeli bir hal almıştır. Bu analizin saklamakta olduğu şey, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sınıf uzlaşması döneminde, refah ve çalışma koşulları anlamında elde edilmiş olan büyük kazanımların, bir önceki dönem yaşanmış olan çatışmaların meyveleri olduğudur. İlerleme yalnızca, işçi sınıfı güçler dengesini, yirminci yüzyılın ilk başlarında (Rus devrimi de dahil) emekle sermaye arasındaki çatışmalar ve katı bir sınıf mücadelesi ile değiştirebildiği için mümkün olabilmiştir. Bir başka deyişle, daha sonra barışçıl görüşmeler yoluyla kazanımlar elde edilmesini mümkün kılan, bir önceki dönemin çatışmalı mücadeleleridir.

Toplumsal Sözleşmenin Dağılması

Ancak sınıf uzlaşması, varlığı yüksek bir büyüme oranına sahip olan istikrarlı bir kapitalist ekonomiye dayanıyor olduğundan, kırılgan bir yapıydı. Uzlaşma batı kapitalizminin 1970’lı yılların başındaki derin ekonomik kriziyle birlikte yavaş yavaş eridi. Kriz kapitalist güçleri, maliyetleri düşürmek için diğer birçok şeyin yanı sıra sendikal haklara, ücretlere ve refah devletinin temellerini oluşturan kamu harcamalarına yönelik saldırıyı içeren saldırgan bir konum almaya yöneltti.
Ilımlılaşan ve depolitize olan sendikal hareket ve emek hareketi bu gelişme ile şaşkınlığa sürüklendi. İşverenler görüşme masalarında birden bire daha da düşmanca davranmaya başlamışlardı. Daha önce ücretlerde ve çalışma koşullarında iyileştirmeler sağlayan görüşmeler, artık eski kazanımlara ve varolan düzenlemelere yönelik saldırıları konu alıyordu. Sendikal önderliğin önemli bir bölümü sınıf uzlaşması ve toplumsal barış çerçevesine dahil oldukları için, bu saldırılara karşı hazırlıklı değillerdi. Neo-liberal saldırı, toplumsal sözleşme ideolojisi çerçevesi içinde anlaşılabilir bir şey değildi. Sendikal bürokrasi pasif konumda kaldı ve sendikal hareket savunmaya geçmeye zorlandı. Birçok ülkedeki birçok işçi sendikaları olduğu gibi terk etti, çünkü artık sendikalar, çıkarlarını savunma gücünde değillerdi.

Yani, 1980’ler sendikal hareket açısından, bazı önemli Batı Avrupa ülkelerindeki sendikalaşma düzeyi (işgücünün örgütlenmesi) istatistiklerinin de gösterdiği gibi, anormal bir duraksamayı temsil etti. (bkn tablo 1) (2)

Neo-liberal saldırılara karşı eyleme geçmeye çalışan İngiliz maden işçileri gibi az sayıdaki sendika, yenildi. İngiltere örneğinde, yenilginin bir nedeni, sendikal konfederasyonun (TUC) militan endüstriyel eylemi, toplumsal sözleşmenin uzlaşma politikalarına karşı, madencilik şirketlerinin ve Thatcher rejiminin saldırılarından daha büyük bir tehlike olarak görmesiydi. Yıllar sonra TUC, madencilerin grevini desteklememiş olmanın bir hata olduğunu kabul etti, ama artık iş işten geçmişti. Ve esas önemlisi, TUC toplumsal sözleşmeye verdiği desteği de değiştirmedi.

1990’ların başında Doğu Avrupa’nın komuta ekonomilerinin dağılmasının ardından, batı kapitalizmi karşısındaki tek alternatif de ortadan kalktı. Kapitalizm tüm cephelerde zafer elde etmişti ve işverenler açısından emekle uzlaşmak artık gerekli değildi. Artık kapitalist güçler daha dar ekonomik ve politik çıkarlarını daha az kısıt altında gerçekleştirebilirlerdi. Sınıf uzlaşmasının (ya da uzlaşma modelinin) Batı Avrupa’nın tümünde dağılmasının nedeni budur. Bu tür bir uzlaşmanın tarihsel ve ekonomik ön gereklilikleri artık mevcut değildi ve bu uzlaşmanın en önemli ürünü olan refah devleti de, artan bir baskı altındaydı.

