mai ve küreselleşme karşıtı çalışma grubu

Dünya Sosyal Forumunun Ekonomisi ve Politikası

"Küreselleşme" karşıtı mücadeler için dersler

Politik Ekonomi için Araştırma Birimi - Mumbai, Eylül 2003

 

Bu yazı;  www.rupe-india.org  ve  www.owcinfo.org  web sitesinde yer almaktadır. Dökümanı yayınlayanların e-mail adresi: rupeindia@rediffmail.com

Yazıyı hazırlayanlar, dökümanın başka dilde ve yerlerde, sadece bütün olarak ve bağlantı adresleri verilerek yayınlanması istenmektedir. 

Çalışma Grubumuzdan Pınar EROL'un ingilizce çevirisini yaparak hazırladığı yazının geniş bir özetini bilgilerinize sunuyoruz.

 

MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

İçindekiler

‘Küreselleşme’

 

Dünya Sosyal Forumu ve ‘Küreselleşme’ karşıtı mücadele

I. Dünya Sosyal Forumu nasıl ve niçin ortaya çıktı?

II. DSF Mumbai 2004 ve Hindistan’daki NGO fenomeni

 

Ek I      : Ford Vakfı – Ülke dışından fonlamanın amaçları ile ilgili bir örnek

Ek II    : Dünya Sosyal Forumunun kullandığı fonlar

‘Küreselleşme’

1990’larda dünya çapında yaşanan ekonomik dönüşümleri ‘küreselleşme’ olarak tanımlamak moda haline geldi. Ekonomilerin dünya çapında daha fazla bütünleştiği ve zenginliğin herkese yaygınlaşacağı söyleniyordu. Ancak, bu tabela altında yapılan gerçek uygulamaların, bütünleşme ve kalkınma ile ilgisi yoktu. Üçüncü dünyanın borç geri ödemelerinin sürdürülmesi; aynı ülkelerin ihraç ettikleri hammaddelerin fiyatlarının düşmesi; bu ülkelerin zayıf üretici sektörlerini koruyan gümrüklerin kaldırılması; yabancı doğrudan yatırımların önündeki engellerin kaldırılması; dev yabancı şirketlerin üçüncü dünya ülkeleri ekonomilerinin daha büyük bölümlerini ele geçirmelerine izin verilmesi; büyük miktarlarda spekülatif yabancı sermayenin giriş ve çıkışı üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması ve bu spekülatif sermayenin akışının ekonomik yaşam üzerinde egemenlik kurmasına izin verilmesi; üretken faaliyete, kalkınmaya ve refaha harcanan devlet harcamalarının azaltılması; etkinliklerin, mülklerin ve doğal kaynakların özelleştirilmesi; elektrik, yakıt, sağlık hizmeti, eğitim, ulaşım ve gıda gibi asli hizmetlerin ve malların fiyatlarındaki büyük artış; daha önceleri güçsüz sektörlere yönlendirilen destekleme kredilerinin kaldırılması; işçilerin iş güvencesinin ortadan kaldırılması; toplumsal ürün içerisinde ücretlerin payının azaltılması; üçüncü dünyada ülke endüstrilerinin yıkılması ve üretici firmaların kitlesel olarak kapatılması; bağımsız küçük endüstrilerin imha edilmesi; el işi sektörlerinin imha edilmesi; sonraki yıla tohum veren tahılların vermeyenlerle yer değiştirmesi ve gıda güvenliğinin ortadan kalkması; toprak mülkiyetinde üst sınırların kaldırılması; ormanların şirketlere kar için açılması; köylülerin biyoteknoloji ürünlerine bağımlı hale getirilmesi; zehirli atıkların atılmasının ve doğayı tahrip eden sanayiin üçüncü dünyaya kaydırılması; kadınların ucuz fabrika işçisi olarak kullanılması; büyük çaplı işsizliğin yanı sıra fuhşun artması; çokuluslu medya şirketlerinin ve onların kültürel ürünlerinin tüm ülkelere girmesi ve sistematik biçimde kocaman bir yoksulluk denizinin içerisinde tüketim adalarının geliştirilmesi.

 

Tüm bunların sonucunda dünyanın daha bütün ve daha zengin bir hale gelmesi bir yana, dünya ekonomisinin daha bölünmüş hale geldiği ortadadır. Dünyadaki insanların yüzde 45’i günde 2 doların altında bir gelir ile yaşıyor. Dünya işgücünün üçte biri işsiz ya da eksik istihdam kapsamında. 1993’te dünya nüfusunun en zengin yüzde birlik bölüğü, en fakir yüzde 57’lik bölümünden daha fazla gelir elde etti. En zengin yüzde 5’in geliri en fakir yüzde 85’inkine yakın.

 

Büyüme duraklarken dağılım daha da eşitsiz hale geldi. Zengin ekonomilerdeki büyüme hızı son yirmi yılda çok düştü; gelişmekte olan ülkelerde ise durum daha da kötü ve 1980-98 arasında kişi başına ortalama büyüme sıfır oldu.

 

Yoksulluk ve eşitsizlik yeni olgular olmamakla birlikte son on yılda çok sık ve devasa mali krizler ve çöküşler yaşandı. Bu mali krizlerin getirdiği yıkım ancak savaşlarla karşılaştırılabilecek kadar ağır oldu. Doğu Avrupa’da ve eski Sovyetler Birliğinde 2000 yılına gelindiğinde ülkelerin hemen hiçbirinde 1989 yılındaki kadar bir GSMH elde edilememekteydi. Rusya’da GSMH 1989 seviyesinin üçte ikisi kadar, Moldovya ve Ukrayna’da üçte biri kadardı. Asya krizi sırasında işsizlik Tayland’da üç katına, Güney Kore’de dört katına ve Endonezya’da on katına çıktı.

 

Emperyalist ülkeler bu yıkımlardan faydalandı. Üçüncü dünya ülkelerinin ihraç ettikleri hammaddelerin fiyatlarının düşmesi çokuluslu şirketlerin maliyetlerini azalttı. Doğu Asya’yı, Rusya’yı ve Brezilya’yı terk eden sermaye emperyalist ülkelere aktı. Bu ülkelerde  para biriminin değerinin düşmesi mal varlıklarının değerini düşürdü ve bunları yabancı yatırımcılar için daha ucuza el konabilir kıldı. Örneğin Brezilya’da özelleştirilen altyapı ve hizmet sektörleri büyük çapta çokuluslu şirketler tarafından alındı ve bunlardan yalnızca 1998’de 7 milyar dolar kar elde edildi.

 

‘Küreselleşme’ terimi büyük bir çarpıtmadır. Emek ulusal sınırlar içinde hapis kalmayı sürdürmektedir. Sermaye ise dünya çapında giriş çıkış özgürlüğü ile silahlanmıştır. Bu da ona dünya çapında emek sömürüsünü azami kılma şansı vermektedir. Ancak sermaye sahipliği hiç de yerküreye yayılmış değildir; gitgide daha fazla emperyalist ellerde yoğunlaşmakta ve merkezileşmektedir.

 

Bu süreçlerden faydalanan emperyalist ülkelerin işçi sınıfları da olmamıştır. ABD’deki gelir eşitsizliğinin 1930’lardan bu yana en yüksek düzeyde olduğu hesaplanmaktadır. Ve Avrupa’da da ekonomik entegrasyon ve daha fazla rekabet gücü yönündeki basınç Avrupa işçi sınıfını haklarından ve sosyal taleplerinden yoksun kılmayı hedeflemektedir.

 

Bu nedenle ‘küreselleşme’ye karşı direniş, hem üçüncü dünya ülkelerinde, hem de emperyalist ülkelerin içerisinde gerçekleşmiştir. Bu direnişle başa çıkabilmek için emperyalizm kendi evinde baskı, dışarıda da silahla bastırma yollarını kullanmaktan çekinmemiştir. Ancak bunlar basit ve asli önlemler olsa da, yeterli olmayacaklardır; direnişle başa çıkabilmek için daha sofistike siyasi araçlar da gereklidir.

 

Yeni bir girişim

Brezilya’nın Porto Alegre şehrinde, 2001 yılı Ocak ayında, ‘küreselleşme’ye karşı çıkan büyük bir toplantı gerçekleşti. Bu toplantı kendisini her yıl Davos’ta toplanan “Dünya Ekonomik Forumu”na karşı konumlandırarak, “Dünya Sosyal Forumu” olarak adlandırdı. Geniş katılım organizatörlerin 2002 yılı ve 2003 yılı Ocak aylarında da benzer toplantılar organize etmelerini teşvik etti; bunların sonuncusuna katılım 100.000’in üzerinde oldu.

 

Bu forumlar büyük etki yaptı ve birçoklarınca dünya çapındaki mevcut siyasi eğilimlerin alternatifi olarak, yeni bir siyaset için potansiyel kaynak olarak görülmeye başlandı. Emperyalizme karşı olan tüm hareketler, örgütler ve çevreler DSF ile ilgilenmek durumunda kaldılar.

 

En başta toplantıların doğrudan etkisi daha çok Latin Amerika ile sınırlı iken bu durum da değişti. Son bir yıl içerisinde Dünya Sosyal Forumu (DSF) adı altında Arjantin’de, İtalya’da, Filistin’de, Hindistan’da ve Etiyopya’da bir dizi toplantı gerçekleştirildi. Bir sonraki DSF toplantısının da Mumbai’de 2004 yılı Ocak ayında yapılacağı duyuruldu.

 

DSF’nin gerçek amaçlarını ve niteliğini anlayabilmek için ortaya çıkışına ve gelişimine bakmalıyız. Bu dökümanda bu amaçlanacak.

 

Aşağıda, Dünya Ticaret Örgütünün 1999 Aralık konferansında, ABD’de ve Avrupa’da, uluslararası sermayenin yarattığı yoksunluklara karşı militan bir protesto hareketinin nasıl doğduğunu ve bir buçuk yıl boyunca da sürdüğünü anlatacağız. Bu ülkelerdeki yönetici çevrelerin bu hareketi bastırma çabaları başarılı olmadı, tersine hareket büyüdü. Yine bu aşamada DSF de Fransa’daki, kendisini uluslararası finans kurumlarına lobi yaparak reform yapmalarını sağlamaya adamış olan bir NGO platformu olan ATTAC ve Brezilya İşçi Partisi tarafından başlatıldı.

 

Brezilya’da son üç yıldır yapılan DSF toplantıları hem çok büyük kalabalıkları, hem de çok çeşitli katılımcıları bir araya getirdi. Bunlar arasında saygın güçler ve emperyalizme karşı olan kişiler de yer aldı. DSF sloganı “Başka bir dünya mümkün” başka bir toplumsal sisteme öykünmeyi akla getiriyor ise de, DSF’nin kendi ilkeleri ve yapısı, halkların eylemleri için ve emperyalizme karşı kazanacakları iktidarları için bir platform olmamasını bizzat güvence altına alıyor. Forum “yatay” (hiyerarşik olmayan) bir “süreç” (organ değil) olma iddiasında. Ancak bu söylemin arkasında az sayıda örgüt kararları kontrol ediyor ve bunların birçoğunun da ciddi maddi kaynakları ve mevcut dünya düzenini kontrol eden ülkeler ile bağları var. DSF bir organ gibi kararlara varmayı dışladığı için, talepler ve eylemlerin kolektif ifadesi olabilme kapasitesini taşımıyor. Toplantıları NGO dünyasını öne çıkarıyor ve NGO dünya görüşlerinin propagandasını yapıyor. Bu nedenle de ‘alternatifler’ üzerine yapılan tüm konuşmalarda, spot ışığı, sistemin değiştirilmesine değil, mevcut sistem içerisindeki alternatifler üzerine yöneltiliyor.

 

Esasen DSF’nin mevcut sistem ile bağları birkaç yönden gözlemlenebiliyor. Sistem değişikliği için mücadele eden bir dizi siyasi güç DSF toplantılarına alınmazken, emperyalist ülkelerden çok sayıda siyasi lider foruma katılıyor. Hem DSF’nin kendisi emperyalist çıkarlara bağlı kurumlardan fon alıyor, hem de DSF’ye katılan sayısız yapı maddi olarak yine böyle kurumlara bağımlı. Bunun sonuçları böylesi kurumlardan biri olan Ford Vakfı’nın tarihinden de görülebilir. Bu vakıf uluslararası düzeyde CIA ile yakın işbirliği yapmış, Hindistan’da da, hükümet politikalarını Amerikan çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek konusunda yardımcı olmuştur.

 

Son yıllarda Hindistan’da alınan bu tür fonlar hızla artmıştır ve bu da NGO’ların hızla yaygınlaşması ile sonuçlanmıştır. Daha önce NGO’lar kendilerini ‘kalkınma’ faaliyetleri ile sınırlarken, 1980’lerden beri alanları ‘aktivizm’e ve ‘siyaset savunuculuğu’na doğru da genişlemiştir; dolayısıyla fonlanan siyasi faaliyet niteliği kazanmıştır. Bu olgu sosyal hareketleri daha fazla bürokratlaştırma ve onları kitle denetimi dışına çıkarma etkisi yaratmaktadır. Böylesi fonlamanın rolünün eleştirisi 1980’lerin sonunda Hindistan Komünist Partisi (Marksist) tarafından yapılmıştır; ancak şu anda bu partinin önder kadroları Hindistan’da DSF’yi örgütleyenlerin başında gelmektedir.

