mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

 

ÇOK TARAFLI TİCARET SİSTEMİ BİTKİSEL HAYATA GİRDİ

T.MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

31 Temmuz 2006

 

Kısa süre önce “yoğun bakım ünitesine bağlanıp bağlanmadığını”sorguladığımız(Gaye Yılmaz "Çok Taraflı Ticaret Sistemi Yoğun Bakım Ünitesine mi Bağlandı" MÜLKİYE DERGİSİ 250.sayı Haziran 2006) DTÖ-Çok Taraflı Ticaret Sistemi sonunda bitkisel hayata girdi. 24 Temmuz günü DTÖ Genel Başkanı Pascal Lamy tarafından yapılan açıklamada, DT֒de müzakereleri devam eden GATS, AoA, TRIPS, NAMA(Non-Agriculture Market Access-Tarım Dışı Ürünlerde Piyasalara Giriş Anlaşması), Ticaretin Kolaylaştırılması da dahil olmak üzere henüz imza aşamasına gelinmemiş ne kadar anlaşma ve yenileme süreci varsa hepsinin süresiz olarak askıya alındığı belirtildi(Martin Khor, TWN 25th July 2006). Gözlemciler, benzer bir duraklamanın Uruguay Raundunda da yaşandığını ama o dönemde uzlaşmazlıkların ve çelişkilerin bugünkü kadar belirgin olmadığını, bugün yaşanan durumun ise ancak “kriz” olarak ifade edilebileceğini belirtti.

Sermaye birikim sürecinin ikili doğası, yani üretim sürecinde yaratılan artığın büyümesi ve meta formundaki sermayenin para biçimine dönüşmesi (ticaret) ihtiyacının birebir izlenmesine de olanak sağlayan uluslar arası ticaret müzakerelerinde 2001 yılında başlayan Doha Kalkınma Raundundan beri, yıl bazında sönümlenen ya da hız kazanan müzakere konuları oldu. Bu anlamda, örneğin üretimin arttığı yıllarda ticaret kanallarını açacak gümrük vergilerinin düşürülmesi, piyasalara girişin ve genelde ticaretin kolaylaştırılması gibi müzakereler öne çıktı, tersi durumda da yatırımcı haklarını genişleten, rekabet önündeki engelleri kaldırmayı hedefleyen müzakerelere daha fazla enerji harcandı.

Bu arada, 2001 yılının Kasım ayında Katar’ın başkenti Doha’da başlatılan “Kalkınma Raundu”nun başından itibaren yalnızca gelişmiş kapitalist devletlerin kendi aralarında değil, gelişmekte olan ülkeler (GOÜ) ve gelişmişler arasında ve hatta GOܒlerin kendi içinde bile bir dizi çıkar çatışması sürece damgasını vurdu. Bu süreçte, AB’nin tarım desteklerini azaltmama konusundaki direnci, Birlik sermayesinin iç çatışmalarını da gözler önüne serdi ve örneğin AB’li hizmet şirketlerinin oluşturduğu ESF-Avrupa Hizmetler Forumu, AB Komisyonuna “Tarım desteklerinin kaldırılması gerektiği, aksi taktirde diğer ülkelerin hizmet piyasalarını Avrupa’lı şirketlere açmaktan kaçınacağı ve bunun da Avrupa’lı hizmet şirketlerinin işine sekte vuracağı” uyarısını yapmak zorunda kaldı.