Güç ilişkilerine dair bu analiz günümüzün sendikal önderliğinin egemen kanadı tarafından anlaşılmamaktadır. Neo-liberal saldırganlık yirmi yıl kadar önce başladığında ve işverenler toplumsal partnerlik siyasetini tedricen ortadan kaldırdıklarında, sendikal bürokrasinin buna verdiği tek yanıt, uzlaşma siyasetinin devamı yönünde formülasyonlar geliştirmek oldu. Bazı sendikacılar işverenlere toplumsal sözleşmeye geri dönmeleri için adeta yalvardılar. Bu siyaset sendikal hareketin güçlü ulusal yaklaşımı ile de desteklendi. Daha saldırgan sermaye çıkarları ile karşı karşıya gelecek bir yaklaşım benimsemek yerine, bu sendikaların dar ulusal yaklaşımları ve toplumsal partnerlik ideolojileri, sendikal hareketin “ulusal” sermayenin uluslararası rekabet mücadelesi ile ittifaklar geliştirmesine ve sonunda da ona tabi olmasına neden oldu.

Almanya’da, “Standort Wettbewerb” terimi yalnızca sendikalarla Alman şirketleri arasındaki ittifakları anlatmak için değil, Alman devletinin Almanya’nın diğer uluslarla olan rekabet gücüne verdiği desteği anlatmak için de kullanılır.

Sendikal hareketin önemli bir bölümü sınıfsal analizlere ve güçler dengesinin kavranmasına dayalı bir strateji yerine, işyeri sendikacılığına ve yasalcı formalizme kaydı. Alman sendikal hareketinin 1990’ların ortalarında gerçekleştirdiği “işin birliği” mücadelesi, işverenlerle yapılan bu ulusal ittifaklar siyasetinin iyi bir örneğidir. Bu, aslında, toplumsal sözleşmenin resmi düzlemde yenilenmesine yönelik bir öneriydi. Alman Sendikalar Konfederasyonu tarafından yapılmıştı ve iş güvenliği karşılığında daha kötü çalışma koşullarının kabulünü öneriyordu. İşverenlerce geri püskürtüldü. Aynı biçimde, uluslararası sendikal hareketin son on yıldır peşinde olduğu, DT֒de asgari emek standartları elde etmeye odaklanan görece daha dar mücadeleler de, emekle sermaye arasındaki güçler dengesine dair hiçbir analize dayanmayan yasalcı formalizmin mükemmel örnekleridir.

Sendika bürokratları, hem ulusal hem de uluslararası düzlemde, kendilerini emekle sermaye arasındaki aracılar olarak görmeyi sürdürmektedirler. Kapitalist güçlerin saldırı halinde oldukları ve bu durumun sermayenin küreselleşmesine karşı koyan uluslararası bir popüler adalet ve dayanışma hareketinin gelişimini kışkırttığı bugün, uluslararası sendikal hareket, kendisini bu hareketle sermayenin çıkarları arasında bir aracı olarak tanımlama hevesindedir. Bu durum İsviçre’nin Davos kentinde yapılan Dünya Ekonomik Forumu’na (DEF) paralel biçimde 2003’de Brezilya, Porto Alegre’de gerçekleştirilen üçüncü Dünya Sosyal Forumu sırasında açıkça ifade edilmiştir. Uluslararası sendikal hareket o dönemde, tüm önemli uluslararası sendikal organlar tarafından imzalanan ve “Küreselleşmenin Demokratikleştirilmesi: 2003 DSF ve DEF’e Sendikal Bir Açıklama” başlığını taşıyan bir açıklama yayınladı. Açıklanan şeyler arasında şunlar da vardı:

“Uluslararası sendikal hareketin Porto Alegre’ye ve Davos’a yönelik ortak bir mesajı var. Kalkınmanın elde edilmesi ve bugün daha iyi bir gelecekten yoksun biçimde güvencesizlik ve yoksulluk içinde yaşayan milyonlarca işçi için onurlu bir işin güvence altına alınması için tüm vizyon, politik irade ve gerekli olan yetenekler küresel düzeyde bir araya getirilmelidir. Bu durum, kağıt üzerindeki kararlılık kadar kaynaklar açısından da kararlılık gerektirecektir. Yönetişim sistemlerinin ortak iyiliğimizi, çıkarlarımızı ve demokrasiyi teşvik etmesini gerektirecektir. Etkin demokratik süreçlerle, bunların gerçekleşmesini sağlayacak diyaloğu gerektirecektir. DEF’i toplumsal adaleti küreselleştirme ihtiyacı yönünde zorlamaya devam edeceğiz. Aynı zamanda, DSF içinde, küreselleşmenin tüm çalışan insanların çıkarları yönünde demokratikleştirilmesine yönelik yapıcı yollar bulma katkımızı sürdüreceğiz."(3)