 

Emperyalizmin halen sürdürdüğü saldırı için kullanılan yanlış bir sözcük olan ‘küreselleşme’ye karşı, çeşitli düzeylerdeki, çeşitli ülkelerdeki ve çeşitli biçimlerdeki mücadelelerin birleşmesi ile direnilebilir ve hatta bu saldırı yenilgiye uğratılabilir; ama ‘küreselleşme’ye karşı mücadele eden güçler, bu mücadelede ellerini birleştirmek zorundadırlar. Ancak dikkatli bir analiz Dünya Sosyal Forumu’nun böylesi bir mücadele için uygun araç olmadığını bize gösterir. DSF böyle bir mücadeleden sapmadır.

 

Dünya Sosyal Forumu ve ‘Küreselleşme’ye karşı Mücadele

 

I. DSF Nasıl ve Niye Ortaya Çıktı

 

Seattle gösterisi ve sonrası

DSF’nin ortaya çıkışı (tersinden), Dünya Ticaret Örgütünün 1999 yılı Aralık ayı konferansında Seattle’da gerçekleşen ciddi uluslararası protesto ve çatışmadan bu güne izlenebilir. Dünyanın en zengin ekonomileri arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucunda yara alan bu konferans, bundan da daha çok ve esasen, sokaklardaki müthiş protesto dalgası sonucunda dağıldı. Sokaktaki 50.000’in üzerindeki yürüyüşçü birbirlerinden çok farklılıkları olan bir kitleydi: kapitalizm-karşıtı propagandistler, anarşistler, üçüncü dünya borçlarının silinmesi için kampanya yapanlar, çevreciler ve hatta ABD örgütlü işçi hareketinin önemli bölükleri oradaydı. DTÖ Konferansı gündemini tamamlayamadan bir fiyasko ile sonuçlandı. Küreselleşmeye karşı mücadele edenler için Seattle bir zafer sembolü, böylesi bir mücadelenin olanaklı ve yapmaya değer olduğunu gösteren bir semboldü.

 

Bundan sonraki bir buçuk yıl boyunca Seattle’dan esinlenen bir dizi protesto, önemli uluslararası güçlerin ve kurumların tüm toplantılarına müdahale etti. (Dünya Ekonomik Forumu, Davos, Ocak 2000; IMF-Dünya Bankası Bahar toplantıları, Washington, Nisan 2000; DEF, Melbourne, Eylül 2000; IMF-Dünya Bankası yıllık toplantısı, Prag, Eylül 2000; AB zirvesi, Nice, Aralık 2000; Davos toplantısı, Ocak 2001; Quebec Amerikalar Ekonomik Zirvesi, Nisan 2001; AB zirvesi, Gothenburg, Haziran 2001; Salzburg Dünya Ekonomik Forumu toplantısı, Temmuz 2001 ve G-8 Dünya Ekonomik Zirvesi, İtalya, Temmuz 2001)

 

Elbette zirvelerin şefleri ve büyük medya protestocuları anlamsız şiddet olayları çıkarmakla suçladı. Ancak protestocuların eylemlerinin temel acil hedefi çok açıktı: toplanan delegelere fiziksel olarak engel olmak ve böylelikle de bu konferansların gündemlerini tamamlamalarını engellemek.

 

Çünkü bu gündemler, en geniş anlamda söyleyecek olursak, daha fazla kemer sıkma anlamına gelmekteydi. Gündemler üçüncü dünya ekonomilerini ithalat, doğrudan yatırımlar ve özelleştirme ile daha fazla işgale açmak; hem endüstrileşmiş ülkelerde, hem de üçüncü dünyada emeğin değerini (doğrudan ve dolaylı yollarla) düşürmek; sermayenin şimdi olduğundan da fazla yoğunlaşmasını sağlamak ve bu oyunda emperyalist güçler arasında çıkan anlaşmazlıkları halletmek yönündeydi.

 

Gösteriler, hiçbir örnekte, tek başına, uluslararası sermayenin planlarına engel olmadı. Ancak Seattle’daki ve onu izleyen militan gösteriler “işlerin her zamanki gibi gitmesini” engellemiş, rahatsızlık vermişti. Seattle’da DTÖ başkanının, BM Genel Sekreterinin, ABD Dış İşleri Bakanının, ABD Ticaret Temsilcisinin de aralarında bulunduğu delegeler otellerinden çıkamadıkları için konferansın açılış oturumu iptal edildi. İzleyen günlerde de göstericiler sokakta polisle kaç-kovala mücadeleye devam etti ve içeride görüşmeler çöktü. Washington’da Fon ile Banka’nın toplantısı sırasında ABD hükümeti iki mali kurumun çevresindeki geniş bir alanda tüm işyerlerini kapatmak zorunda kaldı ve yine de göstericiler önemli görevlilerin (aralarında Fransa maliye bakanı da olmak üzere) toplantıya ulaşmasını engellediler. Melbourne’da Avustralya başbakanı John Howard ve dünyanın en zengin adamı Bill Gates diğer kimi delegelerle birlikte toplantı yerinde hapis kaldı. Giriş 30.000 gösterici tarafından kapatılmış olduğu için delegeler dışarıya helikopterler ile ve deniz yoluyla taşındı. Prag’da konferans merkezi saatlerce bloke edildi ve birçok önemli delege toplantıya katılamadı. Nice’de yetkililerin 100.000 protestocuyu dışarıda tutma çabaları delegelerin kuşatma altında kalması ile sonuçlandı. 2000 yılı Aralık ayında Victoria’da (Kanada) yapılması planlanan bir NATO toplantısı ve 2001 yılı Haziran ayında Barcelona’da yapılması planlanan bir Dünya Bankası kalkınma toplantısı gösterilerle ilgili korkudan dolayı iptal edildi. Ocak 2001’de Davos’ta Financial Times’ın görülmemiş güvenlik önlemleri olarak tarif ettiği önlemler (kitlesel gözaltılar ve yolların ve demiryolunun kapatılması anlamına geliyordu) yüzlerce protestocunun toplantının yapılacağı yere ulaşmasını engelleyemedi. Quebec’te tüm dikkat FTAA Anlaşmasına değil göstericilere çevrildi. İsveç’te Gothenburg şehrinin içi gerçek bir savaş alanına dönüştü.

 

Her toplantıda, yasal ve fiziksel engeller dikilerek, daha büyük alanlar “girilmez alan” ilan edildi. İtalya’da, “birleşmiş Avrupa”da da sınırlar kapatıldı ve birçok insan sınırdan geri çevrildi.

 

Bu gösterilerde katılımcıların sloganları ve amaçları çok çeşitlilik gösteriyordu; reformist olanlardan devrimci olanlara (hatta ABD’da az sayıda şovenist de gösterilerdeydi). Ancak Economist’in de saptadığı gibi “göstericilerde ortak olan kurulu ekonomik düzene ve onun kurumlarına –IMF, DB ve DTÖ- duyulan nefretti”. Yürüyüşler katılımcılar için bir okul oldu, çoğunluğu daha önce siyasi olmayan bu katılımcılar, ya da tek bir konuya odaklanmış olanlar, daha geniş bir siyasi perspektif ile karşılaştılar ve deneyimleri boyunca radikalleştiler. Ve güçleri de azalmak bir yana, artıyor gibi görünüyordu. İtalya Cenova’da 150.000 kişi büyük zorlukları aşarak şehre ulaşmayı başarmıştı.

 

Birleşmiş bir Avrupa projesinin arkasında duranlar için, özellikle örgütlü işçilerin bu protestolara öngörülmeyen düzeylerdeki katılımları tehlikeli bir işaretti. Avrupa şirketleri ve bunların siyasi temsilcileri tek bir süpergücü ortaya çıkarmaya çalışırken adım adım Avrupa işçi sınıfını tüm güvencelerinden ve sosyal haklarından mahrum bırakmaya çalışıyorlar. Sınırların ötesinden güçlerini birleştiren militan bir işçi sınıfı bu projeyi tehlikeye atabilirdi.

 

Gelen tepki: Baskı

Anılan gösterilerde başlangıcından itibaren göstericilere yönelik yoğun bir şiddet kullanıldı. Çoğu kez şiddete gerekçe “protestolara kapalı alanda” bildiri dağıtmak ya da almak bile olabiliyordu. Her türlü polis şiddeti kullanıldı.

 

2001 yılı Haziran ayındaki Gothenburg AB zirvesinde Seattle sonrası gösteriler açısından bir dönüm noktası yaşandı. Polis göstericilere saldırmakla yetinmedi, ateşli silah da kullandı. Biri ciddi olmak üzere üç gösterici yaralandı. İngiltere başbakanı Tony Blair ise yine de göstericilere karşı çok müsamahakar davranıldığını söylüyor ve ekliyordu: “Bu adamlar kimseyi temsil etmiyorlar... Bence onlara karşı çok daha kararlı olmalıyız.”

 

Blair’in dileği Cenova’da gerçekleşti. Büyük bir alan içerisinde gösteriler yasaklandı. Polisin herkesi durdurma ve arama yetkisi vardı. Bildiri dağıtmak tümüyle yasaktı. Konferansın ilk günü polis genç gösterici Carlo Giuliani’yi öldürdü.  21 Temmuz’u 22’sine bağlayan gece polis göstericilere yatakhane vazifesi gören bir okulu bastı. İnsanlar uykularında yakalanıp demir çubuklarla dövüldüler. 72 kişi yaralandı. Af Örgütünün açıklamasına göre daha sonra hepsi de suçsuz bulunarak serbest bırakılacak bu göz altına alınanlar feci şekilde dövülmüş, kimileri ölüm ve tecavüz ile tehdit edilmiş, kendilerine aç, susuz bırakma ve taciz dahil kötü muamelede bulunulmuştu.

 

18 ay sonra İtalyan polisi bir meclis araştırmasında protestoculara karşı delil icat ettiklerini itiraf etti. Bir üst düzey polis yetkilisi okula iki molotof kokteylini kendilerinin yerleştirdiklerini aktardı. Gardian gazetesinin araştırması göstericiler arasına Avrupa güvenlik güçlerinden provakatörlerin karıştırıldığını belgeledi. Elbette bu kişilerden hiçbiri tutuklanmadı. O halde bu, büyüyen anti-emperyalist harekete karşı, Avrupa liderlerinin önceden planlanmış bir saldırısı idi.

 

Daha sofistike tepki gerekliydi

Kaba baskı bu hareket ile başa çıkmanın temel bir aracı olmaya devam etse de yeterli değildi. Çünkü Blair’in “bu adamlar kimseyi temsil etmiyorlar” meydan okumasına karşın, aslında bugün yaşanan süreçten etkilenen ve kimileri de yıkıma sürüklenen büyük ve artan büyüklükteki bir kesimi temsil ettikleri, hem de bu kesimlerin bizzat emperyalist ülkelerin içinde bile bulunduğu gitgide açığa çıkıyordu. Kanada istihbaratı daha ilk aşamalarda “Seattle ve Washington’ın, karşıtların ne denli büyük bir kitle olabileceğini ve bu eylemlere katılanların küreselleşmenin yayılmasını engellemek için ne kadar ileri gidebileceğini gösterdiği” uyarısını yapmıştı. Economist gibi kapitalist bir yayın bu gösterilerin küresel kapitalizme yönelik nasıl bir öfkeyi açığa çıkardığını kendileri tespit ediyor, bu küresel militan eğilimi ciddiye almamanın tehlikeli olacağını ve şimdiden bir şeyleri değiştirdiğini ifade ediyor, MAI anlaşmasını bunun ilk kurbanı olarak sayıyordu. Yine Economist’e göre protestoların etkinliği sadece kullandıkları yöntemlerde değil, aynı zamanda “Batı’da birçoklarının sempatisini kazanmalarında” idi. Bu protestoların, geride yoksullar bırakmak, çevreyi kirletmek, kâra insanlardan fazla önem vermek, genetik olarak değiştirilmiş gıdalar, vb. gibi gerçek kaygılara tercüme olduğunu ifade ediyordu. “Bunların başarısı sürer ve bu da iktidar için iştahlarını tatmin edeceğine daha da artırırsa, küresel ekonomik entegrasyon birçoklarının tahmin edemeyeceği denli büyük bir riske girebilir”di.

 

Tüm bunlara sofistike bir tepki verilmesi gerekiyordu. Melbourne’da göstericiler tarafından sarılmış bir konferansta Dünya Ekonomik Forumu kurucusu Klaus Schwab orada öğrendiği şeyin, gelecekte konferanstaki işadamları ile sokaktaki göstericilerin buluşabileceği ve kimi görüş alış verişleri yapabileceği güvenli bir köşenin oluşturulması gerektiği olduğunu söylüyordu.

 

Dünya Bankası, IMF ve BM yıllardır uluslararası toplantılarına paralel kimi NGO toplantılarına sponsorluk yapmaktadırlar. Bu anlamda bu olay tümüyle yeni bir şey değil. Esasında 1999 Seatle DTÖ konferansında da konferanstan bir gün önce bir paralel Sosyal Zirve yapılmıştı. Ama bu sosyal zirve protestocuları ticari liberalizasyon ile konsensüse ikna etmek için yeterli olamamıştı. Seattle ve sonrasındaki eylemlerde protestocuların hedefi olan uluslararası organların sponsorluğunu yaparak örgütledikleri toplantılara, protestocuların hiçbir güveni olmadığı açığa çıkıyordu.

 

Dünya Sosyal Forumuna şekil veriliyor

Bir sonraki çalkantılı yıl olan 2000 yılında Seattle türü çatışmaların “alternatifi” biçimlendirildi. Bu müthiş bir hız ile, Seattle olaylarının üç ay sonrasında başlayarak gerçekleştirildi.