ABD’nin direnci ise ihracat desteklerini korumada yoğunlaşıyor ve “AB, tarım desteklerini kaldırmadıkça ben de ihracat desteklerime devam ederim” diyordu. Yaklaşık Altmış yıllık GATT sürecinde ulusal ölçekte sermaye sınıflarının oluştuğu Gelişmekte Olan Ülkeler de oyunun kurallarını öğrenmişti. Tarım dışı ürünlerin ithalatına uyguladıkları gümrük vergilerini ve diğer koruyucu mekanizmaları kaldırmaya (NAMA) yanaşmıyor ve AB ile ABD’nin kendi sermayelerine tarımda ve ihracatta sağladığı desteklemelere son verilmedikçe, onlar da kendi sermayelerini korumaya devam edeceklerini ve gümrük duvarlarını kaldırmayacaklarını söylüyorlardı. 24 Temmuzdaki sonuca bakılacak olursa süreç içersinde GOܒleri bölme ve birbirine düşürme amacıyla Hindistan, Brezilya gibi görece büyük ölçekli ülkelere tanınan ayrıcalıklı konumların da işe yaramadığı söylenebilir. Gerçekten de 2005 yılı Aralık ayında Hong Kong’da ortaya çıkan anlaşmanın bütünü gelişmekte olan dünya açısından bir kayıp olsa da, Brezilya ve Hindistan’ın kayıpları, ortalamanın altında kalmıştı. Bu iki ülkenin asıl kazancı DT֒deki bundan sonraki rollerinin diğer gelişmiş ülkelerle aynı olacağının güvencesinin verilmiş olmasıydı. Daha, 2003 yılında Cancun’daki 5.Bakanlar Konferansında AB ve ABD örgütün eski güç dengesinin değiştirilmesi ve elitler grubuna mutlaka yeni oyuncuların dahil edilmesi gerektiği konularında uyarılmışlardı. Bu uyarılar, örgütün ayakları üzerinde durabilmesi, güç çemberinin genişletilmesi için gerekliydi. AB ve ABD(FİPs)’nin “Beş İlgili Taraf” içerisinde Avustralya’nın yanı sıra Brezilya ve Hindistan’ı da davet etmesi, FİPs’ in öncülüğünde Temmuz 2004’te çerçeve anlaşma çıkmasıyla noktalanan tarım müzakerelerine çözüm getirme girişimi de bu yönde atılmış önemli adımlardı. Hong Kong sürecinden hemen önce “Yeni Dörtlü” adı altında alelacele oluşturulan yeni informel grubun gelişmiş ve gelişmekte olan dünya tarafından da onaylanması Brezilya ve Hindistan’ın yeni süreçteki rollerinin ne olacağını gösteriyordu. Hong Kong’ta temel amaç DT֒yü kurtarmaktı ve bu iki ülkenin görevi ise AB ve ABD’nin tarım ihracat desteklemelerinde büyük indirimler yapmak istememesi halinde gelişmekte olan ülkeleri kendi aleyhlerine bir dengeye ikna etmekti. Toplantının son günü geldiğinde ise, Brezilya ve Hindistan bu kez, ortaya çıkan anlaşmanın gelişmekte olan ülkelerin ne kadar lehine olduğu üzerine propaganda yapmakla görevlendirilmişlerdi. Brezilya dış işleri bakanı, gelebilecek ters soruların önünü kesebilmek için basın konferansını adeta yarıda bitirdi ve ardından da Hintli bakanla derhal salonu terk etti. Gerek Brezilya gerekse Hindistan hükümetleri, yürüttükleri neo liberalizm karşıtı propoganda sonucunda iktidara gelmiş ama iktidarı aldıktan sonra neoliberal programların en etkin savunucuları olmuş, IMF programlarını desteklemekten ve ulusötesi şirketlerin lobi gruplarına tavizler vermekten geri durmamışlardı. Bu bağlamda, her iki hükümetin kendi ülkelerindeki sicilleri ile Hong Kong’ta sergiledikleri performans arasında doğrusal ve hatta tutarlı bir ilişki olduğu görülüyordu.

Peki, ne olmuş da Brezilya ve Hindistan kendilerine verilen görevi başaramamış ve 24 Temmuz 2006’da müzakere süreçleri askıya alınmıştır. Tam da bu noktada küresel kapitalizme entegre olmuş ve olma yolundaki bütün devletlerin, ancak, kendi egemen sermayelerinin izin verdiği ölçüde ve çizdiği sınırlar, belirlediği koşullar dahilinde liberal davranabilecekleri gerçeğini hatırlamada yarar var. Yazının başında da belirttiğimiz gibi bugün gelinen noktada uluslar arası güç dengeleri kompozisyonu ciddi bir değişim içersindedir. Bu bağlamda yaşanan süreci “devletlerin dışa karşı bağımsızlıklarını kaybettikleri” şeklinde açıklamak yerine, sermaye birikimine paralel olarak devletlerin kendi iç dinamiklerine ve özünde kendi sermaye sınıflarına bağımlılıklarının görünür hale geldiği şeklinde okumak daha sağlıklı olacaktır. Bu konuda verilebilecek bir diğer örnek de Türkiye’dir. 1999 Helsinki sürecinden beri uluslar arası ticaret müzakerelerinde AB’nin pozisyonu ne ise ona göre davranan Türkiye, son bir yıl içersinde teklif listelerine şartlar koyan ve diğer ülkelerin teklifleri netleştiğinde listesini değiştirebileceğini söyleyen bir ülke olmuş, dahası, AB’nin korumacı pozisyonu ile sürekli çatışma halinde olan içersinde Venezuela, Küba, Bolivya gibi “muhalif” ülkelerin de yer aldığı G33 kampına katılmıştır.