Bir başka deyişle, uluslararası sendikal hareketin büyük çoğunluğu, kendisini sermayenin küreselleşmesine karşı çıkan yeni harekete ait görmemektedir. (4) Bu hareketin politik olarak fazla radikal olduğuna inanmaktadır. Uluslararası Hür Sendikalar Birliği (ICFTU) ya da Global Unions, Dünya Sosyal Forumlarına katıldıklarında güçlerini hareketin geride kalanı ile birleştirmemektedirler; forumların kenarında kendi konferans ve toplantılarını düzenlemektedirler. Aynı zamanda, Dünya Ekonomik Forumu’na da eşit biçimde yüksek-rütbeli delegasyonlar göndermektedirler. “Biz her zaman çoğu şeyi diyalog yoluyla elde ettik” nakaratı sürekli olarak tekrarlanmaktadır.

İktidar İlişkilerinden Bağımsız Siyasetler

Güç ilişkilerine ve sendikal stratejilere dair hiçbir analizin mevcut olmaması, sendikalar tarafından uluslararası düzlemde yürütülen eğitim çalışmalarında da ortaya çıkmaktadır. Birçok Batı Avrupa sendikası ve konfederasyonu gelişmekte olan ülkelerdekilerle olduğu kadar, Doğu Avrupa’daki kardeş sendikalarla da dayanışma projeleri biçimindeki eğitim çalışmalarını sürdürmektedir. Bu eğitim projelerinde, batılı sendikalar, kendi büyük başarıları olarak gördükleri şeyi; yani toplumsal sözleşmeyi yaymaktadırlar. Dünyanın geri kalanındaki sendikal hareketi bir toplumsal partnerlik modelini sürdürmenin avantajlarına ikna etmeye çalışmaktadırlar. Verili güç ilişkileri temelinde, bu tarz bir eğitim, saldırgan bir işverenler cephesinin saldırıları altında bulunan Doğu Avrupa’daki ve dünyanın geri kalanındaki sendikalar açısından zararlıdır.

Yukarıda belirtilmiş olan gelişmelerin imalat sanayindeki sendikaları, kamu sektöründekiler ve ulaşım sektöründekilerin bir kısmından daha fazla etkilemiş olduğu belirtilmelidir. Bunun nedeni imalatın uluslararası rekabete daha doğrudan ve güçlü biçimde maruz kalmasıdır. Yani imalat sektöründeki sendikaların yaşadıkları duraksama ve politik ve ideolojik sağa kayma, hareketin diğer parçalarındakilerden daha belirgin olmuştur.

Bu tür bir partnerliğin ekonomik ve toplumsal temelleri ortadan kalkarken, toplumsal partnerlik politikasında böylesine felaket bir biçimde ısrar edilmesi, bugün Avrupa sendikal bürokrasisi; özellikle de Avrupa sendikalar Konfederasyonu (ETUC) tarafından teşvik edilmektedir. Yani, son birkaç yıldır, emek pazarındaki sözde toplumsal partnerler arasında artan bir konsültasyonlar, görüşmeler, lobicilik ve sözde sosyal diyalog trafiğine tanık oluyoruz. Sonuç, Avrupa sendikal hareketindeki bürokratik gelişmenin güçlenmesi olmuştur. Toplumsal diyolog ya da bazıları tarafından yanlış biçimde “AB düzeyindeki görüşmeler” olarak adlandırılan etkinlikler, endüstriyel eylem hakkı içermeyen egzersizlerdir. Bu yüzden, neden sonuçsuz kaldıklarını anlamak da kolaydır.