 

DSF Uluslararası Konseyinin bir üyesine göre, bir Fransız NGO platformu olan ATTAC’ın başkanı Bernard Cassen, bir Brezilya işveren örgütünün başkanı Oded Grajew ve bir Brezilya NGO’lar birliğinin başı olan Francisco Whitaker “bir dünya sivil toplum etkinliği” önerisini tartışmak için 2000 yılı Mart ayında bir araya geldiler. O gün Brezilya İşçi Partisinin (PT) yönetiminde olan Porto Alegre belediye yönetiminin ve Rio Grande do Sul eyaletinin desteğini sağladılar. 2000 yılı Haziran ayında öneri, Cenevre’de alternatif bir BM toplantısında Rio Grande do Sul vali yardımcısına sunuldu. Dünya Bankası web sitesi DSF’nin tarihçesini bu toplantıya dayandırmaktadır ve toplantıya “sivil toplumun önemli örgütleri tarafından 2000 yılı Haziran ayında başlatılan yeni bir organizasyonel perspektif” olarak atıfta bulunmaktadır.

 

Protesto hareketi içerisinde zaten mevcut olan bu siyasi eğilim, bu tarihten sonra hareketi etkilemek için çabalarını artırdı. Bir grup Fransız NGO’su (ATTAC, Friends of L’Humanite, Friends of Le Monde Diplomatique) Paris’te “Seattle’ın bir yıl sonrası” başlıklı bir Alternatif Sosyal Forum’un sponsorluğunu yaptı. Burada yaklaşan Nice AB zirvesinde yapılacak gösteriler için gündem hazırlandı. Konuşmacılar “IMF, Dünya Bankası, DTÖ gibi kimi uluslararası kurumların yönelimlerini değiştirmek... böylelikle tabandan küreselleşmeyi yaratmak”tan ve “IMF’yi yıkmak için değil, ama onun görevlerini yeniden yönlendirmek için uluslararası bir vatandaşlar hareketi inşa etmek” ten bahsettiler. Organizatörler bir yandan Avrupa Birliği projesini güçlü bir şekilde desteklerken, bir yandan da “üçüncü bir yol temelinde (ne kapitalizm ne de sosyalizm olan), işsizliğe, güvencesizliğe ve işçi haklarının geriletilmesine karşı politikalar uygulayan Sosyal bir Avrupa çağrısı yapıyorlardı. 

 

Organizatörler Nice’teki gösterilere bu gündemin damgasını vurmasında önemli bir başarı elde ettiler. Burada Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) Genel Sekreteri “tüm sivil toplum bileşenlerinin Avrupa Birliğinin inşasında önemli bir rol oynaması gerektiğini” açıkladı. “Gösterimizin mesajı açıktır: Sendikaların ve NGO’ların Brüksel’deki karar verme yapılarına katılması gerekir... Evet bizce de Avrupa daha fazla rekabet edebilir olmalıdır. Ama yeni Avrupa ayrıca tüm vatandaşları için onurlu bir yaşam kalitesini barındırmalıdır.” Avrupa işçileri ile sermayesi arasında böylesine mutlu bir aile fotoğrafı tüm şirket yöneticilerinin kalbini ısıtacak bir şeydir.

 

Şimdi Dünya Sosyal Forumu’nun iki esas imzacısı olan Fransa’dan ATTAC ve Brezilya’dan İşçi Partisi’ne biraz daha yakından bakalım.

 

ATTAC: uluslararası finans kurumları ile diyaloğa adanmış bir örgütlenme

ATTAC farklı gruplar arasında bir koalisyon inşa etmeyi amaçlayan bir NGO platformudur – çiftçiler, sendikalar, entellektüeller – amacı ise dünya finansal sisteminin reformudur. İsmi Vatandaşlara Destek için Mali İşlemlerin Vergilendirilmesi için Dernek’in ilk harflerinden oluşmaktadır. 1998’de Le Monde Diplomatique editörleri olan Bernard Cassens ve Susan George tarafından Tobin vergisi için kampanya yapmak için kurulmuştur. Bu çok önceleri Amerikalı ekonomist James Tobin tarafından önerilen bir vergidir; önerilen bu vergiye göre spekülatif mali işlemlerin üretken ve toplumsal olarak arzu edilen amaçlarda kullanılmak üzere % 0.1 oranında vergilendirilmesi öngörülüyor. James Tobin’in kendisi Nobel ödülü kazanmış, Amerikan yönetimlerine danışmanlık yapmış bir ekonomist ve önerisinin küreselleşme karşıtlığı ya da şirketlere karşıtlık ile, radikalizm ile hiçbir ilgisi yok. Tobin’in kendisi oluşacak vergi gelirlerini IMF’nin yönetmesini önermişti (ATTAC bunun yerine Birleşmiş Milletler’in yönetimini savunuyor).

 

Tobin vergisinin dışında ATTAC Dünya Sosyal Forumuna üç öneri daha taşıdı: Dünya Bankası ve IMF’nin reformu, çokulusluların hızını kesmek ve rekabeti artırmak için küresel bir komisyon ve “Üçüncü Dünya”nın borçlu ülkeleri için bir arabuluculuk süreci oluşturulması, bu süreçte kreditörler ile borçluların temsilcilerini belirlemeleri, bu temsilcilerin arabulucu ile birlikte borçlarla ilgili bir anlaşmaya varmaları. Bunların tümü hükümetler ve Fon ve Banka gibi uluslararası kurumlar ile “diyalog” yoluyla elde edilecektir.

 

ATTAC’ın önde gelen isimlerinden Susan George da, Üçüncü Dünya’nın borçlarının silinmesine karşı ve bu borcun “yaratıcı” biçimde yeniden müzakeresinden yanadır. Yine Susan George IMF’nin ortadan kaldırılmasını değil, uluslar üstü olduğu ve bir araç olduğu için üzerinde yeterli basınç ve siyasi irade kullanılarak lehimize kullanılmasını savunmaktadır.  ATTAC’ın entelektüelleri Seattle sonrası platformlarda ve basın konferanslarında önemli yer işgal etmişlerdir ama aslında politikaları Üçüncü Dünya borçlarının silinmesinden ve IMF’nin yıkılmasından yana olan protestocuların taleplerinden çok farklıdır.

 

ATTAC’a göre militan küreselleşme karşıtı protestolar önemli bir eksikliği olmuştur: Bunlarda “alternatiflerin yapıcı bir şekilde gelişimi” yer almamıştır. ATTAC’ın ilk başkanı olan Bernard Cassen şunları söylemektedir: “Bizler sadece protestocu değiliz, bizim istediğimiz saygın alternatifler önererek ekonomi ve finansı bir kere daha toplumun hizmetine sunan başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermek.” 

 

Bu alternatifler kime sunulacak, kimlerin gözünde “saygın” olacaktı? Belli ki bugünkü dünyanın hakimi olanların. Bir dizi sosyal demokrat Avrupa hükümeti ATTAC’la ilişkilendi. 2001 yılı Eylül ayında Fransa başbakanı Lionel Jospin ve Almanya’dan Gerhard Schröder, her ikisi için de yaklaşan seçimlerin öncesine denk gelen bir dönemde, mali piyasaların nasıl düzenlenebileceği üzerine bir çalışma grubu oluşturmayı kabul ettiler. Fransa ATTAC liderliği Jospin’in üst düzey bürokratları ile bir dizi toplantı yaptı. Fransa meclisi Kasım ayında uluslararası mali spekülasyonda Tobin vergisini destekleyen bir karar aldı. Çeşitli forumlarda ATTAC Irak ve Afganistan gibi konuların tartışılmasına karşı çıkan ve devlet ırkçılığına, göçmen haklarına, faşizm ve İslam düşmanlığına açık referansları engelleyen müdahaleler yaptı.

 

ATTAC Avrupa’da yönetici çevrelerden fonlar almakta da bir sakınca görmemektedir. Fransız iş çevrelerinin gazetesi Les Echos’ta çıkan habere göre “Geçen yıl ATTAC sadece hibelerden 300.000 Euro aldı. Katkı verenler arasında Avrupa Komisyonu (AB), Fransız hükümetinin Sosyal Ekonomi Departmanı, Eğitim ve Kültür Bakanlığı ve bir dizi yerel yönetimler yer aldı.” Le Monde gazetesine göre (1/2/02) “ATTAC ve Le Monde Diplomatique, Dünya Sosyal Forumunu organize etmelerine yardım için Fransa Dış İşleri Bakanlığından 80.000 Euro aldı.” Les Echos’un yaptığı şu yorum da gerçeği yansıtmaktadır (1/2/02): “Rolleri her zaman saydam olmayan NGO’ların finanse edilmeleri genellikle çokuluslu şirketlerden kaynaklanmaktadır; bu şirketler bu örgütleri gizlice desteklemeyi tercih etmektedirler; böylelikle onları kendi amaçları için kullanabilmektedirler. Burada iki karşıt ideoloji var gibi görünür. Aslında bu ideolojiler gitgide daha fazla iç içe geçmektedir.”

 

İşçi Partisi (PT): IMF yönetiminin bir aygıtı

DSF’yi başlatan diğer önemli güç olan Brezilya’nın PT’sine pek de küreselleşme karşıtı denilemez. İlk üç DSF toplantısı gerçekleşirken PT sadece başkenti Porto Alegre olan Rio Grande de Sul eyaletinde iktidardaydı. Bu süreçte “Katılımcı Bütçe” uygulaması için kutlanmaktaydı. Bu uygulamada toplumun çeşitli kesimlerini temsil eden birliklerin bir meclisi toplanır –bu kesimler arasında sendikalar, NGO’lar ve işveren örgütleri vardır. İlk olarak elde olan kaynaklardan dış borç ödemesi için eyaletin payına düşen miktar ayrılır. Daha sonra kalanın nasıl harcanacağına ilişkin tartışma başlar. Her birliğin konuşma hakkı vardır ve sonunda öneriler için oylama yapılır. Eğer yeterli kaynak yoksa belirlenen önceliklerden hiçbirine fon ayrılamayabilir. Elbette böylesi bir sürecin ‘küreselleşmeye’ karşı çıkmakla bir ilgisi yoktur. Bu uygulama ile gerçekleşen, çeşitli sömürülen toplumsal bölükleri birbirlerinin karşısına çıkarmanın dışında bir şey değildir. Bir IMF yayını olan ve editörlüğünü Dünya Bankası baş ekonomistinin yaptığı Finance and Development PT’nin “katılımcı bütçe”sini “ekonomik faaliyet ve toplumsal hareketlilik üzerindeki idari ve sosyal gerilimleri azaltan” bir uygulama olarak övmektedir.

 

Şimdi PT seçimle ülke çapında iktidara gelmiştir ve ‘küreselleşme karşıtı’ söylemi bırakmıştır. Seçim öncesi hem yabancı hem de Brezilyalı yatırımcıların yaşadığı korkuyu giderebilmek için Lula Brezilya halkına yazdığı bir mektup ile IMF’nin talep ettiği bütçe fazlalarını sağlamayı taahhüt etmişti. Göreve geldiğinde taahhüt ettiğini yapmakla yetinmedi, bütçe fazlasını % 3.5’ten % 4.6’ya çıkararak Wall Street’i bile şaşırttı. Bu resesyondaki yoksulluk içinde bir ekonomiden alınan çok büyük bir paydır. Washington’daki IMF ve Dünya Bankası yetkilileri bu sıkı mali politikaları övdüler. Uluslararası yatırımcıların güveni tazelenmiştir: 1 Ocak 2003’te Lula göreve geldiğinden bu yana Brezilya’ya 5.6 milyar dolar yabancı yatırım yapılmıştır. Lula uluslararası sermayenin sevmediği Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez ile de mesafeli durmuştur.

 

Brezilya dış borcunu ödemeye ve yabancı yatırım çekmeye devam ettikçe faiz oranları yatırım maliyetlerini artırarak iç yatırımları güçleştirecek düzeyde yüksek gerçekleşmektedir. Nüfusun üçte birinden fazlası resmi olarak fakir sayılmaktadır. Yüzde 15 ise tümüyle yoksuldur. Brezilya’nın endüstri ve finans kalbi Sau Paulo bölgesinde işsizlik % 20’ye çıkmıştır. Brezilya ekonomisini idare edenler IMF’nin direktifi altında kalmaya devam etmekte ve bir önceki hükümetin müzakere ettiği biçimde 30 milyar dolarlık dış borcu ödemektedirler.

 

1985’teki Havana Borçlar Konferansında Lula’nın söyledikleri ise çok farklıydı: Burada Lula III. Dünya Savaşının başlamış olduğunu, bu savaşın Brezilya’yı, Latin Amerika’yı ve esasen tüm Üçüncü Dünya’yı yıkıntıya uğrattığını, askerler yerine çocukların ölmekte olduğunu, yaralılar yerine milyonlarca işsizin yaratıldığını, yıkılan köprüler yerine fabrikaların, okulların, hastanelerin ve tümüyle ekonomilerin yıkıntıya uğradığını ve bunun dış borç savaşı olduğunu, bu savaşın ana silahının faiz olduğunu ve bunun atom bombasından daha öldürücü bir silah olduğunu söylüyordu.