G33 muhalefetinin sınırları

Bir iki istisna dışında G33 ülkelerinin sergilediği muhalif tavrı mercek altına yatırdığımızda, karşımıza, küreselleşme karşıtı hareket içindeki yanılsamayı besleyen, korumacı bir tavır çıkmaktadır. Bu ülkelerin asıl istediği kendilerine kapitalizme entegrasyonda daha uzun bir süre verilmesi, korumalarını bir süre daha sürdürmelerine göz yumulmasıdır. Bu bağlamda örneğin, 24 Temmuz’da ortaya çıkan sonucun, bugüne kadar alınan yoldan geri dönüşün başlayacağı biçiminde yorumlanması mümkün değildir. Türkiye’den örnek verecek olursak, çok taraflı ticaret sisteminin askıya alınması, Kamu Yönetimi reformundan vazgeçileceği, iş yasasının işçi sınıfının çıkarlarına uygun bir şekilde yeniden dizayn edileceği ve esneklik, kuralsızlaştırma vb. pratiklerin ortadan kaldırılacağı, yatırımcıları koruma altına alan yasal düzenlemelerin geri çekileceği ya da sosyal güvenlik reformunun durdurulacağı anlamına gelmemektedir. Zaten G33’ün talepleri de bu konularla ilgili değildir. Tam da bu yüzden, küreselleşme karşıtı hareketlerin son bir haftayı bayram havası içersinde geçirmelerinin nedenini anlamak mümkün değildir. Nasıl ki uluslar arası ticaretin çok taraflı bir formda yürütülmesi kapitalist birikim süreci için “olmazsa olmaz” bir koşul değilse, nasıl ki kapitalist sistemin işçi sınıfı üzerinde yarattığı yıkımın temel nedeni IMF, DB, DTÖ gibi kurumlar değil de sistemin üretim, mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerinin bizzat kendisi ise, çok taraflılığın kesintiye uğraması da özlem duyulan “başka bir dünya”ya ulaşma yolunun açıldığı anlamına gelmeyecektir.

Yeni süreçte ikili ve bölgesel anlaşmalara ağırlık verilebilir

Çok taraflı sistemin -geçici de olsa- kesintiye uğraması, bütün devletlerin önümüzdeki süreçte ikili ve bölgesel anlaşmalara yönelimini hızlandırabilir, bölgesel kalkınma ve yatırım ajanslarının çalışmalarının ağırlık kazanmasına yol açabilir(Vandana Shiva "WTO is dead, long live free trade" 26th July 2006). Kalkınma temelli ve “yabancı yatırımların cezp edilmesinin toplumsal refahı arttıracağı” yönündeki retorikler, küresel-bölgesel ikileminde ironik bir biçimde küreselleşmeye karşıt ve alternatif olarak sunulan bölgeselleşmeye öteden beri daha pozitif yaklaşan toplumları etkilemede çok daha yoğun olarak kullanılabilecektir bu yeni dönemde. Aslında bu süreç uzun süreden beri küreselleşmeye eşlik etmektedir. Çok taraflı sistemin iniş çıkışlı gidişatı öngörüldüğü için sermaye birikim sürecinin kesintiye uğramaması amacıyla onlarca bölgesel ve yüzlerce ikili anlaşma bugüne kadar zaten bağıtlanmış durumdadır. Son dönemde görüşmeleri süren anlaşmalar arasında MEFTA (Orta Doğu Serbest Ticaret Alanı), TPA (AB-ABD Atlantik Ötesi Serbest Ticaret Paktı, AFTA (Amerika Serbest Ticaret Anlaşması: Kolombiya, Ekvador, Peru, ABD). Ülkeler arası ikili anlaşmalarda da oldukça ciddi yol kat edilmiştir.