Uluslararası düzlemde, ICFTU, Birleşmiş Milletler Global Compact’te son derece açık seçik biçimde açıklamış olduğu üzere, toplumsal partnerlik siyasetinin en güçlü savunucusudur. Diğer şeylerin yanında, ICFTU, BM ile, BM’nin Uluslararası Ticaret Odası ile birlikte yaptığı ortak açıklamanın aynı kilit söz dağarcığını kullanan ortak bir açıklama yayınladı. Buna göre:

"Küresel pazarların küresel kurallara ihtiyaç duyduğu kabul edildi. Amaç pazarların küreselleşmesi ile dönüştürülen dünya ekonomisi için etkin bir çok taraflı kurallar çerçevesi inşa ederek, küreselleşmenin nimetlerinin artan biçimde tüm insanlara yaygınlaştırılmasının sağlanması olmalıdır… Toplantı Global Compact’in, emekle iş dünyasının toplumsal partnerliğini inşa etmeye yardımcı olarak, bu sürece katkıda bulunması gerektiğine karar kılmıştır."(5)

Şirketler düzeyinde ise, Avrupa İş Konseyleri, bürokratik yanıtı oluşturmaktadır. Ulus ötesi şirketlerdeki bu işçi temsilcileri konseyleri, aslında bilgi toplanması ve sendikal sözleşmeler yapılması açısından faydalı olabilecekken, işçilere hiçbir gerçek etki olanağı sunmamaktadır. Bu konseyler Kuzey ülkelerinde ve Almanya’da savaş sonrası dönemde oluşturulmuş olan benzer kurumlardan, bu kurumlar pazar güçlerinin etki kazanması nedeniyle bu ülkelerdeki gerçek güçlerini önemli ölçüde kaybetmiş olmalarına karşın, daha etkisizdir.

Avrupa’da, bu iktidarsız toplumsal diyalog siyaseti sendikal hareketi tam bir çıkmaza sürüklemektedir. Üyelerini harekete geçirmeye ve işverenlerin saldırılarına karşı savaşmaya dayanan bir sendikal siyaset, ulusal düzeyde bu yönde (Fransa’da 1995 ve İtalya’da 2002) eğilimler görmemize karşın, AB düzeyinde mevcut değildir.

Bu politikaların yıkıcı sonuçları, sendikal hareketin egemen bölümünün refah ve çalışma koşullarında adım adım gerilemeleri kabul etmesi olmuştur. Sendikalar görüşmeler yoluyla, işin artan oranda “esnekleştirilmesini” kabul etmişlerdir. Farklı Avrupa ülkelerinde hastalık yardımları ile emeklilik ikramiyelerindeki indirimlerle, işsizlik yardımlarındaki kesintilerle, kamusal eğitim, hemşirelik okulları ile sağlık ve sosyal hizmetlerde artan fiyatlarla, kar amacı gütmeyen barınma projelerinin iptal edilmesiyle karşı karşıya geliyoruz. Çalışma koşulları, fazla mesai ödemelerinin azaltılması, birçok sanayide vardiyalı çalışmanın yeniden başlatılması, azalan iş güvenliği, daha fazla geçici mevsimlik istihdam, daha fazla sözleşmeli ve kiralık işçi istihdamı ve sözleşmelerin daha fazla adem-i merkezileştirilmesi gibi yöntemlerle, emek yasaları ve anlaşmalarının altının boşalmasıyla kötüleşmiştir. Bu gelişmenin önemli bir etkisi sendikaların üyelerinin çıkarlarını koruyamamaları sonucunda işçilerin demoralize olması ve sendikaları terk etmesidir. Sağcı popülist partilerin gelişmesi muhtemelen sendikal politikadaki bu kayıtsızlığın en tehlikeli sonuçlarından birisidir.