 

Latin Amerika’da sınıf mücadelesinin bağlamı

DSF’nin ortaya çıkışı sadece dünyanın önde gelen finans kurumlarına karşı yükselen militan protestoların değil, ayrıca 1994 Zapatista ayaklanmasından bu yana Latin Amerika’yı kasıp kavuran işçilerin ve köylülerin mücadelelerin bağlamında da incelenmelidir: Zapatista ayaklanmasından esinlenen ve çoğu silahlı olan diğer Meksika toprak sorunu hareketleri, süregelen ve siyasallaşan Meksika öğrenci hareketi, Kolombiya’da FARC ve ELN’nin sürdürdüğü gerilla savaşı, Peru’da süren gerilla savaşı, Ekvador’da neredeyse bir ayaklanmaya dönüşen ve hükümetin düşmesine yol açan IMF politikalarına karşı  eylemler, Venezüella’da Chavez hükümeti lehine ve Venezüella elit kesimi ve ABD emperyalizmine karşı kitlesel gösteriler, Brezilya’da Topraksızlar Hareketi (MST) tarafından doğrudan militan işgaller, 2001-2002 yıllarında Arjantin kitlesel ayaklanması ve fabrikaların ve siyasi güç merkezlerinin işgali ve bu sürecin dış borç ödemelerinin birkaç kez ard arda yapılamaması ile sonuçlanması, Bolivya’daki özelleştirme karşıtı mücadeleler, vd. Latin Amerika tüm bunlarla uluslararası sermayeye karşı mücadelenin, sınıf mücadelesinin önemli bir alanı haline gelmiştir. Bu mücadelelerin çoğu kendiliğinden gelişmiş ya da amorf denilebilecek güçler öncülüğünde yürümüştür. Dolayısıyla uluslararası sermaye açısından bunların da ATTAC gibi örgütler tarafından yürütülen ‘yapıcı’ yollara akıtılması son derece önemlidir.

 

Bu noktada 2002 yılında DSF’ye Porto Alegre belediyesi 300.000 dolar, Rio Grande do Sul eyaleti de ayrıca 1 milyon dolar aktardılar. 2003’te belediyenin DSF’ye aktardığı para biraz yükselirken eyaletin aktardığı miktar oldukça düştü (PT eyalet seçimlerini kaybetmişti). Bunun üzerine Lula başkanlığındaki yeni federal hükümet bu açığı kapattı. ATTAC da DSF’nin oluşturulması için Avrupa Birliği fonlarını aktardı. Bunların dışında diğer DSF finansörleri (DSF terminolojisine göre ‘ortakları’) arasında Ford Vakfı da yer alıyordu. Bu vakfı daha sonra tartışacağız. Şimdilik bu vakfın CIA ile ve ABD’nin stratejik çıkarları ile yakın işbirliği içinde çalıştığını söylemekle yetinelim. Ayrıca hükümetteki Alman Yeşiller partisinin denetimindeki Heinrich Boll Vakfı, Oxfam (İngiltere), Novib (Hollanda), ActionAid (İngiltere) gibi büyük finansör ajanslar vardı.

 

Şu çok çarpıcı ki DSF’nin bir uluslararası konsey üyesi bu ajanslardan alınan bu “önemli miktarda fonların” yaratabileceği bağımlılık üzerine “(DSF organlarında) önemli hiçbir tartışma yaratmamış” olduğunu kaydetmektedir. Ayrıca şunu da itiraf etmektedir: “Ford Vakfından kaynak alabilmek için organizatörler İşçi Partisinin sürece dahil olmadığına vakfı ikna etmek zorunda kaldılar.”

 

DSF Şartı

DSF Şartı, Forumu, “alternatifler aramanın ve inşa etmenin sürekli bir süreci” olarak, “neoliberalizme, dünyaya sermayenin egemen olmasına ve emperyalizmin herhangi bir biçimine karşı gruplar ve sivil toplum hareketlerinin… bir buluşma yeri” olarak, “çoğulcu, çeşitli, hükümet dışı ve parti dışı bir bağlam” olarak, vb. biçimlerde tanımlamaktadır. Ancak Şart aslında DSF’deki herhangi bir anlamlı eylemi yasaklamaktadır. “DSF toplantıları DSF adına bir organ olarak kabul edilmez… Forumun katılımcılarına, tümünü ya da çoğunluğunu bağlayacak deklerasyonlar ya da eylem önerileri için oylama yoluyla olsun, fiili katılım yoluyla olsun bir organ olarak karar almaları çağrısı yapılmayacaktır… Bu nedenle (forum) bir iktidar yeri değildir…” Bu nedenlerle DSF organizatörleri Irak’ın ABD tarafından işgali gibi bir konuda bile bir tutum almaktan şiddetle kaçınmışlardır.

 

Ancak DSF’nin çeşitliliğinin sınırları vardır. Sivil toplumun kimi grupları dışarıda bırakılmaktadır. “Foruma parti temsilcileri ve askeri örgütlerin temsilcileri katılmayacaklardır”. Dolayısıyla davasını silah kullanarak savunan herhangi bir mücadelenin katılımı yasaktır. Örneğin eğer Vietnam özgürlük mücadelesi bugün yaşanıyor olsaydı DSF’ye katılamazdı. Bugünün Filistin veya Irak direnişçileri de katılamazlar. Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

 

Ancak aynı Şart şunu da belirtmektedir: “Bu Şartın taahhütlerini kabul eden Hükümet başkanları ya da milletvekilleri kişisel olarak davet edilebilir.” Bu kişilerin parti liderleri de oldukları, hükümet başkanı sıfatları ile askeri örgütlere de liderlik ettikleri düşünülürse, rahatlıkla bunun daha önceki partiler ve askeri örgütlerden temsil olamayacağı yasağına aykırı olduğu düşünülebilir.

 

Elbette iki madde ayrı ayrı amaçları taşımaktadır. İlkinin amacı kimi istenmeyen radikal partilerin ve mücadele güçlerinin katılımını engellemek iken, ikincinin amacı tam da küreselleşmeyi yürütmekte olan hükümetlerden temsili sağlamaktır.

 

2001 yılı Haziran ayında kabul edilen DSF İlkeler Şartında finansman/fonlama konusundan hiç bahsedilmemektedir. Marksistler, materyalist olduklarından Forumun doğasını anlayabilmek için onun maddi temeline bakmak gerektiğini söyleyeceklerdir. (Elbette parayı verenin düdüğü çaldığını bilmek için marksist olmaya da gerek yoktur.) Ancak DSF bu konuda aynı fikirde değildir. Ford Vakfı gibi emperyalist kurumlardan fon alırken “dünyadaki sermaye egemenliğine ve emperyalizmin herhangi bir biçimine” karşı mücadele edebilmektedir. DSF Şartı “ekonomi, kalkınma ve tarih üzerine her türlü indirgemeci bakış açısına karşı” olduğunu da ifade etmektedir. Bununla ise herhalde marksist tahlili kastediyorlar.

 

DSF 2001, 2002, 2003

DSF’nin bu üç buluşmasında da katılan büyük kitleler vardı. İlkinde kayıtlı 5 bin ve toplamda binlerce katılımcı; ikincisinde kayıtlı 12.000 gerçekte on binlerce katılımcı; üçüncüde ise 20.000 delege ve toplam 100 bin katılımcı vardı.

 

Bir raporun aktarımına göre bu toplantılarda “Banka çalışanları tüm bankacıların hırsız olduğunu anlatan bildiriler dağıtıyor ve dolar ve euro banknotları yakıyorlardı. Metal ve petrol işçileri Filistinlilerle enternasyonal dayanışma çağrısı yapıyorlardı. Sabah evsizler örgütü bir binayı işgal ediyor ve şehir konseyi bu binayı devlet destekli dairelere dönüştürmeye söz veriyordu.”

 

‘Küreselleşme karşıtı gösterilerde olduğu gibi bir çeşitlilik mevcuttu. Ama bu çeşitliliğe eklenen uluslararası kurumların üst düzey yetkilileri, akademisyenler ve politikacılardı. James Petras ikinci DSF buluşmasının ardından şunları yazıyordu:

 

“Forum keskin bir şekilde kutuplaşmıştı. Bir yanda reformcular vardı –NGO’cular, akademisyenler, Forum organizatörlerinin çoğunluğu, ATTAC-Fransa’dan Tobin vergisi savunucuları ve Brezilya İşçi Partisinin sosyal-liberal kanadının liderleri. Diğer yanda Brezilya topraksızlar hareketinden radikaller, aktivist entelektüeller, Arjantin’den piqueteros, sol kanat partilerden temsilciler, sendikalar, dayanışma grupları vardı. Toplantıların ve gösterilerin sosyal bileşimi de çok değişiyordu. Resmi açılış yürüyüşünden farklı olarak 50.000 kişilik FTAA karşıtı yürüyüş radikal gruplar tarafından örgütleniyordu ve Brezilya işçileri, köylüleri ve evsizleri ile Arjantin, Bolivya ve diğer ülkelerden militan enternasyonalistler bu yürüyüşe yoğun olarak katılıyorlardı. (…) Resmi oturumlar ve ‘tanıklıklar’ NGO’cular ve entelektüeller lehine taraflı idi; ancak bunların paralelinde organize edilen çalışma grupları ve seminerler emperyalizme (küreselleşmeye) karşı ciddi mücadeleler içinde olan önemli hareketlerden aktivistler için verimli görüş alış verişi odakları olabilmekteydi.” 

 

Kimler katıldı

Parti temsilcilerinin katılımının yasak olmasına karşın PT başkanı Lula her üç Foruma da katıldı ve üçüncüsüne katıldıktan hemen sonra devlet başkanı sıfatıyla doğrudan Dünya Ekonomik Forumu’na gitti. Dolayısıyla her iki foruma birden katılmak mümkün.

 

Fransız hükümeti Foruma, aralarında bakanların olduğu üst düzey bir heyet gönderdi. Yine  BM’den de üst düzey bir heyet DSF’de katılımcı oldu. 1991’den bu yana şemsiyesi altında bir dizi savaş yürütülmüş olan bu örgütün Genel Sekreteri Kofi Annan’ın özel bir mesajı DEF’de olduğu gibi DSF’de de okundu.

 

Her halükarda partilere yönelik yasak seçici bir şekilde uygulanmaktadır. Bir dizi partinin temsilcisi “kişisel kapasitesinde” Foruma katılmakta, hatta DSF organlarında önemli görevler üstlenmektedir.

 

DSF’nin kimi ünlü temsilcilerinin de bu çelişkilerden dolayı mahcup duruma düştükleri olmuştur. DSF İtalya koordinatörü Jose Luis del Rojo’ya göre: “Bir sorunumuz var”dır. “Katılımcı olan birkaç bin politikacı var ve bunların çoğu Avrupa’dan Afganistan’a yönelik ABD savaşı lehine oy kullanan milletvekilleri. Bunların çoğu zamanında hareketimize karşı olduklarını açıklamışlardı. Ve şimdi buradalar ve uluslararası basına demeçler veriyorlar... Özellikle Fransız ve İtalyan parlamenterlerden katılımcılarla ilgili sorunlar var. Bu insanlar bizler Cenova’da polisten dayak yerken kitleye gösterilere katılmama çağrısı yaparak bizleri izole etmeye ve baskıcı devlet aygıtının eline bırakmaya  çalışanlar... Tüm bunların bizlerin ilkeleri ile bir ilgisi yok.” 

 

Bir DSF uluslararası konsey üyesi ise hükümetler arası organların katılımının yasak olmasına karşın kimi BM organlarının DSF’ye aktif bir şekilde katıldıklarından dem vuruyor ve ekliyor: “Böylesi çelişkileri bir nebze aşmak için 2002 yılında yeni bir katılım biçimi denendi ve DSF’de yeni bir etkinlikler kategorisi olması kararlaştırıldı: yuvarlak masalar. Bunlar aracılığı ile resmi delegeler listesinde yasak olan kurumlardan temsilciler tartışma ve diyalog için davet edilebiliyordu.”

 

DSF’de katılımın ana öbeği Brezilya’dan olurken, Brezilya dışından katılımın çoğu fonlara sahip olanlar veya bunlar tarafından sponsorluğu yapılanlar oldu. Bunlar da sosyal hareketler değil, daha çok NGO’lar ve parlamenter partiler oldu. Elbette görüşmelerin büyük bölümü ATTAC’ın kullandığı anlamda “yapıcı” geçti. Dünyayı yöneten güç merkezleri ile diyalog başladı. Dünya Bankası başkanı James Wolfensohn DSF 2003’e gönderdiği mesajın sonunda şunları ifade ediyordu: “Ben ve meslektaşlarım son iki Dünya Sosyal Forumundaki tartışmaları izledik ve bu yıl ortaya çıkacak fikirleri ve önerileri de tartışacağız… Bizler birbirimizle çok daha yakın çalışabiliriz.”

 

Kimler dışarıda bırakıldı

NGO’lar ve mevcut sistemin siyasi liderleri şehrin beş yıldızlı otellerine doluşurlarken, DSF’de önemli eksiklikler de vardı. İlk DSF’de FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri; Kolombiya hükümetine karşı uzun süredir silahlı mücadele yürütüyorlar ve ABD’nin Kolombiya planının esas hedefi konumundalar) kimi katılımcıların büyük sempatisini kazanmıştı. Brezilya’da güçlü ABD karşıtı duygular çoğu kez Kolombiya asileri ile dayanışma tutumu ile açığa vurulur. Neredeyse Kolombiya ile enternasyonalist bağlar kurulması yönünde gayri resmi adımlar bile atıldı. Ancak ikinci ve üçüncü DSF’lerde FARC’ın katılımcı olarak kayıt yaptırması kabul edilmedi. Zapatista hareketi de, herhalde silahlı olduğu için, dışarıda bırakıldı.

 

DSF’de Küba delegasyonuna da resmi bir statü veya önemli bir rol verilmedi. ABD tarafından seçilmiş hükümetinin düşürülmesi için yoğun çaba harcanan Hugo Chavez de DSF 2003’e davet edilmedi. Chavez yine de foruma geldi ama resmi toplantılarda yer bulamadı.