Toplumsal Hareketler Süreci Nasıl Değerlendiriyor

Küreselleşme karşıtı hareket, yazının başında da belirttiğimiz gibi, son bir haftaya bayram havası içerisinde girmiştir(Aileen Kwa, "Civil Society Groups Celebrate Collapse of Doha Round" 25th July). Sistemi rehabilite etme amaçlı umutlar daha cesurca dile getirilmeye başlanmış, kıtasal ve bölgesel anlamda atılması gereken adımlar üzerinde bir dizi değerlendirme dünyanın bir ucundan öteki ucuna ortalıkta uçuşup durmaktadır. Bu önerme ve değerlendirmelerde daha çok küreselleşmenin kurumlarının nasıl reform edileceği, hangi kurumların tümden tarihin çöplüğüne gönderilip, hangilerinin yalnızca reform edileceği gibi sorunlar ele alınmaktadır. Bu bağlamda örneğin Latin Amerika’da ALBA-Latin Amerika İçin Bolivarcı Alternatif başlıklı yeni bir finansal yapılanma IMF ve Dünya Bankasının yerine önerilmektedir(Focus on the Global South "The IMF: Shrink it or Sink it - A consensus declaration and strategy paper 24th July 2006). Önermenin arkasındaki devletler Venezuela, Bolivya ve Küba’dır, amaç ise, IMF ve DB’nin fonksiyonlarını yerine getirecek kıtasal bir para fonu ve banka kurulması, Latin Amerika ülkelerinin kıta dışından gelişmiş kapitalist devlet ve kurumlara olan bağımlılığına son verilmesidir. Asya ülkeleri için, IMF, DB ve Asya Kalkınma Bankalarından ayrılmaları, G.Kore ve Japonya’nın geçmişte izlediği “kalkınma yolu”nu izleyerek kamusal alanı güçlendirmeleri önerilmektedir(Walden Bello " Breaking out of the WTO Paradigm" Focus on the Global South 27th July 2006). Toplumsal hareketlerin kaygılarının ortaklaştığı kıta ise Afrika’dır. Afrika, finans kaynakları en kıt olan kıta olarak tanımlanmaktadır. Böyle bir tanımlama aslında batılı şirketlerin kıtada yürütmeye devam ettikleri madencilik ve petrol rafinerisi tarzı ekonomik faaliyetlerinin yok sayıldığını, çözüm yollarının kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkilerini bir veri gibi alarak belirlendiğini ortaya koymaktadır. Aktardığımız, toplumsal hareketler tarafından savunulan bu yeni yapılanmanın fikir babasının Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP önerisi) olması da bu tespitimizi doğrular niteliktedir.

SONUÇ YERİNE

20. yüzyılın başında bir dünya savaşına yol açan gümrük duvarları, yani piyasalara giriş sorunu, 21. yüzyılın başlarında bulunduğumuz bugünlerde de sermayeler arası ittifaklar zemini olan DT֒yü sarsmaktadır. Aslında, Afganistan’la başlayıp, Irak’la devam eden şimdilerde Lübnan üzerinden Suriye ve İran’ı hedef alan açık savaş da özünde kapitalizmin ittifak zeminlerinde giderilmesi mümkün olmayan genişleme sancılarından başka bir şey değildir. Gerçekten de 60 yıllık GATT sürecinde dünya sermayesi pek çok ortak çıkar konusunda uzlaşmaya varmayı başarmış ama sıra gümrük duvarlarına yani kapitalistler arası paylaşıma geldiğinde sonuç hep çözümsüzlük olmuştur. Bugün de DTÖ üye devletlerinin üzerinde anlaşma sağlayamadığı temel konu yine piyasalara giriş, gümrük duvarlarının kaldırılması sorunudur. Yaşanan kilitlenme, kısa ve orta vadede bölgesel ve ikili anlaşmalar veya zemini oluştuğunda DTÖ içersinde çok taraflı anlaşmalar çerçevesinde geçici olarak aşılabilir.

Ancak yine de unutulmamalıdır ki “Nasıl ki uluslar arası ticaretin çok taraflı bir formda yürütülmesi kapitalist birikim süreci için “olmazsa olmaz” bir koşul değilse, nasıl ki kapitalist sistemin işçi sınıfı üzerinde yarattığı yıkımın temel nedeni IMF, DB, DTÖ gibi kurumlar değil de sistemin üretim, mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerinin bizzat kendisi ise, çok taraflılığın kesintiye uğraması da özlem duyulan “başka bir dünya”ya ulaşma yolunun açıldığı anlamına gelmeyecektir.”

Türkiye MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

31 Temmuz 2006