Stratejik Değerlendirmeler

Bu durumda sendikal hareket küresel sermaye saldırısına karşı koymak için ne yapabilir? Açık olan şey, radikal retoriğin, üstelik bu retorik uluslararası toplantılarda oldukça yaygın olsa da, yeterli olmadığıdır. 2002 Kasım ayında Floransa’da yapılan birinci Avrupa Sosyal Forumu, bu duruma bir örnek teşkil edebilir. Orada en azından iki tür sendikal öneriyle karşılaştık. Birinci tür öneriler son derece militan, temsili gücü olmayan, küçük gruplardan geldi. Diğer tür önerilerse harcıalem Avrupa sendikalarının temsilcilerinden gelenlerdi. Örneğin, bir Alman sendikasının, IG Metall’in temsilcisi, otuz üç saatlik çalışma haftası mücadelesini başlatmak istiyordu. Ancak, orada sözünü etmediği şey, aynı sendikanın yalnızca bir yıl önce Volsgwagen’le, şirketin düşük-maliyetli bir Doğu Avrupa ülkesi yerine Almanya’da yeni bir fabrika açması karşılığında, varolan ücret ve çalışma koşullarının altını boşaltan bir anlaşma yapmış olduğuydu. Bu sendika temsilcilerinin hiçbirisi bugün Avrupa sendikal hareketinin yaşamakta olduğu gerçek sorunlardan söz etmediler. Oysa sürdürülebilir bir sendikal strateji geliştirmenin temeli bunu yapmaktan geçmektedir.

Anlaşılması gereken ilk şey, çokuluslu şirketler ve diğer sermaye çıkarlarının saldırgan siyasetleri ile kafa kafaya mücadele edilmesi gerektiğidir. Sendikal harekette bu yönde anlaşmazlıklar ve çelişkiler mevcut; ulusal ve yerel olduğu ölçüde, uluslararası düzeyde de. Yani örgütlerini canlandırmak isteyen sendika üyeleri, hareketin en canlı parçalarına dayanan yeni ittifaklar oluşturmak durumundalar. Bazı istisnalarla birlikte, bu emek örgütleri esas olarak kamu sektöründe, ulaşımda, özel sektörün bazı bölümlerinde ve sendikal hareketin bazı yerel uçlarında örgütlü olan sendikalar.

Çokuluslu şirketlerle mücadele edebilmek için, ağlar oluşturmak ve aynı sektördeki işçiler arasında hem ulusal hem de şirketler düzlemindeki bir işbirliğini teşvik etmek gerekiyor. Uluslararası, sınıf-temelli dayanışmanın gelişmesi için, “bizim” şirketi, “onların” şirketine karşı kayıran işyeri sendikacılığı eğilimi ile mücadele etmek zorunlu. Bu eğilim, ABD sendikacılık hareketinde Avrupa’da olduğundan daha yaygın olmakla birlikte, depolitik ve ılımlı sendikaların, diğer ülkelerdeki şirketlerle rekabet halinde olan “kendi” işverenleri ile ulusal istihdamı korumak üzere güç birliğine gittikleri son yirmi yıl içinde oldukça güçlendi. Bu dar yanlış stratejinin yerine, üretimin ve dağılımın demokratik kontrolünü merkezine alan birleşik bir sınıf-temelli mücadele konulmalıdır.

Yeni bir enternasyonalist sendikal ittifakın örgütlemesi gereken bir başka önemli mücadele, kamu hizmetlerinin sermayeye devrilmesine karşı mücadelenin inşa edilmesidir. Bunun anlamı da özelleştirme ile savaşmak ve refah devleti aracılığıyla elde edilmiş olan kazanımları korumaktır. Toplumun bu parçalarının sermaye tarafından devr alınması, toplumlarımızın yaşadığı, emekle sermaye arasındaki güç ilişkileri kayması açısından, son derece önemli bir öğe durumundadır.

İlerici bir sendikal stratejinin bir başka önemli öğesi sendikal bürokrasinin egemen düşünme biçimine; toplumsal partnerlik ve emekle sermaye arasındaki barışçıl uyum ideolojisine meydan okumaktır. Hareketimiz içinde bu özel konuda zor ancak arkadaşça bir iç tartışma yaşamak zorundayız. Bu tartışmalar toplumsal partnerlik siyasetinin uzlaşmalar ya da ihanetlerin değil, özgün bir tarihsel gelişmenin ürünü olduğu anlayışına dayanmalıdır. Emekle sermaye arasındaki uzlaşmanın nasıl gerçekleştiğini ve nasıl ortadan kalktığını açıklayan yeni analizlere ihtiyacımız var. Halkın mevcut gelişmeler karşısındaki hoşnutsuzluğu ciddiye alınmalıdır; hoşnutsuzlukları ve kaygıları politikleştirilmeli ve bu hoşnutsuzluklar, çalışma ve yaşama koşullarını düzeltmeyi hedefleyen sendikal ve sınıf temelli siyasal stratejilere aktarılmalıdır. Halkın sağcı popülist partilerce seferber edilmesini engellemenin tek yolu budur.