 

Yine çarpıcı olan bir başka şey, silahlı bir örgüt olmayan Plaza de Mayo Anneleri örgütlenmesinin, Arjantin’de 1976-83 arasındaki askeri diktatörlük sırasında “kaybolanların” annelerinin örgütünün de dışarıda bırakılması oldu. Topraksızlar Hareketi MST (resmi olarak Brezilya Organizasyon Komitesi içerisinde yer alan bir örgüt olmasına karşın) bu konuda bir şey yapamadı. MST sadece Plaza de Mayo Anneleri’ne, kişisel olarak katılmaları için bir davetiye ve örgütün başkanı Hebe Bonafini için bir uçak bileti göndererek bu durumu aşmaya çalıştı. Sadece bu örnek bile iplerin kimlerin ellerinde olduğunu ve kimlerin de ellerinde olmadığını göstermektedir. İkinci DSF’ye kişisel olarak katılan Hebe Bonafini buradaki bir yürüyüşte DSF’yi eleştiren sert bir konuşma yaptı ve “Bize göre insanlar küreselleşmeye karşı mücadele etmek ve örgütlenmek için DSF’ye aktı; ama burada organizatörlerin etkinliği küreselleşmeye insani bir yüz vermek üzere konuşmamız için örgütlediklerini öğrendiler” ifadesini kullandı.

 

DSF’de Demokrasi

Kimin davet edileceğine ve kimin edilmeyeceğine kim karar veriyor? DSF açıklığa ve demokrasiye çok vurgu yaptığı halde aslında kendi yapısı çok kapalı ve anti-demokratik. Uluslararası Konsey üyesi olan Teivainen’e göre “resmi karar yetkisi esas olarak Örgütlenme Komitesinin elinde olmuştur; bu komite de Brezilya CUT konfederasyonu, MST ve altı diğer küçük Brezilya sivil toplum örgütünden oluşur.” Bu altı diğer küçük sivil toplum örgütünden beşi fon alan NGO’lardır (Brezilya NGO’lar Birliği, ATTAC, Adalet ve Barış Brezilya Komitesi, Küresel Adalet Merkezi ve Brezilya Sosyal ve Ekonomik Etütler Enstitüsü (IBASE)). Yine Teivainen’e göre, örneğin CUT ve MST çok daha kitlesel örgütler olmalarına karşın, kimi katılımcı Brezilya NGO’ları, örneğin bir araştırma enstitüsü olan IBASE, DSF için önemli fon toplayıcılar olmuşlardır.

 

DSF Uluslararası Konseyi 2001 yılı Haziran ayında kurulmuştur ve şu anda 113 örgütü kapsamaktadır (8 Brezilya Örgütlenme Komitesi üyesi dahil). Ama bunların çoğu aktif olarak katılmamaktadır. Örgütlenme Komitesi ile Uluslararası Konsey arasında açıkça tanımlanmış bir işbölümü ve yetki dağılımı yoktur. Uluslararası Konsey üyesi Teivainen’ın da söylediği gibi “DSF’nin kolektif irade oluşumu için iç prosedürleri mevcut değildir.”

 

Ama demokratik olsa da, olmasa da kararlar alınmaktadır. Bize DSF’nin yapısının “yatay” olduğu söylenmektedir. Yani merkezi bir güç olmaksızın birbiri ile etkileşen bir dizi grup kastedilmektedir. Ancak gerçekte birileri kimin davet edileceğine, kimin edilmeyeceğine; ana oturumlarda ve basın toplantılarında kime öncelik verileceğine karar vermektedir. “Dikey” bir yapıda aşağıdan yukarıya temsil ve iletişim için olanak mevcuttur ama böylesi “yatay” bir yapı sadece ulaşılamaz bir organ tarafından alınarak yukarıdan aşağıya aktarılan kararlar için uygundur. Kitlelerin temsili için bir alan mevcut değildir. Naomi Klein DSF’nin misyonuna sempati duyan bir yazar olmasına karşın bu konuda şunları yazmaktadır: “Örgütsel yapı saydamlıktan o kadar uzaktı ki, kararların nasıl alındığını anlamak ve onları sorgulamak neredeyse imkansızdı. Açık oturumlar ve gelecekteki etkinlikler üzerine oy kullanabilme olanağı yoktu. Saydam bir sürecin olmadığı bu durumda, perde arkasında ciddi NGO marka savaşları yaşanıyordu – kimin starlarının en fazla süreyi kullanacağı, kimin basının karşısına çıkacağı ve kimlerin bu hareketin gerçek liderleri olarak gözükeceği konularında.”

 

Bu durumda dışarıda yapılan gösterilerin DSF oturumlarını karşılarına almalarına şaşırmamak gerekir. 20 Brezilyalı sendika yöneticisi imzası ile 2. DSF’de bir “Açık Mektup” dağıtıldı. Bu mektup DSF’yi sorguluyor, NGO’ların rolünü ortaya koyuyor ve şunu soruyordu: “Küreselleşme ve savaşa insani bir yüz vermek mümkün müdür?”

 

Üç DSF toplantısı oldu. Dördüncüsü Hindistan Mumbai’de yapılacak. Toplam süresi ölçülebilecek olsa çok uzun olduğu görülecek olan tartışmalar yapıldı. Ama DSF, kendi doğuşunu dayandırdığı hareketin aksine, emperyalizme karşı tek bir eylem düzenlemedi. Şartında da belirtildiği gibi DSF bir iktidar yeri değil. Ancak emperyalizme karşı mücadele eden birçok gücü kolektif eylemsizliğinde bir araya getirerek DSF emperyalizmin amacına hizmet etmektedir.

 

II. DSF Mumbai 2004 ve Hindistan’daki NGO olgusu

Porto Alegre buluşmalarının başarısının etkisi ile DSF organizatörleri sistematik olarak Forum’un etkisini daha da yaygınlaştırma çabasında oldular. Geçtiğimiz sene içerisinde Arjantin Sosyal Forumu, Avrupa Sosyal Forumu, Filistin Tematik Forumu (“çatışmaların müzakerelere dayalı çözümü” üzerine), Asya Sosyal Forumu ve Afrika Sosyal Forumu düzenlendi. Bu “enternasyonalleşme” sürecinin bir parçası olarak da DSF organları bir sonraki DSF buluşmasını Brezilya’da değil, Hindistan’da yapmaya karar verdiler.

 

2-7 Ocak 2003’te Hyderabad’da toplanan Asya Sosyal Forumu böylesi bir etkinliğin Hindistan’da da başarılı bir şekilde yapılabileceğini kanıtladı. Bu etkinlik için de büyük miktarlarda fonlar seferber edildi; bunlar arasında Ford Vakfından alınan fonlar da mevcuttu.

 

Aynen Brezilya’daki gibi Hindistan’da da DSF NGO’lar ile kimi siyasi partilerin lider kadrolarının ittifakı ile organize ediliyor; özellikle Hindistan Komünist Partisi (Marksist) ve Hindistan Komünist Partisi ve bunların kitle örgütleri tarafından.

 

Büyük fonlara ihtiyaç var

Burada da yabancı fonlar iki türlü: Birincisi DSF merkezi organlarına gelen altyapısal fonlar; ikinci olarak da çeşitli katılımcı örgütlere verilen fonlar. Bu ikincisi miktar olarak çok daha büyük ama izlenmesi de neredeyse imkansız.

 

Hindistan DSF Genel Konseyinin kabul ettiği “Fon Politikası”nda “Örgütlenme Komitesi ile Uluslararası Konsey tarafından maksimum uluslararası fon bulunacak ve yönetilecektir.” Denmektedir. Burada da, DSF Şartında olduğu gibi, bir ilke ortaya koyulmamaktadır. “Proje Dünya Sosyal Forumu 2004” dokümanının tahminine göre 2.5 milyon dolar toplanması beklenmektedir.

 

Ancak yukarıda da belirtildiği gibi bu fon ajanslarının rolünü tam olarak gösteren bir rakam değildir. Esasen “Proje Dünya Sosyal Forumu 2004” dokümanında 29.7 Milyon dolar harcama öngörülmektedir. Bunun esaslı bir miktarı (26.2 milyon dolar) delegelerin katılımı için harcanacaktır (ulaşım, konaklama ve yemekler). Bunların çoğu doğrudan katılımcı olacak NGO kadrolarına aktarılacak dolayısıyla DSF sekreteryası kayıtlarında yer almayacaktır. Doğrudan DSF sekreteryasına aktarılan fonlar DSF toplantılarında dönen böylesi fonların küçük bir bölümüdür.

 

Hindistan’da NGO sektörü

Şimdi Hindistan’da DSF’yi örgütleyen iki önemli güçten biri olan NGO’ların faaliyetlerini inceleyelim.  Ek I’de, hem DSF’nin finansmanındaki rolü dolayısıyla, hem de yabancı fonlama ilişkisinin bir örneği olarak Ford Vakfı’nın faaliyetlerini detaylı olarak tartışıyoruz. Bu bölümde ortaya konanlar genel anlamıyla Hindistan’daki NGO sektörü için de geçerlidir.

 

Elbette NGO’larda çalışan veya bunlarla ilişkili bir dizi samimi insan vardır. Bunların çoğu muhtaç durumda olan insanlara acil yardımda bulunabilme isteği ile hareket edenlerdir. Kimi özgün durumlarda kimi gruplar için böylesi bir yardımı gerçekleştirmektedirler de. Bizim buradaki amacımız böylesi bireylerin samimiyetini sorgulamak değil, daha geniş anlamda NGO kurumsal olgusunun siyasi önemini tartışmaktır.

 

1980’lerde ve 90’larda Hindistan’da dış kaynaklı NGO’lar hızla gelişti. Hükümet kayıtlarına göre 2000 yılında bu örgütlerin aldıkları dış finansman 993 milyon doları buldu.

 

NGO’lar kendiliğinden bir toplumsal olay değildir

NGO’lar toplumun içinden kendiliğinden çıktıklarını savunurlar, daha önce “gönüllü kurum” denilen bu biçimlere şimdilerde “sivil toplum örgütü” ya da “hükümet dışı organizasyon” demek revaçta. Ama aslında üçüncü dünyadaki küçük NGO’ların büyük mali kaynaklar aldıkları uluslararası finansman kurumları büyük ölçüde hükümetlerden, şirketlerden ve kurumsal kaynaklardan gelen fonlara bağlıdırlar. Örneğin Dünya Bankası’nın “Kalkınma Raporu: 2000-2001” dökümanına göre 1999’da Dünya Bankasının onayladığı projelerin yüzde 70’inden fazlasında NGO’ların ve “sivil toplum”un temsilcilerinin katılımı söz konusu idi. Yedi ülkedeki NGO’ları güçlendirme amaçlı tek bir proje 900 milyon dolara mal olmuştu. Banka görevlilerinden ikisini NGO’larla ve “sivil toplum”un temsilcileri ile ilişkilerle görevlendirmişti; bu sayı şimdi 80’e çıktı. Hükümet desteklerine gelince, bir rapora göre ABD dışındaki ileri endüstrileşmiş ülkelerin 1995’te NGO’lara sağladığı kaynak 2.3 milyon dolar idi; ABD de katıldığında bu sayı çok daha yüksektir. Bu devasa miktarlarda paralar NGO’ların “toplumsal bir olgu” olarak hızla büyümelerini açıklamaktadır.

 

Niye çokuluslu şirketler, emperyalist hükümetler ve Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler gibi kurumlar NGO’lara bu fonları aktarıyorlar?

 

Esas olarak NGO’ların aşırı hızla büyümesi emperyalizme çeşitli biçimlerde hizmet ediyor:

 

1. NGO’lar özellikle de sağlık, eğitim, beslenme, kırsal gelişme gibi hizmetler sunanlar, devlet ile halk arasında bir tampon görevi görmektedir. İnsanlar NGO’lardan bir şeyi bir “hak” olarak talep edemezler; onlardan ne alabilirlerse, yardım olarak alırlar.

 

1980’lere kadar Hindistan’da NGO faaliyeti “kalkınma” konuları ile sınırlı idi: kırsal gelişim, okur yazarlık, kadınlar ve çocuklar için beslenme, kendi işini kurmak için küçük krediler, kamu sağlığı, vb. Bunlar halen NGO faaliyetinin önemli bir alanı olmayı sürdürmektedir.

 

Ancak bu “kalkınma” faaliyetleri nasıl bir bağlamda gerçekleşmektedir? Kalkınmanın bilinçli olarak, feci bir şekilde bastırıldığı bir bağlamda. IMF ve Dünya Bankası (DB) yönlendirmesi altında, ardarda gelen bir dizi Hindistan hükümeti kırsal kesim kalkınması için harcamaların GSMH içindeki payını 1985-90 arasındaki yüzde 14.5’tan, 2000-2001’de yüzde 5.9’a düşürmüşlerdir (rakamlar merkez ve eyaletlerin harcamalarının toplamını vermektedir). Kırsal gelişme durmuştur; kişi başına düşen tahıl tüketimi 1939-44 kıtlığındaki düzeyin altına düşmüştür; durum bir felakettir.

 

Hükümet ve eyaletlerin yaptıkları bu büyük kesintinin yanında NGO’ların bu alanda yaptıkları toplam harcama tümüyle önemsizdir. Ancak onlar varlıkları ile devletin boşalttığı alanı şimdi özel kurumların doldurduğu izlenimini yaratmaktadırlar. Bu yöneticilerin işini kolaylaştırmaktadır. ‘Özelleştirme’ propagandası yapılmaktadır ve insanlar hiçbir şeyi bir hak olarak talep edememektedirler. NGO faaliyeti, insanların toplumsal ürün üzerinde talepte bulunamayacak noktada tutulmasında bir işlev görmektedir. 

 

Dolayısıyla NGO’lar devlet politikalarının temel hizmetleri sunmaktan vazgeçtiği ve en fazla yıkım yarattığı yerlerde en hızlı gelişmekte ve kurbanlara yardım götürmek için desteklenmektedirler. (Esasen ABD bir ülkeyi işgal etmeden çok önce, önde gelen NGO’lara yapacağı yıkım sonrası yardım sağlamaları için kaynak aktarmakta ve onları hazırlamaktadır. Bu nedenle 2002’nin ikinci yarısında NGO’lar, Irak’a gidecek ABD kervanına katılma hazırlıklarının bir parçası olarak, hala harap olan Afganistan’da yaptıkları harcamaları ve insan gücünü kısmaya başladılar.)

 

2. İnsan istihdam ettikleri için NGO’lar çalıştıkları yereldeki kimi kişilere istihdam ve pastadan küçük bir pay verirler. Bu kişiler oradaki etkin kişiler olabilir; böylelikle o kişinin etkisi ve yaptıkları NGO’nun çıkarına olur. Ya da bu kişiler sesi çıkan, inatçı kişiler olabilir, potansiyel muhalifler olabilir ve esasında bir nevi satın alınıyor olurlar. Her halükarda üçüncü dünyadaki işsizlik ile kıyaslandığında çok küçük oranda olsa da NGO’lardaki istihdam yerelde bir siyasi etki ağı olarak işlev görür ve mevcut düzene istikrar sağlar.

 

3. “Aktivist” ya da bir politikanın savunucusu olan NGO’lar ise halkın mücadelesini çatışma hattından, müzakere hattına çeker. Dünya Bankası yukarıda da anılan raporunda NGO’ları desteklemesinin siyasi sebeplerini ifade etmektedir. Aktarırsak: “Toplumsal gerilimler ve bölünmeler, siyasi muhalifleri resmi ya da gayriresmi forumlarda bir araya getirerek ve tek biçim olarak çatışmayı bırakmak yerine, onların enerjilerini siyasi süreçlere yönlendirerek azaltılabilir.” Bu nedenle güçlü devrimci hareketler geleneği olan bir eyalet olan Andhra Pradesh’te NGO’lar 70’lerin başlarından beri hızla büyüdüler ve bu eyalet bugün NGO’ların en fazla dış kaynak aldıkları eyaletler arasındadır.

 

NGO’lar halk hareketlerini bürokratikleştirmektedirler. Geleneksel olarak halk hareketleri kendi güçlerine dayanırlar: kendi kaynaklarını toplamak zorundadırlar ve halkın temsilcileri tarafından yönlendirilirler. Dolayısıyla bu temsilciler de şu veya bu ölçüde halka hesap vermek durumundadırlar. Tersine NGO’ların önderliğindeki hareketler her ne kadar halkı temsil etme iddiasında olsalar da, NGO’ların sorumluları tarafından yönlendirilirler. Bunların maaşları ise fon veren ajanslar tarafından ödenmektedir. Dolayısıyla halka hesap vermek zorunda değildirler, ya da onlar tarafından görevden alınamazlar. Ancak diğer yandan NGO’lar kendilerine fon sağlayanlara hesap verebilmek zorundadırlar ve bu nedenle belirli sınırların dışına çıkamazlar. Yabancı ve hükümet finansmanı ortadan kalksa Hindistan’daki tüm bir NGO sektörü bir günde çöker.

 

Esasen NGO’lar geliştikçe ve fonlu kadın örgüleri, insan hakları örgütleri, kültürel örgütler ve örgütsüz işçiler için örgütler kurmaları ile bunların kolları gitgide uzadıkça, herhangi bir sosyal ya da siyasi olguya ilk tepki veren genellikle NGO’lar olmaktadır. Siyasi yaşam gitgide daha fazla NGO’laşmakta, yani bürokratikleşmekte ve kitlesel katılım ve temsilden uzaklaşmaktadır.

 

İdeolojik temeller

Dış-kaynaklı NGO sektörü, önemli ölçüde birlik halinde, kimi siyasi kavramların propagandasını yapmıştır. Bunlardan ilki Ford Vakfı projelerinde de olduğu gibi (bakınız ek I) ‘kimliğin’ –cinsiyet, etnik kimlik, kast, ulus- sınıfa göre önceliğidir.

 

Bu akımın ideolojik temelleri ‘post-modernizm’ olarak anılagelmiştir. Bu uluslararası bir entelektüel akımdır ve şu anda da dünya çapında sosyal bilimler akademik kurumlarında egemen değilse bile güçlüdür. Post modernizme bir düşünce akımı olarak kendi gücü değil, aktarılan zengin fonlar ve akademik konumlar bu kurumsal egemenliği sağlamıştır.

 

Post-modernizm her ne kadar gerçekte sistematik bir düşünce değilse ve dolayısıyla da ortaya dökülmesi ve yanlışlanması zorsa da, önemli bir unsuru ve bizim tartışmamızla ilgili yanı şudur: Bu akım gerçekliğin tümünü bütünsel olarak kapsamaya çalışan (ne kadar yaklaşık olarak ve deneme niteliğinde olursa olsun) dünya görüşlerine karşı argümanlara sahiptir. Post-modernistler böyle dünya görüşlerinin kendi projelerini diğer gerçekliklere dayattığını savunurlar. Bunun yerine bir dizi gerçeklik olduğunu, bunların tümünün geçerli olduğunu ve bu gerçekliklerin her birini analiz edecek araçların birbirinden farklı olduğunu savunurlar.

 

Post-modernizm sınıf analizini “indirgemeci” bulur.  Cinsiyet, etnik kimlik, ulus, vb. ile ilgili mücadeleleri sınıf mücadelesi ile eşit görür. Böylelikle de ortak nesnel çıkarlar temelinde çeşitli sosyal sektörlerin ortak eylemi olasılığını (sınıf mücadelesi temelinde) dışarıda bırakır; sadece belirli konular üzerinden yapılacak, değişken koalisyonlardan bahseder. 

 

Post-modern yaklaşım bir mücadeledeki koalisyonun taraflarının, bir başka olayda karşı karşıya olabileceğini ima eder. Kadın ve erkek işçiler bir olayda güçlerini birleştirebilirler ama cinsiyet konularında karşıt kalmaya devam ederler. Böyle yaklaşıldığı için de “halkın cephesi” ile halka yönelik sömürü ve baskıdan sorumlu olanların cephesi arasında bir hat çizmek mümkün olmamaktadır. Erkek işçiler kadın örgütlerinin katıldıkları Dünya Sosyal Forumunun bir parçası olabildiklerine göre, BM heyeti de katılabilmekte ya da Foruma katılan önemli bir isim, buradan Dünya Ekonomik Forumuna geçebilmektedir. İşçiler ve kapitalistler, protestocular ve Dünya Bankası görevlileri, hepsi post-modernistlerin sivil toplum dedikleri şeyin içindedir. DSF Hindistan 2002 Nisan deklerasyonunda DSF’nin “işçiler, köylüler, yerliler, kadınlar, azınlıklar, göçmenler, öğrenciler, akademisyenler, sanatçılar ve yaratıcı dünyanın diğer üyeleri, profesyöneller” için ama aynı zamanda “medya ve yerel işverenler ve sanayiciler” için ve “parlamenterler, destekleyen bürokratlar ve devletin içinden ve dışından diğer ilgili kesimler” için yer açması gerektiği ifade ediliyor. 

 

Sınıf analizinin amacı dünya çapında tüm sömürü ve baskıyı ortadan kaldıracak bir sosyal sistem için mücadele etmektir. Her bir ülkede ve insanlığın her bir bölüğü için bu ne kadar özgün ve değişik yollar izleyecek olursa olsun, bu, dünyanın tüm insanları için ortak bir projedir.

 

Siyasi bir ‘alternatif’ olarak ortaya çıkmak

Doğal olarak post-modernizm akımı bir ülkedeki insanların tüm bölümlerinin uzun vadeli çıkarlarını tek bir siyasi gücün temsil edemeyeceğini ima eder. Aynı temellerde 1980’lerin başlarından beri Hindistan’da NGO’lar ve çeşitli fon alan entellektüeller “partisiz bir siyasi süreci” savunmuşlardır. DSF’nin iki yüzlü siyasi parti yasağının ardında da bu anlayış yatmaktadır. Esasında DSF’de siyasi partiler “kişisel” katılımlar ile yer almaktadırlar. Ama genel olarak bir siyasi partinin mevcut düzene karşı tüm muhalefeti birleştirme fikrine karşıtlık vardır.

 

NGO’lar halkın çeşitli bölümlerine önderlik eden bir siyasi parti fikrine karşı olsalar da, gitgide kendileri tek bir siyasi güç olarak ortaya çıkmaktadırlar. Birçok konuda fikir birlikleri vardır. Kadınlar, örgütsüz işçiler, balıkçılar, vb. örgütleri kurmakta ve yönetmektedirler. Ancak bugüne kadar bu alanlardaki gerçek kitle örgütleri tarafından bunlara meşru bir siyasi güç olarak bakılmamıştır. DSF gibi platformlar aracılığı ile NGO’lar kendilerini siyasi bir güç olarak meşrulaştırdıkları ve etkilerini artırdıkları bir fırsat yakalamaktadırlar.

 

Hindistan Komünist Partisi (Marksist) CPI(M)’nin eski pozisyonu

Hindistan’daki NGO politikasının ve pratiğinin ilk eleştirisi 1988’de önemli bir CPI(M) aktivisti olan ve şu anda politbüro üyesi olan Prakash Karat tarafından yazılmıştı. İlk olarak CPI(M)’nin teorik yayını olan The Marxist’de yer aldı. Başlığı “Yabancı Finansman ve Gönüllü Örgütlerin Felsefesi” idi. Makale olguyu detaylı olarak tanımlıyor, çeşitli verileri bir araya getiriyor ve tehlikeler olarak gördüğü şeylere dikkat çekiyordu.

 

Bu makalede Karat şunu ifade ediyordu: “Emperyalist merkezlerde, Hindistan toplumunun içine girmek ve onun gelişme yönünü etkilemek yönündeki stratejik tasarımları içerisinde gönüllü ajansları/eylem gruplarını işe koşmak için kapsamlı ve sofistike bir strateji geliştirildi.” Eleştirisinde DSF’ye de fon aktaran çeşitli vakıfları saymaktaydı: ICCO-Hollanda, Friedrich Ebert Vakfı, NOVIB, Ford Vakfı, Kanada Uluslararası Kalkınma Ajansı ve Oxfam. Ve makalesinin sonunda bu olguya karşı siyasi mücadele çağrısı yapıyordu.

 

Hızlı dönüş

1988’de CPI(M)’nin resmi görüşü böyleydi. 80’lerin sonundan bu güne büyük değişikliklerin olduğu görülüyor. Bir dizi forumda –Halk Sağlığı Konferansı, Kolkata, 2002; Asya Sosyal Forumu, Hyderabad, Ocak 2003; Dünya Sosyal Forumu, Mumbai, Ocak 2004- CPI(M) ile NGO’lar işbirliği yapmakta ve masrafları paylaşmaktalar.

 

Bugün CPI(M)’nin Hindistan’da merkezi hükümetin politikalarına muhalefet eden, onun IMF, DB ve DT֒nün dikte ettiklerine boyun eğen tutumunu mahkum eden, dolayısıyla ‘küreselleşme’ karşıtı denebilecek bir parti olmadığı da açıktır. Esasen CPI(M) Kerala’da birkaç kez, ve Batı Bengal eyaletinde de uzunca süredir sürekli yönetici olan partidir. Burada yabancı sermayeyi davet eden, Asya Kalkınma Bankası ile büyük krediler için müzakere yürüten, işçi örgütlerini bastıran, kamu işletmelerini özelleştiren, vb. yönetim bu partilidir.

 

Batı Bengal’in CPI(M)’li yeni yöneticisi Gucci ve diğer İtalyan şirketlerinin yatırımını çekebilmek için yaptığı İtalya yolculuğundan yeni döndü ve Kolkata’nın işçi mücadelesinin çok yüksek düzeyde olduğu bir şehir olarak kötü ününü yabancıların gözünde değiştirmek için bir festival düzenlemeyi planlıyor. Bu konuda Mumbai’de sanayicilere yaptığı açıklamada herşeyden önce Irak savaşından önce CPI(M)’nın Amerikan mallarına yönelik boykot çağrısı yapmamış olduğunu, hükümetinin sadece Hindistan özel sektörünün değil, yabancı şirketlerin de eyaletlerinde yatırım yapmasını istediğini ve ikinci olarak da Bengal’deki işçi militanlığının artık bir sorun olmadığını söyledi. Aslında “grevler ve çıkan sorunlar Maharastra’ya kıyasla çok daha az” idi. CPI(M) üyesi CITU sendikası da “eğer sanayi olmazsa iş de olmayacağının farkında” idi.

 

Batı Bengal yönetimi dokuz kamu işletmesinin özelleştirmesi için ilan da vermiş durumda. Mali danışmanlığını Pricewaterhouse Coopers çokuluslusunun yaptığı bu özelleştirmenin ilanında hükümetin “gerekli insangücü yeniden yapılandırmasını ve büyük miktardaki mali yükümlülüklerden feragat etmeyi değerlendirmeye açık” olduğu ifade ediliyor.