Refah ve çalışma koşulları, işin ekonominin giderek büyüyen parçalarının pazar rekabetine açılmasının bir sonucu olarak vahşileşmesi ve işçilerin çalışma günü ve emek süreci üzerindeki denetimlerinin ortadan kalkması gibi konular üzerinde odaklanmalıyız.

Bütün bunların halkın kendisine olan güveni ile de yakından ilişkili olduğu anlaşılmalıdır. İşçilerin onuru sistemli biçimde saldırıya uğruyor; işyerinde, medyada, genel kamusal tartışmalarda ve burjuva fikirler ve değerlerle neo-liberal siyasetin egemen olduğu bir toplumun sosyal ve ekonomik ikliminin içinde. Bütün bunlar yalnızca üretken emek, sınıf ilişkisi ve sınıf kimliği kavramları yeniden sahiplenilerek değiştirilebilir. Ancak bütün bunlar, sınıfa dışarıdan dayatılamaz. Bunlar ancak, toplumsal mücadelenin bir parçası olarak ve toplumsal mücadele sırasında geliştirilebilirler.

Son olarak, neo-liberalizme karşı gelişen yeni küresel hareketle ittifaklar kurmalıyız; demokrasi, küresel adalet ve dayanışma için. Bu küresel hareketlerin hareketi, halihazırda sınıf ilişkilerine dair bilinci çok zayıf olmakla birlikte, politik açıdan sendikal hareketten çok daha radikal ve sisteme yönelik olarak eleştirel bir konumdadır. Sendikal hareket, sınıf uzlaşması yanılsamaları ile olan bağını koparmak için bu popüler hareketlerin radikalizmine ve militanlığına muhtaçtır. Bu ittifak doğru ve yapıcı biçimde geliştirilebilirse, iki hareket birbirini güçlendirebilir ve mücadeleyi daha yüksek bir düzeye taşıyabilir.

Toplumsal sözleşme asla emek hareketinin bir amacı olarak tanımlanmış değildir; o özgün tarihsel koşulların bir ürünüdür. Yalnızca emekle sermaye arasındaki güçler ilişkisindeki anormal bir kaymanın ürünü olmuştur. Rus devriminin, batıdaki güçlü sendikal ve emek hareketinin, üçüncü dünyadaki güçlü kurtuluş hareketlerinin ve kapitalist ekonomide İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan uzun istikrarlı ekonomik büyüme döneminin kombinasyonu, görece istikrarlı bir sınıf uzlaşması dönemini mümkün kılmış olan son derece özgün koşullardır. Çok daha elverişsiz güç ilişkileri altındaki mevcut koşullarda, yeni bir sınıf uzlaşmasına, yeni bir toplumsal sözleşmeye ulaşmak tam bir yanılsamadır.

O halde amacımız, toplumsal sözleşme ve refah devletini aşmak olmalıdır. Yalnızca neo-liberal politikaların restorasyonunu yaratan maddi önkoşulları sarsacak denli derin bir toplumsal dönüşüm, çalışan insanların çıkarlarını güvence altına alabilir. Bunu da sosyalizmden daha azı gerçekleştirmeyecektir.

Notlar

(1) Eric Hobsbawm, Age of Extremes: The Short Twentieth Century 1914–1991 (London: Penguin, 1994).

(2) Bunlar International Confederation of Free Trade Unions (ICFTU), Global Union Federations, OECD Sendikal Danışma Komitesi, Dünya Sendikalar Konferedasyonu ve ETUC’u içermektedir.

(3) Bakınız www.icftu.org/displaydocument.asp?Index=991216994&Language=EN.

(4) İstisnalar mevcuttur. Özellikle, ulusal kamu sektörü sendikalarının uluslararası şemsiye örgütü olan Public Services International, Dünya Sosyal Forumu hareketinde, DTÖ/dünya ticareti odaklı “Our World Is Not For Sale network (www.ourworldisnotforsale.org)” aracılığıyla önemli bir rol oynadı. Artan sayıda ulusal sendika ve bunların yerel kolları da yeni küresel adalet ve dayanışma hareketinde yer almaktadır.

(5) “ICFTU Statement on the Global Compact,” www.icftu.org.