 

Batı Bengal’in yeni yöneticisinin masasında şu anda kendi yönetiminin Amerikan danışma şirketi McKinsey’e Ekim 2001’de hazırlattığı, eyaletteki tarıma dayalı ve bilgi teknolojisi endüstrilerinin geleceğine ilişkin bir rapor durmaktadır. McKinsey eyaletin ekilebilen arazisinin % 41’inin pirinçten sebze ve özel bir tür tahıl ekimine kaydırılmasını; büyük tarım şirketlerinin bölgeye çekilmesini; yasaların sözleşmeli tarıma izin verecek şekilde değiştirilmesini ve onyıl sonrasında eyaletin tarım ürünlerini dünya pazarını hedefleyerek üretmesi gerektiğini öneriyor.

 

Dünya Sosyal Forumu – bir mücadele aracı mı?

Yukarıda DSF’nin finansmanı ve katılımcı örgütlerin niteliği ile ilgili kimi detayları aktardık. Ancak son tahlilde DSF ile ilgili sınav onun nasıl fon bulduğu ya da önde gelen ya da katılımcı organizasyonlarının ve kişilerinin niteliği ve hatta kimleri dışarıda bıraktığı değil, oynadığı gerçek siyasi rol olacaktır. Sonuçta bugün dünyada mevcut birçok forumun sınırlılıkları vardır ama mükemmel olmadıkları için bunları ortadan kaldırmak da değişim için  mücadele eden güçlere zarar verecektir. DSF için de oynadığı gerçek siyasi role, şu andaki emperyalist saldırıya karşı halkların mücadelesi ile ilişkisine bakmalıyız. Bu mücadeleleri ilerletmiş midir? Yoksa mücadele eden güçleri çıkmaz bir sokağa mı yönlendirmiştir?

 

DSF’nin savunucuları forumun mücadeleye itki sağladığını söylüyorlar. Bu doğru değil. Göstermeye çalıştığımız gibi kimi sarsıcı protestolar mücadeleye itki verdi. Meksika’da, Brezilya’da, Arjantin’de, Bolivya’da ve Ekvador’daki halk mücadeleleri ve ayaklanmalar mücadeleye itki verdi. Dünya Sosyal Forumları sadece bir sonraki Dünya Sosyal Forumuna ve sonra bir sonrakine itki vermiştir.

 

DSF’nin emperyalizm karşıtı mücadele ile ilişkisini iyi gösterebilecek bir şey, örgütleyicilerinin Ocak 2003’te Hyderabad’da toplanan Asya Sosyal Forumundaki davranışlarıdır. Hyderabad Andhra Pradesh eyaletinin başkentidir. Andhra Pradesh ise Hindistan’da NGO fonlarını en çok alan yerlerden olmasının yanı sıra bir dizi özellik daha göstermektedir.

 

Herşeyden önce bu eyaletin hükümeti belki ülkedeki en hızlı ‘küreselleşmeci’lerdendir. 1998’de Dünya Bankası ile 500 milyon dolarlık bir kredi için doğrudan pazarlık etmiştir. Bu kredi Andhra Pradesh Ekonomik Yeniden Yapılandırma Programına (APERP) bağlı olarak verilmiştir. APERP eyaletteki elektrik işletmesinin parçalanmasını, enerjide özel yatırımın önünün açılmasını ve elektrik faturalarının artmasını içeriyordu. Ayrıca okul harçları, otobüs ücretleri ve kamu hastanelerinde kullanım bedeli uygulamalarını dikte ediyordu. Tam bir özelleştirmeyi dayatıyordu. Eyalet hükümeti bu programı uygulamaktadır. Açığa çıkan kitlesel yıkım da onu durdurmamaktadır. Açlıktan ölümler, borçlarını ödeyemeyen çiftçilerin intiharları yaygınlaşmıştır. Halk örgütleri elektrik faturalarının yükselmesini protesto ettiklerinde Hyderabad polisi buna protestoculara yönelik katliamla yanıt vermişti.

 

Esasen Andhra Pradesh’te devlet terörü zirvededir. Andhra Pradesh polisi rutin biçimde ve soğuk kanlılıkla hükümetin yüzlerce siyasi muhalifini çatışma gibi gösterilen cinayetlerle öldürdüğü için büyük ödüller almıştır. Hedefte olanlar sadece devrimci gruplara dahil olanlar değildir, bu teröre karşı çıktığını açıklayanlar ve sivil özgürlükler savunucuları da özel olarak hedef alınmıştır.

 

Hyderabad’da toplanan Asya Sosyal Forumundaki sayısız panelde, basın toplantısında bu silahlı ‘küreselleşme’den tek bir sözcükle bile bahsedilmemiştir. Belli ki organizatörler Forum öncesinde hükümet ile koşulları görüşmüşlerdi.

 

Seattle gösterileri ile Forum’un bu tutumu arasındaki çelişki çarpıcıdır. DSF’nin siyasi rolü en açık olarak burada görülmektedir.

 

Ek I: Ford Vakfı – Yabancı fonların amaçları ile ilgili bir örnek

Ford Vakfı 1936’da Ford imparatorluğunun kârlarından ödeyeceği verginin bir kısmını kaçırma amacıyla kuruldu ama faaliyetleri Michigan yereli ile sınırlı kaldı. 1950’de ABD hükümeti “komünist tehdit” ile mücadeleye yoğunlaşınca Ford Vakfı da ulusal ve uluslararası bir vakfa dönüştürüldü.

 

CIA çok eskilerden beri bir dizi hayır derneği/vakfı aracılığı ile çalışmıştır; bunların en önemlisi Ford Vakfı’dır. James Petras’ın sözleri ile Ford-CIA bağlantısı “ABD emperyal kültürel hegemonyasını güçlendirmek ve sol siyasi ve kültürel etkiyi kırmak için bilinçli ve inceden inceye tasarlanmış bir ortak çaba” idi. Frances Stonor Saunders o dönem üzerine kaleme aldığı yeni bir çalışmada şunları söylüyor: “Kimi kez Ford Vakfının uluslararası kültürel propagandada hükümetin doğrudan bir uzantısı olduğu görülüyordu. Vakfın Avrupa’daki örtülü eylemlerle yakın bağı vardı; Marshall Planı ile ve CIA görevlileri ile belirli projelerde birlikte çalışıyordu.”

 

1952-54 arasında vakfın başkanı olan Richard Bissell sık sık CIA başkanı Allen Dulles ile görüştü, vakıftan ayrıldıktan sonra Dulles’in özel asistanı oldu. Bissell’den sonra vakfın başına gelen John McCloy bu görevden önce Savaş Sekreteri Yardımcılığı, Dünya Bankası başkanlığı, işgal edilen Almanya’da en üst düzey yetkililik, Rockefeller’in Chase Manhattan bankasının başkanlığı ve yedi büyük petrol şirketinin Wall Street avukatlığı gibi seçkin görevlerde bulunmuştu. McCloy CIA-Ford Vakfı işbirliğini geliştirdi, vakfın içerisinde doğrudan CIA ile bağlantıları kuran bir idari bölüm oluşturdu ve böylelikle Ford Vakfının (FV) fonlar için bir örtü ve kanal olarak kullanılmasını kolaylaştırdı. 1966’da o güne kadar ABD başkanına ulusal güvenlik ile ilgili özel danışmanlık yapan McGeorge Bundy vakfın başına geldi.

 

CIA ile vakıf arasındaki işbirliği yoğundu. Çeşitli CIA “cepheleri” FV’dan büyük fonlar aldı. Türlü ‘bağımsız’ CIA destekli kültürel örgüt, insan hakları grupları, sanatçılar ve entellektüeller CIA-FV destekleri aldı. FV’nın en büyük bağışlarından biri 60’ların başına kadar CIA tarafından örgütlenen Kültürel Özgürlük Kongresi için verdiği yedi milyon dolardı. Çok sayıda CIA çalışanı FV içerisinde istihdam edildi.

 

Bissell’e göre FV’nın amacı “solcu entellektüelleri diyalektik bir savaşta yenilgiye uğratmak değil, onları cezbederek konumlarından uzaklaştırmak” idi. Vakıf CIA fonlarını 1950’lerde Kültürel Özgürlük Kongresi’ne akıttı; bu kongrenin en önemli faaliyetlerinden biri Encounter entelektüel dergisi idi. Çok sayıda entelektüel cezbedilmeye hazırdı. CIA-FV işi sosyal kaygıları yansıtan sanata karşı soyut ekspresyonizm gibi özgün sanat akımlarını teşvik etmeye kadar vardırdı.

 

1976’da ABD Senatosundaki bir araştırma 1963-66 arasında 164 vakıf tarafından verilen her biri de 10.000 doların üzerinde olan 700 bağışın en az 108’inin kısmen veya tümüyle CIA fonlarından olduğunu açığa çıkarmıştı. Petras’a göre “Ford Vakfının üst düzey yöneticileri ile ABD hükümeti arasındaki bağlar açıktır ve devam etmektedir.”

 

Ford Vakfı’nın Hindistan’daki varlığı

Ford Vakfı’nın Delhi bürosunun web sayfası “Vakfın Hindistan’daki bürosunu Başbakan Jawaharlal Nehru’nun daveti ile 1952’de açtığını” iddia etmektedir. Aslında süreci 1951’den itibaren ABD Hindistan büyükelçisi olan Chester Bowles başlatmıştır. ABD dış işlerindeki geri kalanlar gibi o da Çin’in “kaybedilmesinden” dolayı derin bir şokta idi. Hindistan ordusunun Telangana’da komünistlerin önderliğindeki silahlı köylü mücadelesini (1946-51)  bastıramıyor oluşu da  kaygısını artırıyordu. Daha sonra, komünistlerin kendilerinin “bu şiddet programlarını değiştirdiklerini” söyleyecekti. Hindistan köylüleri İngiltere sömürgesinden kurtulduktan sonra toprak taleplerinin artık karşılanmasını umuyorlardı; Telangana’daki mücadele sönümlendikten sonra da bu basınç devam etmiştir.

 

Büyükelçi Bowles o günkü FV başkanı Hoffman’a şunları yazıyordu: “Hindistan’daki durum durgun kalırken, Çin ilerleyebilir.... Hindistan’da komünizmin büyümesi devasa olabilir. Nehru’nun ölümü ya da görevden ayrılması sonrasında kaotik bir durum ve bunun içinden de bir başka potansiyel olarak güçlü komünist ulus çıkabilir”.  Hoffman bu kaygıları paylaşıyor ve şunları öneriyordu: “Güçlü bir merkezi hükümet oluşturulmalı... Komünistlerin çekirdeği denetim altında tutulmalı.”

 

Vakfın Yeni Delhi bürosu kısa süre sonra açıldı. Bu büro vakfın ABD dışındaki ilk programı idi ve halen de alan çalışmaları arasından en büyük olmayı sürdürüyor. Faaliyet alanı ayrıca Nepal ve Sri Lanka’yı da kapsıyor.

 

Rosen’e göre “FV/CIA’nin finanse ettiği MIT Uluslararası Çalışmalar Merkezi “Planlama Komisyonu için yarı-resmi bir danışman gibi işlev görmüştür”. Bowles “Hindistan’daki Ford görevlilerinin Beş Yıllık Kalkınma Planlarını yazan Planlama Komisyonu ile yakın çalıştıklarını” yazmıştır.

 

Ford Vakfının Hindistan tarımına müdahalesi

Çin devrimi ve Telangana mücadelesi arkaplanında ABD’nin Hindistan’daki önceliği tarım kesimindeki huzursuzluğu gidermekti. Dolayısıyla FV’nın ilk dönem çalışması “kırsal kalkınma” alanında oldu. FV’nin Hindistan hükümetinin Toplum Kalkınma Programı (TKP) adı altında yürüttüğü kırsal program ile doğrudan ilişkisi vardı. Bu program kırsal kalkınmayı kimi fonlar ve gönüllü köylü emeği ile gerçekleştirmeye ve böylelikle Nehru’nun “barışçıl devrim” dediği şeyi gerçekleştirmeye dayalı idi. Hindistan hükümetinin daveti ile Ford Vakfı TKP kapsamında 35.000 tarım işçisini eğitti. 1960’a kadar Ford ve Rockefeller Vakıfları sadece TKP için 50 milyon doların üzerinde fon aktarmışlardı. 1971’e gelindiğinde toplam 104 milyon dolar ile Hindistan Ford Vakfından deniz aşırı en fazla kaynak alan yer idi. Ama bu kozmetik çabalar ne Hindistan kırsalında kalkınmayı sağladı, ne de buralardaki huzursuzluğu çözüme ulaştırdı.

 

1959’da ABD tarım departmanından bir grup ekonomist Ford Vakfı için Hindistan’ın Gıda Krizi ve Çözümü için Adımlar başlıklı raporu hazırladı. Bu rapor kurumsal değişikliği (toprağın ve kırsal mülklerin yeniden dağıtımı) tarımsal kalkınmanın asli yönü olarak görmek yerine, teknolojik değişimi (daha iyi tohumlar, kimyasal gübre ve tarım ilaçları) vurguluyordu. Bu “Yeşil Devrim” stratejisi idi. Ford bu stratejiyi ve bunun bir denemesi olan Yoğun Tarımsal Kalkınma Programını destekledi. Bu program ile sulanan arazilerdeki zengin çiftçilerin girdilerine desteklemeler, cömert krediler, fiyat ayarlamaları vb. sağlandı. Dünya Bankası da bu strateji destekleyerek ağırlığını koydu. 

 

Kısa bir süre sonra bu strateji Hindistan hükümeti tarafından da kabul edildi ve bunun önemli etkileri oldu. Seçilmiş alanlardaki pirinç ve buğday üretimi hızla arttı. Toprak reformu, kiraların reformu, vb. konular resmi gündemden tümüyle düştü (hiçbir zaman da tekrar resmi gündemde yer almadı). Ama baştaki göz kamaştırıcı büyüme oranları yavaş yavaş durdu. Ortalama olarak tüm Hindistan’daki tarım üretimi Yeşil Devrimden sonra öncesine oranla daha yavaş arttı ve ülkenin çoğunda kişi başına tarım ürünü aynı seviyede kaldı ya da düştü. Bugün yeşil devrim yaşayan arazilerde bile ürünlerde durgunluğu yaşıyor.

 

Ancak Yeşil Devrim bir başka açıdan başarılı oldu: girdi ya da bu girdileri işlemek için teknoloji satan yabancı şirketler için büyük bir piyasa yarattı.

 

 

NGO ‘aktivizmi’ne kaynak aktarmaya doğru

1972’den bu yana Ford Vakfı’nın Hindistan’daki faaliyetlerinde bir değişim oldu. Daha önce FV’nın tarım ve kırsal kalkınmaya odaklanan çok sayıda çalışanı vardı. Ford Vakfı’nın ‘kalkınma’ faaliyetleri devam ediyor olsa da (Vakıf küçük mikro-kredi olgusunu Hindistan’a taşımış olmakla övünmektedir, şu anda Merkez Bankası bu uygulamayı şevkle sürdürmektedir); faaliyetlerine iki yeni bölüm eklemiştir: “barış ve sosyal adalet” ve “eğitim, medya, sanatlar ve kültür”. Bu vakfın/fonlamanın dünya çapındaki politika değişikliği ile uyum içindedir. Bu politikaya göre, toplumsal ve siyasi faaliyete katılan yeni bir ‘aktivist” NGO’lar türü sistematik olarak desteklenmektedir.

 

1952-2002 arası dönemde Ford Vakfının ilk ve en eski deniz aşırı bürosu olan Yeni Delhi bürosu 450 milyon dolar dağıtmıştır. Vakfın Hindistan’da ellinci yılını kutlayan bir törende Hindistan temsilcisi 45 milyon dolarlık yeni bir fon programını başlattıklarını açıklamıştır. Bu her sene ayrılan normal miktarın iki katıdır. Kendisine vakfın geleneksel tarımsal kalkınma politikalarından farklı bir odaklanmanın nedeninin Hindistan hükümetinin izlediği küreselleşme ve liberalizasyon politikalarının yarattığı eşitsizliklerden mi kaynaklandığı yönündeki bir soruya ise şöyle yanıt vermiştir: “Küreselleşmeden kaçış yoktur ama bu süreç kimi kaygıları da doğurmuştur. Bu nedenle projeler kontrolsüz piyasa güçlerinin olumsuz etkileri için düzeltici bir önlem vazifesi görecektir.”  

 

Bu tam da Dünya Bankası ve IMF’nin kullandığı dildir: onların da “kontrolsüz piyasa güçleri” için verdikleri yanıt, bu güçleri denetlemek değil, sadece reklamı iyi yapılan küçük güvenlik ağları kurmak ve piyasa güçlerinin dışarıya attığı kitlelerin içinden çok az sayıda insanı bu ağlarla kurtarmaktır.

 

Ayrıca Ford Vakfı insanların hükümete karşı mücadelelerinin çatışma yönüne kaymamasını sağlamayı da amaçlamaktadır. Hindistan toplumunun üç ezilen kesimi üzerine çalışma hedefi belirlenmiştir: Adivasi’ler, dalit’ler ve kadınlar. Bunların her üçü de Hindistan toplumundaki temel bir değişim hareketinin önemli bileşenleri olabilecek kesimlerdir. Ford Vakfı bu sorunların her birini ayrı bir sorun olarak ele almakta ve her bir kesim için “hakların ve fırsatların ilerletilmesi” yaklaşımını benimsemektedir. Ford Vakfının fonları toplumsal sorunların boyutu yanında ihmal edilebilecek kadar küçük olduğundan, projelerin faydası sadece bu kesimlerdeki sesi çıkan bir katmana yönelmektedir. Bu kişiler bu örgütlenmeler olmasa ilgili kesimleri hükümet ile de çatışabilecek bir harekette, değişim talebi ile peşlerinden sürükleyebilecek olan kişilerdir. Bunun yerine bu kesimlerle ilgili sınırlı çalışmalara fon aktarılmakta ve herşey olduğu gibi kalmaya devam etmektedir.

 

EK II:

Dünya Sosyal Forumu için fonlar

DSF finansmanının kaynakları ile ilgili saydam değildir. DSF’nin yapısı ve burada belli sayıda örgütün işleri yarı-özerk sürdürüşü de dikkate alındığında tüm faaliyetlere sağlanan finansmanın kaynaklarının tam bilgisine ulaşmak imkansızdır.

 

A. DSF Sekreteryasına sağlanan fonlar

Kimi fonlar doğrudan bir organ olarak DSF’ye sağlanmaktadır. Aşağıdaki DSF web sitesinde bulunabilecek olan liste miktarlara bakıldığında önemli görünmemektedir: (www.forumsocialmundial.org.br/main.asp?id menu=2&cd language=2

 

DSF Ortakları DSF 2001

Droits et Démocratie – Kanada Dışişleri Bakanlığı tarafından yönetilen bir vakıf


Ford Vakfı

Heinrich Boll Vakfı – Alman Yeşiller partisi, Almanya’da hükümet koalisyonunun ortağı, lideri, Almanya Dışişleri Bakanı Yugoslavya ve Afganistan savaşlarının aktif bir destekçisiydi. 

ICCO – Hollanda hükümeti ve Avrupa Birliği tarafından kaynak sağlanan bir kiliseler arası örgüt


Le Monde Diplomatique

Oxfam

RITS - Rede de Informações para o Terceiro Setor

Rio Grande de Sul eyalet hükümeti

Porto Alegre şehir yönetimi

DSF Ortakları DSF 2002:

RITS, EED, CCFD, NOVIB, OXFAM GB, Centro Norte Sul, ACTIONAID, ICCO, FORD VAKFI, Rio Grande do Sul eyalet hükümeti, Porto Alegre şehir yönetimi, Procergs, World Forum for Alternatives (Dünya Alternatifler Forumu).

B. DSF katılımcıları için fonlar

Aslında fon veren ajansların mali rolü DSF’ye doğrudan verdikleri bu katkıların çok ötesindedir. Çünkü aynı ajanslar ayrıca DSF’ye katılan çeşitli örgütlere de fonlar aktarmışlar ve orada etkinlikler düzenlemişlerdir. Örneğin aşağıdaki liste Ford Vakfının websitesi verilerinden alınmıştır:

1. Ford Vakfının DSF’ye ve onunla ilişkili işlemlere katkıları
Aşağıdaki katkılar Ford’un “Varlık İnşası ve Toplum Gelişme Programı” çerçevesinde sunulmuştur. Bu program “düşük gelirli kişilerin ve toplulukların mali, doğal, sosyal ve insan kaynaklarını inşa etmeye yardımcı olarak yoksulluğu ve adaletsizliği azaltma çabalarını desteklemektedir”.  

Örgüt: Brezilya NGO’lar Birliği

Amaç: Sivil örgütlerin şu andaki küreselleşme biçimlerine, insan haklarına ve sürdürülebilir kalkınmaya dayalı sosyal ve ekonomik alternatifler geliştirdikleri 2003 Dünya Sosyal Forumu için.

Yer: BREZİLYA

Program: Barış ve Sosyal Adalet

Birim: Yönetişim ve Sivil Toplum

Konu: Sivil toplum

Miktar: 500,000 $

www.fordfound.org/grants db/view grant detail.cfm?grant id=106054

Örgüt: Brezilya NGO’lar Birliği

Amaç: Brezilya’da Ocak 2001’de gerçekleştirilen birinci Dünya Sosyal Forumuna destek için

Yer: BREZİLYA

Program: Barış ve Sosyal Adalet

Birim: Yönetişim ve Sivil Toplum

Konu: Sivil Toplum

Miktar: 100,000 $

www.fordfound.org/grants db/view grant detail.cfm?grant id=107383

Örgüt: Brezilya NGO’lar Birliği

Amaç: Dünya Sosyal Forumunda insan haklarının korunması için uluslar arası mekanizmalara ilişkin bir seminer yapılması için

Yer: BREZİLYA

Program: Barış ve Sosyal Adalet

Birim: İnsan Hakları

Konu: İnsan Hakları

Miktar: 40,000 $

www.fordfound.org/grants db/view grant detail.cfm?grant id=112616

Örgüt: Brezilya Tüketicileri Koruma Enstitüsü

Amaç: Dünya Sosyal Forumunda ve Pan-Amazon Sosyal Forumunda bir multi-medya kamu bilgilendirme kampanyası için

Yer: BREZİLYA

Program: Varlık İnşası ve Toplum Gelişme

Birim: Toplum ve Kaynak Geliştirme

Konu: Çevre ve Kalkınma

Miktar: 30,000 $

www.fordfound.org/grants db/view grant detail.cfm?grant id=106056

Örgüt: Feminist Çalışmalar ve Yardım Merkezi

Amaç: İkinci Dünya Sosyal Forumu sırasında köktenci dogmalara karşı bir kampanyayı koordine etmek

Yer: BREZİLYA

Program: Barış ve Sosyal Adalet

Birim: İnsan Hakları

Konu: İnsan Hakları

Miktar: 65,600 $

www.fordfound.org/grants db/view grant detail.cfm?grant id=113190

Örgüt: Internews Interactive, Inc.

Amaç: Küreselleşme üzerine Bridge İnisiyatifi için Article Z televizyon şirketi ile işbirliği, Dünya Sosyal Forumu katılımcıları ile Dünya Ekonomik Forumu katılımcıları arasında bir iletişim aracı sunmak için. 


Yer: SAN RAFAEL, CA

Program: Barış ve Sosyal Adalet

Birim: Yönetişim ve Sivil Toplum

Konu: Sivil Toplum

Miktar: 153,000 $

www.fordfound.org/grants db/view grant detail.cfm?grant id=106245

2. DSF medya merkezi için sponsorlar

Dolaylı fonlamanın bir diğer örneği: DSF medya merkezi

(kaynak: http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/esf.html)

Ciranda “bağımsız” medya merkezi Le Monde Diplomatique ve IPS, Inter Press Services tarafından finanse edildi. IPS’nin kendisine ise şu kurumlar tarafından sponsorluk yapılıyor:

* Kanada Uluslararası Kalkınma Ajansı (CIDA)

* Carl-Duisberg-Gesellschaft - CDG (Almanya)

* Charles Stewart Mott Vakfı (ABD)

* Danimarka Dışişleri Bakanlığı


* Avrupa Komisyonu

* Finlandiya Dışişleri Bakanlığı

* Birleşmiş Millteler Gıda ve tarım Örgütü (FAO)

* Ford Vakfı (ABD)

* Friedrich-Ebert-Vakfı - FES (Almanya)

* Almanya Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Bakanlığı (BMZ)

* Grup 77, G77

* Uluslararası Çalışma Örgütü - ILO

* İtalya Dışişleri Bakanlığı

* John D. & Catherine T. MacArthur Vakfı (ABD)

* Hollanda Dışişleri Bakanlığı

* Hollanda Uluslararası Kalkınma İşbirliği Örgütü, Novib

* Kuzey-Güney Merkezi (Avrupa Konseyi)

* Norveç Kalkınma Ajansı - NORAD

* Norveç Dışişleri Bakanlığı

* Öğrenci Birliği, Helsinki Üniversitesi

* İsveç Uluslararası Kalkınma İşbirliği Ajansı  - SIDA

* BM Çocuk Fonu - UNICEF

* BM Kadınlar için Kalkınma Fonu - UNIFEM

* BM Kalkınma Programı - UNDP

* UNESCO

* BM Çevre Programı - UNEP

* BM Nüfus Fonu - UNFPA

* W. Alton Jones Vakfı (ABD)

3. Diğer fon kaynakları

Porto Alegre’deki ilk Dünya Sosyal Forumunda bulunan seçilmiş görevliler, DSF’nin amaçları yönünde ilerleyebilmek için bir Parlamento Üyeleri Uluslararası Ağı oluşturmaya karar verdiler. Avrupa Parlamentosu Birleşik Sol başkanı Francis Wurtz “Avrupa Parlamentosunun Parlamenterler Ağı için tüm teknik yönlerin koordinasyonunu ve bu arada finansmanı için sorumluluk alması ilkesinin kabul edildiğini” açıkladı.

 

DSF’nin bağışçıları arasındaki koordinasyonun çapı ABD’deki “Ticaret ve Küreselleşme üzerine Ağı”nın (FNTG) web sitesindeki aşağıdaki pasajdan anlaşılabilir:

”Dünya Sosyal Forumu Bağışçılar Konferansı: FNTG 12 Haziran’da (2002), New York’ta Ford Vakfı’nda  bir bağışçılar konferansı yapılması için girişimde bulundu, bu konferansın organize edilmesine yardım etti ve ev sahipliğini paylaştı. New York’tan ve diğer yerlerden 60 bağışçıyı bir araya getiren toplantı DSF çalışmalarına ışık tuttu ama aynı zamanda bağışçıları, ilgili ABD ve ABD dışı bağışçıların bu senelik foruma katılmalarını desteklemeye  ve ABD’de ve tüm dünyada eşit ve sürdürülebilir kalkınma için alternatif stratejiler geliştirmeye çağırdı.”